Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Eğitim" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Zaman herşeyin ilacı -Mustafa Namdar,Bolu Gündem Gazetesi

Çok yazıldı, çok konuşuldu. Sandıkta sepette kirli temiz ne kadar çamaşır varsa, ortaya döküldü. Zaman oldu kurucuları inciten sözcüklerle yüreklere ateş düşürüldü. Tüm olumsuzluklara karşın toprağa saçılan tohum karanlıktan gün yüzüne çıktı, meyveye dönüştü.

Şu Bağışçılar Vakfı. Bolu’da yaptıkları işlerle, kişilikleriyle, davranışlarındaki güvenilirliği ve dürüstlükleriyle herkes tarafından bilinen insanların bir araya gelerek kurdukları vakıf, kuruluş aşamasından sonra bir dizi etkinliklerde kazanın kulpundan tutmuş, şimdi eğitim-öğretimde ilk adım olan okul öncesi eğitim ünitesinin laboratuvarı konumundaki Anaokulu’nun temelini atmıştır.

Abant İzzet Baysal Üniversitesi alanında Eğitim Fakültesi anaokulu sınıfı öğretmenlerinin uygulama okulu şeklinde olacak bu okulda, dünyanın kabul ettiği en son eğitim modelleri, en yeni ders donanım malzemeleriyle uygulamaya koyacak öğretmenlerimiz, aldıkları bilgi donanımıyla alanlarında ülke genelinde ışık olarak geleceğin aydınlık düşüncelerine yol vereceklerdir.

Tarih 01.07.2010. Yer Abant İzzet Baysal Üniversitesi Kapalı Yüzme Havuzu yanında 1500 m2′si kapalı 7000 m2 alanda anaokulu temel atma törenindeyiz.

Bolulu deyimiyle, püfür püfür esintili bir havada böylesi bir güzelliğin temel atma töreninde olmak büyük mutluluk veriyor diye başlıyor sözlerine Bolu Bağışçılar Vakfı Başkanı Sn. Şerafettin Erbayram.

-Bolu Bağışçılar Vakfı dört yıl önce kuruluş çalışmalarına başladı, iki yıl önce de resmen kuruldu.

-Bolu Vakıf konusunda tecrübeli. Bu konuda İzzet Baysal Vakfı yolumuzu aydınlatıyor.

-Bu vakıf küçük büyük bağış sistemini olgunlaştırıp hayata geçirilmesi için kurulan bir vakıf. Bolu’nun daha güzel bir Bolu olması için bireysel düşünceden kollektif bir yapıya geçişi sağlamak amacımızdır. 3.sektör vakfından bu konuda yararlandık. Yol haritasının çiziminde yardımcı oldular.

-Şuana kadar şartlı şartsız burs sistemiyle öğrencilere burs verilmektedir. Üniversite toplulukları aktivitelerine katılıyor, onlardan gelen ciddi projelere destek sağlıyoruz.

-Bu arada okul öncesi programı projesi geldi. Uzun soluklu bir işe başlandı. Bu güzellik yirmi yıl sonrasının işaret fişeği gibi. Burada okul öncesi eğitimi için Araştırma Geliştirme Merkezi oluşturulacak. Burası ana, baba, çocuklar için laboratuvar konumunda olacak. Bu bina 1.7 milyon TL’ye malolacak.

Bu arada bir başka işimiz daha var. Başladık devam ediyoruz. Toplum Ruh Sağlığı Merkezi onarım ve tadilat işi. Toplumun ruh sağlığına yapılan bu hizmet için çok büyük destek ve katkılar aldık.

Doğu Marmara Kalkınma Ajansıyla bir araya gelip daha büyük projeler yapmalıyız dedi.

Temel atma töreninde, protokolün dışında Amerikadan gelen konuklar da vardı. Projeye önemli katkı sağlayan Haldun Taşman ve muhterem anneleri de bu mutlu günde Bolulu hemşehrilerinin yanlarındaydılar.

Protokol konuşmalarında projenin teknik ve mali konumu hakkında bilgilendirme yapan Sn. Uğur Tunçok, bu ve benzer projelerde küçük bağışlarla büyük işler yapılacağına işaret ederek, insanları dayanışmaya davet etti.

Sırasıyla konuşmalar yapıldı. Haldun Taşman’ın konuşmasından sonra (Onun konuşmasını ayrıca yazacağım) sırasıyla

Milli Eğitim Müdürümüz Sn. Recep Sezer.

-Bugün çocuklar kadar şen ve mutluyuz. Çocuklarımızı iyi yetiştirirsek, dünyayı avuçlarının içine alacaklarına inanıyorum.

-Fiziki yapıda tüm yatırımlarıyla noksanımızı tamamlayan İzzet Baysal’ı rahmetle anarken, kurduğu vakfın başkan ve üyelerine teşekkür ederim. 2000 civarında okul öncesinde okuyan çocuk var.

Bunlardan beş yaş grubunda %83′ü, dört yaş grubunda %22′si, üç yaş grubunda ise %5′ini okutabilecek okullaşmaya sahibiz.

-Çocuklar bizim en önemli sermayemizdir. Bu eser ülkemize örnek olacak.

AİBÜ Rektörü Prof.Dr. Sn. Hayri Coşkun.

-Bugün Üniversitemize yeni bir eser kazandırmanın mutluluğu var. Haldun Taşman ve ailesine hoşgeldiniz diyor, katkıları nedeniyle teşekkür ediyorum.

-Okul öncesi eğitim- çocuğun gelişiminde önemlidir. Erken eğitim insan gelişiminin önemli başlangıcıdır.

-Bu okulda yeni metodlar uygulanacak. Bu konuda zincirin tek bir halkasının bile kırılmasına müsaade etmemeliyiz.

İzzet Baysal Vakfı Başkanı Sn. Ahmet Baysal.

Ben bu konuşmaya neden davet edildim bilemiyorum. Ama bir maksat için çağrıldığımı tahmin ediyorum.

-İzzet Baba herkes kendi hayrını kendi yapsın düşüncesiyle kendi vakfını kurdu ve bağış istemedi. O bu konudaki katkıyı Bolulular’dan bekliyor. Bağışçılar Vakfı’nın bu başlangıcı böyle bırakılamaz, bırakamazsınız.

Belediye Başkanı Sn. Alaaddin Yılmaz

-Kendimi Türkiye’nin en mutlu ve en rahat Belediye Başkanı olarak görüyorum. Doğası güzel, insanları güzel ve İzzet Baysal’ı ve Baysallar gibi hayırsever insanları var.

-Böyle bir yerde bir vakıf daha kuruluyor, Bağışçılar Vakfı. Benim görevim böylesi güzellikler içinde halkıma hizmet etmek oluyor. (Törende bulunan öğretmen okulundan Matematik öğretmenine teşekkür ediyor.)

Vali Sn. İbrahim Özçimen.

-Bu güzellikte lokomotif görevi üstlenen Haldun Taşman beye teşekkür ederim.

-Bizim tarihimizde bu topraklarda yaşayan insanların dünyaya vakıf felsefesini öğreten insanlarla dolu olduğunu yazar.

-Ben Denizli’nin Çivril İlçesindenim. Buranın insanları gündüz eğitim almış, kalan zamanlarda keçi almış, tavuk alıp alıp satmış.

Şimdi İstanbul’da Çivrilli Kuyumcular ağırlıkta. Hepsi de hayırsever insanlardır. Devletin yanında onlar da doğdukları yere sahip çıkmaktalar. Millet, devlet el elenin en güzel örnekleri verilmekte.

-Bağışçılar Vakfı bir işaret fişeğini de üniversitede atmış, verdikçe daha mutlu olunuyor. Hayırlı olsun.

