Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Hayata Dair" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Dünyaca ünlü piyanist besteci Tuluyhan Uğurlu, ”Türkiye artık arabesk modasından sıyrılmıştır. Bugün arabesk müzik, fantezi müzik tartışmalarının gündeme gelmesini, konuşulmasını çok doğru bulmuyorum” dedi.

 Ünlü piyanist besteci Uğurlu, Karaman’da verdiği konserde, Osmanlı’nın batıya yönelen zaman dilimini anlatırken, zaman zaman müziğinin içinde mehteri kullandığını söyledi.
Sadece kendisinin değil, batılı sanatçıların da mehter müziğini kullandığını ifade eden Uğurlu, ”Haydın’ın askeri senfonisi, Mozart’ın Türk Marşı hemen aklıma gelenidir. Mehter bizim kadar Avrupa’yı, Avrupalı sanatçıları da etkileyen son derece ihtişamlı, Anadolu’daki kökleri Hititlere dayanan son derece zengin bir geçmişi olan askeri bir bandodur” dedi.
 

Klasik müzik sevilmez kanaaati

Uğurlu, toplumda ”Klasik müzik sevilmez” kanaatini yaptığı müzikle yıktığını, bundan büyük mutluluk duyduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

”Ben sahneye bağlamayla, kavalla, bir taraftan viyolayla, bir taraftan Osmanlı çalgılarıyla, bir taraftan Uzak Doğu çalgılarıyla çıkıyorum. Yani bir bakıma dünya sentezini aynı sahnede paylaştırmanın peşinde oluyorum. Bu bakımdan konsere gelen sanatseverler, kendinden rahatlıkla bir şeyler bulabiliyorlar. Benim müziğimin felsefi kaynağı Anadolu müziği olduğundan dolayı Anadolu’da insanlar buna hiç yabancılık duymuyorlar. Onun için insanlar konser verdiğimiz mekanları hınca hınç dolduruyorlar.”
 

“Türkiye’de arabesk modası bitmiştir”

Türkiye’nin arabesk modasından sıyrıldığını savunan Uğurlu, arabesk müziği tartışmalarının gereksiz olduğunu bildirdi.

Önemli olanın gönülleri kazanmak olduğunu anlatan Uğurlu, asıl olanın melodilerin insanlığa mal edilmesi olduğunu vurguladı.

Türkiye’nin genç ve dinamik bir nesilden oluştuğuna dikkat çeken Uğurlu, ”Türkiye artık arabesk modasından sıyrılmıştır. Bugün arabesk müzik, fantezi müzik tartışmalarının gündeme gelmesini, konuşulmasını çok doğru bulmuyorum” dedi.
 

”Siyasetçiler sanata ilgi götermiyor”

Türkiye’de siyasetçilerin, sanata ve sanatçıya karşı çok fazla ilgili olmadığını ileri süren Uğurlu, Türkiye’yi yönlendiren kişilerin, bütün medeniyetleri kapsayan konserlere ilgi göstermesi gerektiğini savundu.

Uğurlu, Türkiye için idealleri olan tüm siyasetçilerin ”Güneş Ülke Anadolu” konserlerine gelmeleri gerektiğini dile getirerek, şöyle devam etti:

”Çünkü orada bütün medeniyetleri kendi medeniyetimiz gibi kabul eden bir anlayış görecekler ve bundan da büyük bir ilham alacaklarına eminim. Bir sanatsever gibi buna zaman ayırması gerekiyor. Konserleri takip etmeyen, sanatsal etkinlikleri takip etmeyen siyasetçinin de, yaptıkları siyasetin ruhu boş olur. Türkiye için gelecek planları olan, hayalleri olan tüm siyasetçilerin Güneş Ülke Anadolu konserlerimizi izleyip oralardan ilham almasını bekliyorum. Bu da sanatçı olarak benim en doğal hakkım.”
 

”Benim önümde Tuluyhan Uğurlu yoktu”

Karaman konserinde yanına gelen çocukların kendini çok etkilediğini ifade eden Uğurlu, gençlere örnek biri olmak istediğini bildirdi.

Kendisinin, bu işe başlarken örnek alacağı biri olmadığını açıklayan Uğurlu, ”Benim önümde örnek olacak bir Tuluyhan Uğurlu yoktu. Eğer benim önümde bir örnek olsaydı belkide ben çok farklı bir noktada olurdum. Kavalla, bağlamayı, piyanoyu, çelloyu, senfoni orkestrasını bir araya getiren piyano ile sahneye çıkaran, dünya görüşünden ödün vermeyen bir besteci olsaydı ben gençken bunun başarılabildiğini görseydim belki daha erken cesaret sahibi olup kendi konserlerime daha küçükken başlayabilirdim” diye konuştu.