 Damlaya damlaya göl olur sözünü gerçeğe dönüştürmenin güzelliği yaşanıyordu Anaokulunun temel atma töreninde. Bağışçılar Vakfı’na yaptığı katkı ve verdiği cesaretle tanıdığımız Sn. Haldun Taşman, Amerika’dan gelmişti temel atma törenine. Sözün eyleme dönüştüğünü görmenin mutluluğu vardı yüzünde. Şunları söyledi temel atma töreninde Sn. Taşman: -Benim sadece 12 yılım Bolu’da geçti. Annemin ve merhum babamın yetişmemizdeki katkıları çok büyüktür. Huzurunuzda annem Zehra Taşman’a üstün annelik vizyonu ve emekleri için şükranlarımı sunuyorum. -Sizlerle paylaşmak istediğim 7 husus var. “1- ABD’de yerleşik Türklere hizmet veren “Türk Filantropi Vakfı” Yönetim Kurulu Başkanı olarak çok kişi Filantropi’nin anlamını soruyordu. Filantropi: “İnsan sevgisi”dir. Geniş anlamda; bireylerin, şirketlerin, vakıfların topluma katkısı demek. Türkçede en yakın eş kelimesi “Hayırseverliktir.” Vermek yalnızca parayla olmaz. Gönüllülük esası ve zamanı gönüllü olarak vermek de çok kıymetlidir. 2- Değişen dünyada filantropi de değişmekte. Yeni bağış sistemleri yeni bağışçılar var. Bağış arayanlar çoğalırken, rekabet yüzünden güçlü vakıf ve dernekler büyürken, zayıflar yok olma durumuna düşüyorlar. Bağışçılar da artık güven veren, hayallerini gerçekleştirebilecekleri kurumlara yöneliyorlar. 3- Elinde en çok imkan ve kaynakları olanların sosyal sorumlulukları da o derecede büyüyor. 4- “Yaşarken Ver” prensibi. Çoğu insan öldükten sonra öbür dünyaya getiremediği mallarla hayır yapmayı düşünebilir. Günümüzde bazı insanlar da aklı ve enerjisi yerindeyken hayır yapma yolunu seçiyor. Eşim Nihal Hanımın önerisi ile ben de bu ikinci yolu seçtim. Bu yüzden hayatımın en zevkli ve mutlu devresini yaşıyorum. Böylece uzun yılların çabası sonucunda elde ettiğim kıymetleri toplum yararına değerlendirmek vazife ve onuru gene bana düşüyor. 10 yıldır bu sektörün içindeyim. 5- “Ne ekersen, onu biçersin.” Hayır yapanların şu veya bu şekilde maddi manevi kazancı olduğu unutulmamalı. 6- Akıllı bağışçılar sosyal yatırım düşüncesiyle “Çok sayıda insanın yararlanacağı projelere ve bu projeleri hayata geçiren kurumlara kaynak aktarıyorlar.” Projelerin bir parçası oluyorlar. Hesap soruyor, şeffaflık istiyor, süreklilik arzuluyor. Netice peşinde koşuyorlar. İş dünyasındaki disiplini, prensipleri vakıflarda arıyorlar. 7- Filantropi insanlarının, kurumları birleştirerek ortak çalışmayı sağlama gücü vardır. Bugün bizleri de bir araya getiren güç bu güçtür.” Bu vesileyle bu şahane projeye destek veren, verecek olan herkese, bilhassa Ahmet Baysal ağabeyime, Şerafettin Erbayram, Uğur Tunçok ve Bağışçılar Vakfı Mütevelli üyeleri ve yönetimine teşekkür ediyor, başarılar diliyorum. Yolumuz açık olsun diyerek konuşmasını sonlandırdı. Fotoğrafın kareleri güzelliklerle doldukça, şüphe ve kaygıların zaman içinde eriyeceğine inanıyorum. Çünkü zamanın her şeyin ilacı olduğunu düşünüyorum.

ORTAK AKILDAN DOĞAN BAĞIŞÇILAR VAKFI

 
Nilgün Özerdoğan - Nilgun.Ozerdogan@denizbank.com-BOLU Express Gazetesi


   Bolu, Ankara İstanbul arasında kalmış, belki de bu yüzden çok gelişememiş, ancak doğal güzellikleriyle insanları büyüleyen bir il. Gelenekleri, görenekleri, tarihi zenginlikleri, muhteşem güzellikteki gölleri, tabloları kıskandıran yaylaları olmasına rağmen turizmde hakettiği yeri alamamış. Bolu’nun gelişmesi ve zenginleşmesi için zaman zaman da “Turizm mi, Sanayi mi?” öncelikli olmalı diye tartışmalar da oluyor. Ne yazık ki Bolu bu kadar zenginliğine rağmen hakettiği yerde değil.

   İzzet Baysal Babamızın yaptığı eğitim ve sağlık tesislerini çıkarın, inanın geriye hiçbir şey kalmaz. Bolu bir köy olur. Üniversite tatile giriyor da Bolu’da hayat duruyor. Eğitim ve sağlık alanında, İzzet Baysal Babamız sayesinde Bolu halkı olarak hepimiz Türkiye standartlarının üzerinde hizmet alıyoruz. Bunun belki içinde yaşayan insanlar olarak farkında değiliz, ama Bolu’nun dışında Devlet Hastanelerine gittiğiniz zaman aradaki farkı hemen görüyorsunuz.

   Bolu’nun bana göre diğer İllere göre farklı bir zenginliği daha var ki, o da bağrından yetişen Bolu’lu evlatları. İzzet Baysal Babamız İstanbul’da çalışmış, kazanmış ve tüm varlığını vakıf kurarak Bolu’lulara armağan etmiş. Elginkan Vakfı deseniz kurucuları Bolu’lu değil, ama Bolu aşığı Necla Baltacıoğlu sayesinde,Türkiye’de pek çok şehir varken, ışık yuvalarından birini Bolu’ya yapmış.

   Şimdi İzzet Baysal Vakfına bir kardeş daha geldi. 2008 yılında, yine Bolu’nun bağrından yetişmiş Haldun Taşman’ın önderliğinde, Bolu’nun seçkin, varlıklı ve müteşebbis 32 işadamının katılımıyla Bolu Bağışçılar Vakfı kuruldu. Haldun Taşman, Bolu’nun köklü Taşman ailesinden geliyor ve uzun yıllar Amerika’da yaşamış, orada para kazanmış ve memleketini unutmayarak Bolu’ya gelecekte büyük katkıları olacağına inandığım Bolu Bağışçılar Vakfının kurulmasına vesile olmuş.

   Bağışcılar Vakfının kurucu üyelerinin büyük çoğunluğu da, Bolu’nun yetiştirdiği, hepsi birbirinden değerli Bolu’lu işadamları. Bu 32 kişiyi de Bolu’nun iş yaşamından çıkarın, herhalde geriye işyeri diyebileceğimiz pek bir şey kalmaz. Bir de bu kişilerin çalıştırdığı kişileri düşündüğünüzde binlerce Bolu’lunun sayelerinde evlerine ekmek götürdüğünü görürsünüz. Şimdi Bolu’dan yetişen bu güzide insanlar, ortak akıllarıyla bir araya gelerek Bolu için, “Bolu Sevdalılarına Çağrı” diyerek, “Yaşam Kalitesi Yükselmiş Daha Güzel bir Bolu için El Ele Verelim” sloganı ile ceplerinden de yedişerbin TL. vererek bu vakfı meydana getirmişler.

   Ayrıca bu vakfın kurucu üyelerinin başında da yine Ahmet Baysal Amcamız var. Başta Ahmet Baysal Amcamız olmak üzere diğer kurucu üyeler ise, Haldun Taşman’ın öncülüğünde, M Şerafettin Erbayram, Uğur Tunçok, Sabahattin Eratalar, Alaattin Eratalar, Nadir Garipoğlu, Turgut Kalaycıoğlu, Emin Semercioğlu, Ercan Gülen, A.Süreyya Astarcı, Erdal Yıldırım, Şura Öztuncay, Mehmet Tibet Kınacı, Kemal Özkan, Ahmet Kahraman, Ahmet Özmen, Ahmet Gümüş, A.Şerafettin Yamaner, Mustafa Ericek, Necip Çarıkçı, Kamil Erbayram, Adnan Pulatlı, Ahmet Akdağ, Halit Yıldız, Mine Tunçok, M.Tanju Çizmecioğlu, Fahrettin Ergin, Ziya Akman, Hüseyin Tekin, Yurdaer Kalaycı ve Yılmaz Becikoğlu.

   Gördüğünüz gibi, her birisi kendi alanının en başarılı ve önde gelen kişileri. Hatta çoğu Türkiye’nin de sayılı kuruluşlarını kuran ve işleten kişiler. Herbirinin Bolu’ya olan katkıları tartışılamaz. Buna rağmen bazıları, vakıf hakkında bilmeden, öğrenmeden, anlamadan, dinlemeden ileri geri konuşuyor. Hani derler ya “Ağzı olan konuşuyor.” diye. Bu da aynı hesap. Bolu’muz için çalışan bu insanların şevkini kırmak, morallerini bozmak niye? Kime ne faydası var?Ellerini taşın altına koyarak çalışan bu insanların isimleri gelecekte Bolu’nun tarihine altın harflerle kazınacak, hiç şüpheniz olmasın. Bu eserlerden yararlanan insanlar, nasıl bugün İzzet Babamızı dilimizden düşürmüyorsak, onları da yarın daima hayır duaları ile anacaklar.

   Bolu’nun bu seçkin evlatları, Türkiye’de de bir ilk olan sosyal yatırım vakfını, “Kendi Hayalimize Değil, Toplumun Hayaline Erişmeye Çalışalım.” diyerek ortak akılla, şimdilik başlangıç olarak üç adet projeye imza atıyorlar. Bu projelerden birincisi okul öncesi eğitim, ikincisi yemeklik atık yağlar ve üçüncü olarak da toplum ruh sağlığı merkezi projeleri. Şu anda bu projelere başlanmış durumda ve bu projeler hayata geçtiğinde Bolu’nun yaşamı değişecek ve vakfın projeleri meyvelerini vermeye başlayınca eleştiride bulunanlar bu sözlerinden mahcup olacaklar. Vakfın ileride başka projeleri de olacak tabi.

   Şimdi, 01 Temmuz 2010 tarihinde, 1.700.000,-TL’ye mal olacak Abant İzzet Baysal Üniversitesi Bolu Bağışçılar Vakfı Okul Öncesi Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi Binasının Gököy Kampüsü Yüzme Havuzu yanındaki alanda temel atma töreni yapılacak. Vakıf, bu maliyetin bir bölümü Amerika’da yaşayan Türk İş Adamları’nın kurdukları Türk Yardımseverlik Vakfı tarafından, geri kalanı da yut dışından, yurt içinden ve üyelerimizden toplanacak bağışlarla karşılanacağını belirtiyor. Şimdiden hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.

Bolu Bağışçılar Vakfı, okul öncesi eğitimin önemini kavramış ve Bolu gençlerinin gelecekteki eğitimlerine zemin olması bakımından destekleme kararı almış. Bunun için de çok güzel bir broşür hazırlamışlar ve okul öncesi eğitim çocuğa ne kazandırır, siz çocuğunuzun eğitimine ne kadar önem veriyorsunuz ve okul öncesi eğitim nedir, gibi sorulara cevap hazırlamışlar.

   Bu broşürde, okul öncesi eğitimin çocuğa neler kazandıracağını şöyle sıralamışlar:

   1. Kendine saygı ve güven duyması sağlanır.

   2. Çocukta sevgi, saygı, işbirliği, sorumluluk, höşgörü, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma davranışları geliştirilir.

   3. Çocuğun kendisine ve başkalarına olan duygularını fark etmesi desteklenir.

   4. Çocukların hayal güçlari, yaratıcı ve eleştiren düşünme becerileri, iletişim kurma ve kendini anlatabilme davranışları gelişir.

   5. Çocukların bağımsız davranışlar geliştirmesi desteklenerek kendini tanımasına, yapabileceklerini fark etmesine ve kendini geliştirmesine olanak sağlanır.

   6. Çocukların oyunla öğrenmeleri sağlanır.

   7. Çocuk kendi hakkını korumayı öğrenirken, paylaşmayı ve başkalarının özgürlüğünü zedelememeyi de öğrenir.

   Araştırmalara göre insan kişiliğinin %70’i, 0-72 ay arasında tamamlanıyormuş ve yeterince oyun oynamayan ve çok az ilgi gösterilen çocuklarda normal beyinden %20 ile %30 arasında daha küçük beyin gelişmesi görülüyormuş. Uzmanlar, “Çocuk bir kameraya benzer yedi yaşına kadar ne kaydederseniz onu izlersiniz” diyorlar. Yani okul öncesi dönem bir nevi yaşamın da temelini oluşturuyor. Yine uzmanlara göre, insandaki potansiyelin en üst sınırlarına kadar geliştirilebilmesi, ancak çocuğa çok erken sağlanacak eğitim imkanları ile mümkün olabilir.

   Bilimsel çalışmalara göre de, beyin doğum sırasında en az gelişmiş bir organ olmasına rağmen, bir bebeğin beyni doğumdan üç yaşına kadar olan süre içinde ağırlık olarak iki katına çıkıyormuş ve beyin büyümesinin %90’ını doğumdan beş yaşına kadar olan süre içinde gerçekleştiriyormuş.

   Toplum olarak kalkınmak, ancak sağlıklı düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, sorumluluk sahibi olmak gibi birçok olumlu özelliklere sahip bireylerin yetişmesi ile mümkün olabilir. Koskoca Osmanlı imparatorluğu neden çöktü sanıyorsunuz. Matbaanın gelişini 200 yıl geciktiren, cahil, dini taassub altında sorgulamayan, araştırmayan, Avrupa’daki aydınlanma hareketini kavrayamamış, endüstri devriminden habersiz, çalışmayan ve üretmeyen Dünya’dan habersiz kafalar yüzünden.

   Bolu Bağışçılar Vakfı tarafından yapılacak 2500 M2 ‘lik kapalı alana sahip okul öncesi eğitim uygulama ve araştırma merkezinden yetişecek süper çocuklar, yarın Ülkenin yıldızı olmazlar mı? İçlerinden kimbilir ne sanatçılar, ne devlet adamları, ne işadamları yetişecek? Ülkemizin sonsuza kadar esenlik içinde yaşayabilmesi için bilgili, çalışkan, üretken, yeni buluşlar yapan nesillere ihtiyacı var. En büyük ve en değerli yatırım eğitimdir. Bugüne kadar ihmal edilen okul öncesi eğitiminin öemini kavrayan ve Bolu’ya bu alanda hizmeti amaçlayan bu büyük yatırım kararlarından dolayı vakfın yöneticilerini kutluyorum.

   Bolu’nun gülen yüzlü çocuklarını yaratmak amacıyla bu projeyi hayata geçirmek için geçen hafta Perşembe günü, 01 Temmuz 2010 tarihinde, Üniversitenin Gölköy Kampüsü Yüzme Havuzu yanında temelleri atıldı. Temek atma törenine ben de katıldım. Emeği geçen herkese, başta Bolu Bağışçılar Vakfı yöneticileri olmak üzere Bolu adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

   Yapılanlar o kadar güzel ki, tek bir yazıya sığdıramıyorum.

ABD’nin Ellis Adasında, Ünlü Kalp Cerrahı Mehmet Öz ve Türk Filantropi Fonu Yönetim Kurulu Başkanı İş Adamı Haldun Taşman’ın Aralarında Bulunduğu 100 Amerikalı’ya “Ellis Adası Onur Madalyası” Verildi.

ABD’nin Ellis adasında, ünlü kalp cerrahı Mehmet Öz ve Türk Filantropi Fonu Yönetim Kurulu Başkanı iş adamı Haldun Taşman’ın aralarında bulunduğu 100 Amerikalı’ya “Ellis Adası Onur Madalyası” verildi.

ABD’ye 1892 ve 1954 yılları arasında göç eden ve Avrupa’dan gemilerle gelen yaklaşık 12 milyon göçmenin ABD’de ayak bastığı ilk yer olan Ellis adasında düzenlenen törende, “Ulusal Etnik Koalisyonu” adlı Sivil Toplum Kuruluşu tarafından, değişik kökenlerden gelen 100 Amerikalı’ya onur madalyası takdim edildi.

Her yıl yeni isimlere verilen madalyanın özellikle hem mesleki hem de hayırseverlik faaliyetlerinde son derece başarılı kişilere verildiği belirtildi. (Anadolu Ajansı) 11.05.2008

Mercedes-Benz Türk’ün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ile 2004 yılında başlattığı ”Her Kızımız Bir Yıldız” projesi kapsamında desteklenen öğrencilerin sayısı 2010-2011 eğitim öğretim yılında 1.000′e çıkarılacak.

 Mercedes-Benz Türk’ün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ile 2004 yılında başlattığı ”Her Kızımız Bir Yıldız” projesi kapsamında bu yıl Adana, Aksaray, Denizli, Sinop, Trabzon ve Van’dan gelen ”yıldız kızlar”, ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel ve Mercedes-Benz Türk Direktörler Kurulu Başkanı Wolf-Dieter Kurz ile buluştu.

Aysel Çelikel, konuşmasında, her bireyin insanca yaşam hakkı bulunduğunu ve bunun yolunun, çocukların, özellikle kızların eğitiminden geçtiğini belirterek, dernek olarak bireyin eğitiminden yola çıkmak gerektiğini fark ettiklerini söyledi. Eğitime verilen desteğin, sadece burs vermekten ibaret olmadığını, kız öğrenci yurtları, okullar, anaokulları, anasınıfları, kütüphaneler açıklarını kaydeden Çelikel, şu anda 42 projeyi aynı anda aynı biçimde yürüttüklerini vurguladı. Çelikel, Türkiye’nin 2020′ye kadar kız-erkek arasındaki eğitim farkının ortadan kaldırılamayacağı ülkeler arasında görüldüğünü dile getirerek, ”Ama biz bunu aşacağız” dedi.

Wolf-Dieter Kurz da programı kriz yılında da sürdürmüş olmaktan dolayı mutluluk ve gurur duyduklarını ifade ederek, ”Böylece bu sosyal sorumluluk projesi, kişilerden bağımsız, sürdürülebilir, istikrarlı bir proje olduğu kanıtladı” diye konuştu. Eğitime destek verenlerin sayısının artığını belirten Kurz, sadece kendilerinin desteklediği kızların sayısının artmadığına dikkati çekti.

”Her Kızımız Bir Yıldız Projesi”, olanakları kısıtlı, çalışkan ve kısa sürede meslek sahibi olmayı amaçlayan ilköğretim okulu mezunu kız öğrencileri mesleki eğitime teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu kapsamda desteklenen öğrencilerden bir grup, geleneksel bir etkinlik halini alan ”yaz buluşması” için bir hafta İstanbul’da ağırlandı. Öğrenciler, İstanbul gezileri sırasında Mercedes-Benz Türk’ün Hoşdere Otobüs Fabrikası’nı gezip Mercedes-Benz Türk’ün üst yönetimi ile bir araya geldi, Dolmabahçe Sarayı, Miniatürk, Florya Atatürk Köşkü, Koç Müzesi ve İstanbul Akvaryum’unu ziyaret etti.

Proje kapsamında, Adana, Afyon, Aksaray, Ankara, Antalya, Aydın, Batman, Bingöl, Bolu, Bursa, Çanakkale, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Düzce, Edirne, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Gümüşhane, Hakkari, Hatay, Isparta, İstanbul, İzmir, İzmit, Kayseri, Kırklareli, Konya, Malatya, Mardin, Mersin, Muğla, Osmaniye, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Tekirdağ, Trabzon, Van ve Zonguldak olmak üzere 42 ilden öğrencilerle yürütülen projede, öncelik verilen mesleki branşlar motor, elektrik/elektronik, torna/tesviye, makine ressamlığı, bilgisayar ve muhasebe olarak sıralanıyor.

2004-2005 eğitim-öğretim yılında 200 kız öğrenci ile başlayan proje, Mercedes-Benz Türk’ün yanı sıra bayiler, yan sanayi firmaları ve Mercedes-Benz Türk çalışanlarının desteği ile bugün 950 öğrenciyi kapsıyor. Desteklenen öğrencilerin sayısı 2010-2011 eğitim-öğretim yılında 1.000′e çıkarılacak.

ÇYDD’den yeni şube

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel, derneklerine ilginin, desteğin azaldığı dedikoduları olduğunu belirterek, ”Bu dedikoduları çıkaranlar üzülsünler. Çünkü ilgi azalmıyor, artıyor” dedi.

ÇYDD’nin Karaman şubesinin açılışına katılan Prof. Dr. Çelikel, burada yaptığı konuşmada, Karaman ile birlikte derneğin şube sayısının 99′a ulaştığını belirtti.

Amaçlarının Atatürk devrimlerinin korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması olduğunu ifade eden Prof. Dr. Çelikel, ”Aradan 21 yıl geçti. Saygınlığı olan bir dernek olduğumuza inanıyorum. Siz de bu dernek çatısı altında faaliyet göstermekten gurur duyun. Çünkü yaptığımız iş insani bir iş. Nerede olursa olsun ister bu dünyada isterseniz öbür dünyada insana verilen destek kadar mukaddes bir iş olamaz” dedi.

Derneğin bugüne kadar 43 bin 700 kız çocuğuna 4 ile 7 yıl arasında eğitim desteği verdiğini anlatan Prof. Dr. Çelikel, şunları kaydetti:
”Bu sayı her geçen yıl artıyor. Derneğe ilginin, desteğin azaldığı dedikoduları var. Bu dedikoduları çıkaranlar üzülsünler. Çünkü ilgi azalmıyor, artıyor. Çünkü projelerimiz destek verdiğimiz çocuklarımız artıyor. Okullar, ana okulları, kütüphaneler yaptırıyoruz. Bizim bu topluma bir borcumuz var. Atatürk’e, Cumhuriyetimize bir borcumuz var. Bu borcu ödeyeceğiz. Şimdi dernek hakkında dedikodular yapılıyor. Merhum Başkanımız Türkan Saylan hakkında kötü konuşuyorlar. Bunlara inanmayın. Türkan Saylan kendini insanlık hizmetlerine adamış bir kişiydi.”

Konuşmasının ardından kurdeleyi keserek derneğin yeni kurulan Karaman şubesinin açılışını gerçekleştiren Prof. Dr. Aysel Çelikel, daha sonra Piri Reis Kültür Merkezi’nde düzenlenen ”Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve Anayasa değişiklikleri” konulu panele katıldı. Prof. Dr. Çelikel’in oturum başkanı olduğu panele, CHP Merkez Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum ve Doç. Dr. Ümit Kocasakal konuşmacı olarak katıldı.

Hayalleri süsleyen meslekler

 İş ve insan kaynakları sitesi yenibiris.com, düzenlediği anketle, çalışanların hayallerini süsleyen meslekleri araştırdı. AA İstanbul- Sitenin üyeleri arasında yaptığı ve 21 bin 384 kişinin katıldığı ankette ”Geçim sıkıntısı olmasa hangi işi yapardınız?” sorusuna yanıt arandı.

Anket katılımcılarının yüzde 25′i bu soruya ”sporcu”, yüzde 22,1′i ”tiyatrocu” yanıtını verdi.

”İşinden memnun olanlar” ve ”yine de şu anda yaptığım işi yapardım” diyenler yüzde 12,1 oranıyla üçüncü sırada yer aldı.

Katılımcıların yüzde 11,4′ü ”dansçı”, yüzde 10,9′u ”yazar” olmak istediğini kaydetti. Bu meslekleri sırasıyla yüzde 9,6 oranıyla ”müzisyenlik”, yüzde 5,3 oranıyla ”şarkıcılık” ve yüzde 3,6 oranıyla ”şairlik” izledi.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), kuruluşundan bu yana yaptığı tüm çalışmaları, “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Bir Çağdaşlaşma Öyküsü” adlı kitapta toplandı.

“Türkan Saylan’ın Aziz Hatırasına Saygıyla” kitaba bir sunuş yazısı yazan ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel, “Bizlere ulusal bir miras bırakmış olan kurucu ve yaratıcı Genel Başkan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın aziz hatırası önünde saygıyla eğilirken kız çocuklarının ve gençlerinin eğitimlerine katkı yaparak onların yeni bir hayatın kapılarını açmalarını sağladığımızı düşündükçe kutsal bir görevi yerine getirdiğimiz inancı içerisindeyiz” dedi.

“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Bir Çağdaşlaşma Öyküsü” adlı kitapta, bir derneğin ülkeye kattığı kazanımlar ile ÇYDD kapsamında eğitim ve öğretimde alınan yol anlatılıyor. Derneğin 20 yılında kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, proje sorumlularının, proje ve derneğe destek vermiş gönüllülerin duygu ve düşüncelerinin anlatıldığı yazılara yer veriliyor. Derneğin kuruluş öyküsünden bugüne dek üstlendiği projelere konu olan kitapta, “İlk, orta ve yükseköğrenim burslarıyla neredeyse 60 bin gence ulaştık. Ana sınıflarımızda, okullarımızda, yurtlarımızda eğitim gören her çocuk ve genç ‘Çağdaş Yaşam’ın anlamını düşünüyor. Hepsinin ötesinde, o ‘tutucu’ diye nitelenen ve ‘Kızlarını okutmaz bunlar’ denilen onbinlerce velinin evlatlarıyla övünmeleri ve yeni yetişen her çocuğun okula gitmelerini sağlamaları çok önemli bir açılım” ifadelerine yer veriliyor.

ÇYDD’nin eğitim sorununun nasıl çözülebileceğini projeleriyle ilgili kurumlara gösteren bir dernek olduğunun vurguladığı kitapta, derneğin 2009-2010 öğretim yılında 1148 ilköğretim ve lise öğrencisine 4 yıllık burs verdiği anlatılarak özetle şöyle deniliyor: “Böylece bu yıl geçen yıl verdiğimiz burslarla birlikte 20 bin 490 kızımızın eğitimine destek vermiş olacağız. Üniversite burslarında da bu yıl mevcut 3 bin 837 öğrenciye bin öğrenci daha eklendi.”

Özcan: Anayasa değişikliği gerek

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Türkiye’de özel üniversiteler de açılmasını istediklerini, ancak bunun için anayasa değişikliği gerektiğini bildirdi.

YÖK Başkanlığı görevine başlamasının ikinci yılı dolayısıyla eğitim muhabirleriyle bir araya gelen YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, gazetecilerle sohbet etti ve sorularını yanıtladı. Özcan, YÖK Genel Kurulu’nun yarın toplanarak üniversiteye giriş sınavı kılavuzunu görüşeceğini bildirdi.

Vakıf üniversiteleriyle ilgili bir soru üzerine, bu üniversitelerin sayısının 47′ye yükseldiğini ifade eden Özcan, ”Artık vakıf üniversitelerini açarken butik ve tematik olmasına dikkat ediyoruz. Mesela birinin sadece sosyal bilimlerle, birinin güzel sanatlarla, birinin moda ve dizaynla ilgili olmasını istiyoruz. Bundan sonra açtıklarımızda bunlara dikkat edeceğiz. Biri diğerinin karbon kopyasıysa onlara çok iyi bakmıyoruz” diye konuştu.

Özcan, vakıf üniversitelerinin sayısının ne kadar artacağına ilişkin soru üzerine de, ”Ben bazen hesaplar yapıyorum, devlet ve vakıf üniversitelerinin toplamında Türkiye’nin 200 üniversiteyi kaldırabileceğini düşünüyorum. Talep olmayınca zaten açamayız. Arz ve talep dengelenince artık açmaya gerek kalmaz. Şimdi bizi zorlayan bir güç var. Korkunç bir talep var. Biz de o talebi karşılamak için böyle yapıyoruz. Talep yoksa bizi iten bir şey de olmayacak” dedi.
 

Özel üniversiteler

Yusuf Ziya Özcan, Türkiye’de özel üniversite açılıp açılmayacağına yönelik sorulara ilişkin, ”Özel üniversite Türkiye’de yok. Türkiye’de özel üniversiteler de olsun istiyoruz. Ama bu Anayasa değişikliği gerektiriyor. Onu yapmak lazım, o olsa iyi olur. Belki o zaman şimdiki vakıf üniversitelerinin bir kısmı o statüye geçecektir, bir kısmı da vakıf olarak kalacaktır” diye konuştu.

Vakıf üniversitesi ile özel üniversite arasında fark olduğuna işaret eden Özcan, ”Vakıfların kar amacının olmaması lazım, ama bazıları maalesef para için de bu işi yapmış olabiliyorlar” dedi.
Prof. Dr. Özcan, aynı yöndeki sorular üzerine, ”Para için yapan, serbestçe para için yapmalı bu işi, vakıf için yapan vakıf için yapmalı” görüşünü ifade etti.

”Bu konuda anayasa değişikliği gerektiği için Başbakan veya Cumhurbaşkanı ile görüşülüp görüşülmediği” sorusuna Özcan, ”Onlara daha söylenmedi. Herkes özel üniversite istiyor, ama böyle bir kamuoyu yaratmamız lazım. O yaratılmayınca Meclis’ten kolay çıkmıyor” yanıtını verdi.

”Adım atmayı düşünüyoruz”

Özcan, gazetecilerin, ”Bazı AK Partili milletvekillerinin özel üniversitelerle ilgili açıklamaları üzerine muhalefet partisi milletvekillerinin de ‘Siz Meclis’e getirin biz destekleriz’ yönünde açıklama yaptıklarını” belirtmesi üzerine, ”Adım atmayı düşünüyoruz özel üniversite için. Hoş olur” dedi.

Bu yönde bir çalışma yapılıp yapılmadığının sorulması üzerine Özcan, ”Henüz bir taslak veya rapor aşamasına gelinmediğini” belirterek, ”İşte bu konuyu konuşuyoruz, o bir hazırlık değil mi? Kendi aramızda fikir birliğine geliyoruz. Herkes istiyor, ama oturup bir metin hazırlamadık” diye konuştu.

Prof. Dr. Özcan, somut bir çalışmanın ne zaman oluşacağına yönelik soruya karşılık, ”2010′da bu işle uğraşırız” karşılığını verdi.
”Özel üniversite açılması halinde denetimin nasıl yürütüleceğinin” sorulması üzerine

Özcan, ”Yeterlilik Kurulu olacak, bununla uğraşıyoruz bugünlerde. Eğer o olursa Türkiye’de daha önce yaşanan tecrübeler yaşanmaz artık, çünkü onların kalitesi her zaman denetlenir bu kurul tarafından, bize de rapor edilir, biz de gereğini yaparız” dedi.

İş dünyasına ziyaret

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, ”mesleki ve teknik eğitime duyarlılığı gündemde tutmak için” iş dünyasının önde gelen kuruluşlarına ziyaretler yapmayı planladığını bildirdi.

”Mesleki eğitim destek için TÜSİAD’ı, İstanbul ve Ankara sanayi ve ticaret odalarını ziyaret edeceğim” diyen Özcan, ”Koç, Sabancı ve büyük grupları da ziyaret etmeyi düşündüğünü” kaydetti.

Prof. Dr. Özcan, ‘‘Mesleki ve teknik eğitim konusunda desteklerinin artmasını isteyeceğiz. Sadece bu Danıştay meselesinde değil, okul açılması vesaire… Genel bir destek isteyeceğiz. Yılbaşından sonra bu ziyaretleri yapmayı planlıyorum” dedi.

Bir gazetecinin ”RTÜK yasasının değiştirilmesine ilişkin taslağa göre üniversite radyoları da kapanacak. TRT dışında kamu kurum ve kuruluşları yayın yapamayacaklar” sözleri üzerine Özcan, ”Bu önemli bir konu. Bunu bir konuşalım. RTÜK Başkanından randevu alıp görüşürüm. Gerekirse Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile de görüşürüm” diye konuştu.

Muhabirlerle gündemdeki konuların dışında da sohbet eden Özcan, YÖK’ün bahçesinde oluşturulan barınaklarda köpek, güvercin, sincap gibi hayvanlar beslendiğini anlattı. Özcan, yakında midilli de almayı planladıklarını söyledi.

Türk Eğitim-Sen İsmail Koncuk, ”2009 yılında eğitimin en önemli sorunlarından biri yine fiziki mekan ve alt yapı yetersizlikleridir” dedi.

Türk Eğitim-Sen İsmail Koncuk, ”Eğitim alanında 2009 yılının kara bir yıl olduğunu, sorunların daha da arttığını” ileri sürdü. Koncuk, ”Eğitim çalışanları tüm umudunu yeni Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’ya bağlamış, ancak Çubukçu da göreve gelmesinin üzerinden 8 ay geçmesine karşın dişe dokunur bir icraat gerçekleştirememiştir” ifadesini kullandı. 2009 yılında eğitimin en önemli sorunlarından birinin fiziki mekan ve alt yapı yetersizliği olduğunu belirten Koncuk, okullarda derslik açığının sürdüğünü, kalabalık sınıfların önüne geçilemediğini savundu. Okullarda ders araç-gereçleri, laboratuvar, bilgisayarlar, spor salonları yeterli düzeyde olmadığını ifade eden Koncuk, ”Okulların ihtiyaçları öğrencilerden toplanan paralardan karşılanmaktadır. Okullarda hijyen sorunu çözümlenememiş, okullar hastalıkların başlangıç adresi haline gelmiştir. Bazı okullarda hizmetli çalıştırılmamaktadır” dedi.

Okullarda ciddi bir öğretmen açığı sorunun olduğunu öne süren Koncuk, buna rağmen Türkiye’de atama bekleyen 310 bin öğretmen adayının bulunduğunu kaydetti.

Milli Eğitim Bakanı Çubukçu’nun, şubat ayında öğretmen ataması yapılmayacağını, 2010 yılının ağustos ayında 40 bin öğretmen atanacağını açıkladığını anımsatan Koncuk, ”Öğretmen ihtiyacı günden güne artarken, şubat ayında öğretmen ataması yapılmaması tam bir fiyaskodur. Yılda bir kez sadece 40 bin öğretmen ataması yapılması ne ihtiyacı ne de beklentileri karşılayacaktır” diye konuştu. Koncuk, ülkemizde öğretmen açığının ilköğretimde 216 bin 52, ortaöğretimde ise 98 bin 453 olduğunu ifade ederek, okul öncesinde önümüzdeki yıllarda ciddi bir derslik ve öğretmen açığı sorununun baş göstereceğini iddia etti.

‘Miting yapacağız’

Öğretmenlikte kadrolu, sözleşmeli, ücretli ve vekil adı altında farklı türlerde istihdamın söz konusu olduğunu ifade eden Koncuk, ”Hakka ve hukuka aykırı olan bu uygulamanın ısrarla devam etmesi, geleceğimiz olan çocuklarımızı yetiştiren öğretmenlerin kendi geleceğinden emin olmayarak çalıştırılması, Türkiye’nin büyük bir ayıbıdır” dedi. Bakan Çubukçu’nun ”sözleşmeli öğretmenlerin kadroya alınacağını ve bundan sonra sözleşmeli öğretmen alınmayacağını” açıkladığını ifade eden Koncuk, ancak bu sözün unutulduğunu ileri sürdü.

Türk Eğitim-Sen’in bu konuda bir gelişme olmaması halinde, tüm sözleşmeli öğretmenlerle birlikte Ankara’da büyük bir miting gerçekleştireceğini bildiren Koncuk, ”Tüm illerden Ankara’ya gelecek olan sözleşmeli öğretmenlerle yapacağımız mitingde Bakan Çubukçu’ya, verdiği söz en sert şekilde hatırlatılacaktır. Tüm öğretmenlerin eşit haklardan yararlanarak, geleceklerini güvence altına alarak, insanca yaşayarak öğretmenlik yapması gerekmektedir. Eğitim-öğretimde başarı için bu şarttır” dedi.

Koncuk, 2009 yılında eğitime ayrılan bütçe ile eğitimin temel sorunlarını çözmenin imkansız olduğunu iddia ederek, bütçenin 2009 yılında yüzde 10,64 iken, 2010 yılında yüzde 9,84′e düştüğünü kaydetti. Koncuk, ”Türkiye’de öğrenciye çok az yatırım yapıldığını” öne sürdü. ”Eğitimde usulsüz atamaların devam ettiğini” iddia eden Koncuk, ”Milli Eğitim Bakanlığının eğitim çalışanları nezdinde güven telkin edebilmesi için Bakan Çubukçu’nun tüm usulsüz atamaları iptal etmesi ve eğitim camiasında usulsüzlüğe, torpile, adam kayırmaya fırsat vermemesi gerekmektedir” dedi.

Yönetici atama konusunda hala bir gelişme sağlanamadığını belirten Koncuk, yönetici atamalarında her valiliğin ayrı uygulama yaptığını, bu nedenle yönetici atamalarında uygulama birliğin sağlanamadığını kaydetti. Kurumların hala vekaleten yönetildiğini ifade eden Koncuk, ”yönetici atamalarında tam bir kargaşanın hakim olduğunu” öne sürdü. İsmail Koncuk, ”2009 yılı gerek eğitim sistemimiz, gerekse eğitim çalışanlarımız için karabasana dönmüştür. Umuyoruz ki, 2009 yılı eğitim-öğretimle ilgili kangren haline gelen sorunlara çözüm bulunduğu, eğitimcilerin huzur içinde görev yaptığı, öğrencilerimizin başarıyı yakaladığı bir yıl olur” görüşünü dile getirdi.

Server Tanilli ‘Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?’ adlı kitabında, bugün gelinen noktada laik demokratik Cumhuriyetin has elementi eğitimin ahvalini, neden-sonuç ilişkisine ve arka planlara eğilerek irdeliyor. Server Tanilli ile ‘Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?’ adlı kitabını konuştuk.

 -Sizin 1980′lerin sonlarına doğru yayınlanan ‘Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?’ adlı eserinizin hemen arkasından ‘Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?’ adlı kitabınızın çıktığını biliyoruz ve o da şimdi Cumhuriyet Kitapları Yayınları’nda. Yine önemli saptamaları var. İlk soruda, ‘Eğitim’ derken ne anlıyorsunuz?

- Özetleyerek söyleyeceğiz. Eğitimin yaptığı iki şey var: Biyolojik olarak -insana özgü yetilerle- dünyaya gelen insan yavrusunu büyütüp yetiştirerek topluma kazandırmak; yanı sıra, toplumda maddi ve manevi birikimi aktarırken, onu, içinde doğup yetiştiği bir yurdun, giderek bir devletin değer ve idealleri ile donatmak, yani bir yurttaş yaratmak. İnsan ve yurttaş: Eğitimin eseridir bu! Ama eğitim, her şeyden önce ‘ulusal’dır.

- İşin içine ‘evrensel renkler’ de giriyor elbette…

- Elbette! Her eğitimin kumaşında -şu ya da bu ölçüde- ‘evrensel’ birkaç renk bulunur; bir eğitimin değeri de, elbette bu renklerin çokluğu oranındadır.

- İşin bu boyutlarına bakıp, 1923 Devrimi’nin eğitime verdiği önem dahi iyi anlaşılıyor değil mi?

- Açık! Cumhuriyetin ilan edilmesinin hemen arkasından eğitime eğilip temel ilkeleri saptamanın bir anlamı olsa gerek. Gerçekten, Devrim, eğitime bakarken, Aydınlanma’nın doğrultusunda, ‘fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ kuşaklar yetiştirmek isterken, ‘laikliği’ de temellerin harcına katıyordu ve evrensel kültürün en önemli sayfalarına gözleri çeviriyordu. Onun yanı sıra, ‘ulusallık’ derken de kendi ülkesinin gerçeklerine yöneliyordu. İslam dünyasında her ikisi de yeni idiler; ve ‘yeni bir insan’ın doğuşunun haberini veriyordu. O yeni insanlar, yine Müslüman dünyasında, ilk kez gerçekleşen laik bir Cumhuriyetin yurttaşları olacaktı. Cumhuriyet, ‘yurt sevgisi’ üstüne kurulmuştur.

“Eğitimi peşkeş çektiler”

- Bunlar, Türkiye’de gerçekleşti, sonra da ihanete uğradı…

- Hayat öyle! 1950′lerle başlayan bu ihanetin artık gizlisi-saklısı da yoktur: Çağdaş dünyada ‘bağımsız, demokratik ve laik bir toplum’ kurmanın kararlılığı ile çok yollar katetmiş olanların yerine gelenler, ülkemizde, daha ilk günden bu çizgiye ve ideale karşı çıkmışlardır. Toplumda, emperyalizmle işbirliği içine giren tutucu, giderek gerici sınıf ve zümreler iktidarı ele geçirmenin yolunu bulmuş; bağımsızlığın kalelerini emperyalizme teslim ederken, o kalelerden biri olan eğitimi de ona peşkeş çekmişlerdir.

- Somut örnekleriyle anımsatır mısınız?

- Geriye doğru atılan adımların ve toplumu bir ‘çözülüş’ içine sokmanın da gizlisi-saklısı yoktur: Halkevlerinin ve Köy Enstitülerinin kapısına kilit vurmanın yanı sıra, okullara yeniden din derslerinin girmesi; ‘aydın din adamı’ safsatasının eseri olan imam hatip okullarının diriltilip -yüzlerce okul halinde- bir ağa dönüşmesi ve giderek, mesleksel niteliğini kaybedip temel eğitimde bir ikinci seçenek olması; İslam Enstitüleri, her üniversiteye bir caminin yanı sıra, bir İlahiyat Fakültesi açılıp sayısının yirmiyi aşması; açık-gizli Kuran kurslarının sayısının binlere varması, gerçekliğin bir yüzüdür. Bir öteki de şudur: Ülkemizde, okul sayısından fazla cami vardır ve Diyanet Başkanlığı’nın yıllık devlet bütçesindeki yeri, Milli Eğitim Bakanlığı’nınkinin kat be kat üstündedir. Gazeteleri ve televizyonları ile, dinciliğin medyada tuttuğu yeri hatırlatmaya gerek bile yoktur. Gerçek şu ki, bir ‘din bataklığı’ içindedir toplum.

- Bu bataklığı yaratmada 12 Eylül’ün rolü başta geliyor değil mi?

- Şüphesiz! Demokrat Parti’den başlayarak, hemen hemen hiçbir parti, ya da dönem yoktur ki, ülkeyi bu bataklığa itelemekte çabası olmasın. Ama asıl 12 Eylül rejimidir ki, açtığı çığırla, anayasada, liselere kadar ‘zorunlu’ din dersi koyarken, eğitimden ilerici, demokrat ve devrimci aydınları tasfiye etmiş ve dizginleri, tepeden tırnağa gerici, ‘Türk-İslam sentezi’ yandaşlarının ellerine bırakmıştır. 21. yüzyıla bu kayıplarla gelip girdik.

“AKP her yönden tehlikelidir”

- Ve 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra, tablo daha da berraklık kazanır… AKP artık iktidardadır…

- Gerçekten bu parti, yurdun başka sorunları karşısındaki tavrı bir yana, eğitimde tam bir karşıdevrimci davranış içindedir. Siyasal İslamcı bir parti olarak, üstelik tek başına iktidarda olmanın verdiği cesaretle, dini sömürüp devlette gitgide kadrolaşırken, laik ve ulusal eğitimde de ‘tahribat’ta bulunmuştur. Eğitimde, ileriye doğru bir adım atma bir yana, gelecek için de bir getireceği yoktur. İçinde, eğitimin de yüzdüğü ‘din bataklığı’nın kurutulmasını bu iktidardan beklemek ise hiç mümkün değildir. Her yönünden tehlikelidir bu parti!

- Eğitimin yollarının ‘din bataklığı’na çıkmasının nasıl bir kuşağın yetişmesini sağladığını, araştırmalar da ortaya döküyor değil mi?

- Öyle! Lise öğrencileri üstüne bir araştırma yapan ve sonuçlarını bu yıl açıklayan (5 Mayıs 2009, Milliyet) Prof. İsa Eşme’nin ortaya döktüğü gerçekler korkunç: Evrim kuramını 100 öğrenciden neredeyse 40′ı kabul etmiyor. ‘Dünyayı ve evreni anlayabilmek için fen bilimlerinden çok din bilgisi gereklidir’ görüşüne katılmayan öğrenci oranı sadece yüzde 43′tür… Düşünebiliyor musunuz?

- AKP’nin tehlikeliliği, sadece dinci olmasından değil, neoliberal ideolojiyi sahiplenmesinden de kaynaklanıyor değil mi?

- Öyle… Şu pek biliniyor: Yeni liberalizm, doğaya ve yaşama ilişkin her şeyi metalaştırıp pazarlarken, belki daha da korkuncu, ‘ortaklaşa olmamız gereken’i yıkıyor, ‘kamusal’la ‘sosyal’i de, piyasanın emrine veriyor; bu arada, okula bir ‘işletme’ diye bakıp, devlet elindeki eğitime de saldırıyor ve üstünde baskı kuruyor.

Türkiye’de, 1980′li yıllarda uygulanmaya başlanan neoliberal politikaların, sosyal yaşamın tüm alanlarını yıkıp soysuzlaştırırken, eğitimi de bozup ‘çürütmekte’ olduğu ayyuka çıkmıştır. Ülkede, bugünkü haliyle, sağlıklı bir eğitim hizmeti verilemez.

Neoliberal telkinler

- ‘Eğitim toplumun geleceğidir’ derken, hangi doğruların yeniden altını çizmeli?

- Şu doğruların: Eğitim hakkı ‘toplumsal bir hak’tır, eğitim de ‘kamu hizmeti’dir; eğitim hizmeti, tüm yurttaşlara ‘eşitçe’ sağlanmalı ve söz konusu hizmet de, ‘kamusal kaynaklar’a dayanılanarak gerçekleştirilmelidir. ‘Küreselcilik’ ise, eğitimin ‘ulusallığı’nı ortadan kaldırmaktadır.

AKP, aksi görüştedir ve dolu dizgin yürümüştür. Dış politikada, ABD’nin izinde ve ne koşulla olursa olsun Avrupa Birliği’ne (AB) girmek tutkusuyla çırpınırken, eğitimde de dışarıdan pompalanan neoliberal telkinlere kucak açmıştır. Kimi örnekler, yeterli bir fikir veriyor.

- Üniversite ve lise giriş sınavlarında sıfır alanların yekûnu, eğitimin ‘sorun’ olmaktan ‘bozgun’ olmaya doğru gittiğini de göstermiyor mu?

- Açık! Nitekim, üniversite ve lise giriş sınavlarında sıfır alanların sayısının hayli kalabalık olduğu 2004 yılında, Prof. İsa Eşme, eğitim sistemindeki çöküşün nedenlerini sıralarken (Cumhuriyet, 31 Temmuz 2004), eğitime kaynak aktarmada cimriliği, sık sık değişen eğitim politikalarını, çağdaş olmayan öğretim yöntemlerini gösteriyor ve özellikle, ‘yetiştirmeci eğitim’ yerine ‘yarışmacı eğitim’in sistemin omurgası olduğunu belirtiyordu.

Ona göre, yarışmacı eğitim, ‘sınava odaklı’ eğitimdir. Bu eğitimde eğitim araç, sınav amaçtır. Bu eğitimde heveslendirme yok; nedenlere inme, tartışma ve sorgulama, kendini ifade etme, anlama, yaratıcılık, eleştirici düşünme yok. Ne var? Olabildiğince test, sadece o var! Çocuklarımızı, işte bu teste dayalı sistem okullardan soğutmuş, yaratıcılıklarını, sorgulayıcı güdülerini ve özgüvenlerini köreltmiştir.

- Sorumlu kimdir?

- Elbette yalnız AKP hükümeti değil, 1946′dan bu yana yönetime gelen hükümetlerdir. Ufku dar politikacılardır. Eğitimde sorgulayıcı, araştırıcı yurttaş yerine ‘itaatkâr kul yetiştirme’ hedefini benimseyen zihniyettir.

Yüksek Eğitim raporu

- Peki, ne yapmalı?

- Profesör Eşme, ‘Ne yapılmalı’ sorusunu şöyle yanıtlıyordu:

1. Bir eğitim seferberliği başlatılmalı; 2. Eğitime kaynak aktarılmalı; 3. Öğretmen yetiştirme daha ciddiye alınmalı; 4. Ezberci eğitim terk edilmeli; 5. Bunun sağlanabilmesi için de, eğitimin başına dini eğitim kökenliler değil, çağdaş eğitimi özümlemiş, eğitimde bilim ve aklın önemine inanmış, üretken, yetenekli eğitimciler getirilmeli; 6. Sınava odaklı eğitimin önlenmesi için ortaöğretim yeniden yapılandırılmalı! Prof. Eşme’nin söyledikleriyle, eğitimde reform konusu daha da yerine oturuyordu ve bugün de geçerlidir.

- Geçenlerde, İstanbul Politikalar Merkezi’nin hazırladığı Yüksek Öğretim Raporu da çok önemli. Bir anımsayalım mı?

- Gerçekten, söz konusu merkez, eğitim sisteminin en çok tartışılan sorunları üstüne bir dizi öneri sunuyordu raporunda (Bkz. Radikal, 24.05.2009). Şöyle:

1. ÖSS, hem öğrencilerin gelişimi, hem de eğitimin niteliği açısından sakıncalar doğurduğundan, ÖSS yerine ortaöğretim başarısına dayalı bir sistem getirilmeli; Liselerde 10, 11 ve 12. sınıflarda ‘olgunluk sınavı’ yapılmalı;

2. Meslek yüksekokulları üniversitelerin bünyesinden çıkarılarak bağımsız kılınmalı;

3. İmam hatip okullarının sayıları ve öğrenci kontenjanları din adamı ihtiyacıyla sınırlandırılmalı. Bu liseler, diğer meslek liselerinden ayrı bir kategori olarak değerlendirilmeli; Mevcut Kuran kurslarının yaygınlaştırılması çabalarından vazgeçilmeli; imam hatip okullarına kız öğrenci alımına son verilmeli; türban sorununun çözümü geleceğe bırakılmalı.

4. YÖK’te sanayi ve piyasadan temsilciler de olmalı.

Yeni insan…

- Ne olursa olsun, eğitim sorunumuzu temel sorunlarımızdan soyutlamamalıyız değil mi?

- Elbette. Temel iki sorunumuz var: İktisadi ve sosyal kalkınmamızı gerçekleştirerek çağımızı yakalamak ve onun içinde, saygın bir toplum olarak yer almak; öte yandan, yalnız yasalardan oluşan bir sistem olarak değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak demokrasiyi kurmak, özgürlüğün nimetlerinden yararlanmak. Her ikisi de birbirine bağlıdır bunların ve her ikisini de gerçekleştirmek, ‘yeni bir insan’ yetiştirmemizi gerektiriyor.

Bu insan, bireysel kurtuluşa değil, toplumsal kurtuluşa inanan; ilerlemeye ve geleceğe yönelmiş, geriye değil ileriye bakan; aklın ve bilimin öncülüğünü kabul etmiş, öyle olduğu için de sistemli düşünen, tartışan ve yaratan; barışa, emeğe, insan haklarına, hoşgörüye, demokratik değerlere baş köşede yer veren insan olacaktır. Çağımızın fethine de bu insanla çıkacağız!

- Ne var ki, yurdumuzda yürürlükteki düzen, bu idealin karşısında…

- Bu bir düzen de değil, ahtapottur aslında: Kimi kollarıyla, insanlarımızın boğazını sıkar ve toplumu onlar için bir cehenneme çevirirken; kimi kollarıyla okuldan üniversiteye değin eğitim ve öğretimin bütün ocaklarını da kuşatmış, çocuklarımızın ve gençlerimizin çevresine karanlığın duvarlarını çekmiştir. Gittikçe boğucu hale gelen bu ortamda, genç kuşaklar, aydınlık yarınları yaratmanın bilgi ve becerilerini kazanamadığı gibi, demokrasinin en sağlam güvencelerinden biri olan demokratik bir politik kültürü de özümseyemez durumdadır. Toplum bir cangıla dönmüş, okul anlamını yitirmiştir bir bakıma. Toplumu da okulu da kurtarmak gerekiyor.

- Ne yapmalı?

- Türkiye’de eğitimin gelip durduğu noktada, eğitimi, en ilkel bir kapitalizmin cangılında metalaşmaktan kurtarmak, nimetlerini -çerçevesi gitgide daralan- bir azınlık yerine, kitlelere götürmek; bunu yaparken de çağa ve aydınlığa açmak; kısacası, onu Aydınlanma hareketimizin doğrultusunda, yeniden ‘bağımsız, demokratik ve laik bir toplum’ yaratma hedefine yöneltmek ve böylesi bir toplumu yaratacak insanları, ‘fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ kuşakları yetiştirmek.

İşte yapılması gereken! Bunu gerçekleştirecek olanlar da, bu toplumun çağdaş tarihi boyunca hiçbir zaman tükenmemiş ilerici, demokrat ve devrimci güçlerdir…

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz? / Server Tanilli/ Cumhuriyet Kitapları/ 264 s.