Genç bestecilerin kendisini arayarak bestelerini dinlettirdiklerini söyleyen Uğurlu, zaman zaman okullara gidip öğrenciler ile bir araya geldiğini belirtti.

Konser sonrası yanına gelen çocukların, sorduğu sorularla kendisini mutlu ettiğini ifade eden Uğurlu, ”İlk defa piyanoya elleri değen o minik ruhların, minik güzelliklerin yanıma gelmesi benim için çok güzel bir mutluluk oldu. Hayretleri, sormuş oldukları sorular, ‘Bu neden yapılıyor?’, ‘O pedallar ne işe yarıyor?’, ‘Bu tokmak nasıl çalışıyor?’, ‘Bu teller niye buradalar?’ soruları bende müthiş bir sinerji oluşturuyor” dedi.

Aşkın ömrü ’2 yıl 11 ay 8 gün’müş

İngiliz evlilik sitesi “confeti.co.uk” tarafından yapılan araştırmaya göre; aşkın ömrü 2 yıl 11 ay 8 gün sürüyor.

4 bin çifte evliliklerinin hangi döneminde mutlu oldukları soruldu. Posta’nın haberine göre, çiftlerin en mutlu zamanlarını ilişkilerinin üçüncü yılına doğru yaşadıkları, bu noktadan sonra beraberliklerin çöküşe geçtiği görüldü. Üç yılın sonunda hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

Evlilik sitesinde mutlu evliliğin reçetesi aşağıdaki gibi verildi:

- Her gün kendinize 1 saat 15 dakika zaman ayırın.

- Eşinize ev işlerine yardım ettiğinde teşekkür edin.

 - Ayda bir açık havada yürüyüş yapın.

- Günde en az bir kere partnerinize çay ya da kahve içmeyi teklif edin.

 - Yatağa girmeden önce 24 dakika dertleşin.

 - Kavga da etseniz uyumadan önce öpüşüp barışın.

- Günde beş kez kucaklaşın ve en az bir kere ‘Seni seviyorum’ deyin.

- Eşiniz iş yerindeyken mesaj, telefon ya da e-posta yoluyla dört kez haberleşin.

- Haftada üç geceyi kanepede kıvrılıp oturarak geçirin.

- İki günde bir birbirinize iltifat edin.

Yalnızlık erken yaşlandırıyor

Dünya Yaşlanma Konseyi (DUNYAK) Başkanı Kemal Aydın, ”yalnızlığın yaşlılığı erkene aldığını” belirterek, ”Araştırmalara göre özellikle erkekler bu konuda son derece zayıf. Kadınlar, yalnızlıklarıyla daha barışık yaşayabiliyor ancak, erkekler bunu başaramıyor” dedi.

Yaşlılık bilimi uzmanı (Gerentolog) Aydın, Pozantı ilçesinde düzenlenen ‘‘Akdeniz Yaşlanma Forumu Çalıştayı” için geldiği Adana’da, konseyin 2009 yılında İstanbul’da kurulduğunu ve 190 ülkede yapılanma çalışmasını tamamladığını bildirdi.

DUNYAK’ın Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kurumların yaşlanma ile ilgili politika ve programlarının bölge, ülke, il ve ilçelerde uygulanması için kurulmuş, kar amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşu olduğunu vurgulayan Aydın, ”Amacımız konseyimizin çatısı altında tüm dünya yaşlılarının yaşam kalitesini yükseltmek” dedi.

Aydın, yaşlanmanın anne karnından ölünceye kadar devam eden bir süreç olduğunu, bu nedenle konseyin sadece yaşlılara hizmet eden bir oluşum gibi görülmemesi gerektiğini ifade etti.

Yaşlılığı hızlandıran birçok etken olduğunu, ”yalnızlığın yaşlılığı erkene aldığını” belirten Aydın, ”Araştırmalara göre özellikle erkekler bu konuda son derece zayıf. Kadınlar, erkeklere oranla yalnızlıklarıyla daha barışık yaşayabiliyor ancak, erkekler başaramıyor. Kadınlar kendilerini toplumdan fazla soyutlamıyor, sosyal ilişkileri daha güçlü tutabiliyorlar, bunun bedelini de uzun ömür olarak geri alıyorlar” şeklinde konuştu.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ortalama yaşam süresinin uzadığını, yapılan araştırmalara göre bu sürenin 72 yaşına kadar çıktığını belirten Aydın, ”Bu nedenle, yaşlılarımız için acil eylem planını bir an önce hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye bu konuda geç bile kaldı” dedi.

“Türkiye, yaşlı dostu ülke”

Aydın, Türkiye’nin doğası, kültürel değerleri, iklimi, sıcak kanlı insanları ve yaşlıyı her zaman baş üstünde tutan kültürüyle ”yaşlı dostu ülke” olduğunu, ancak, bunun diğer ülkelerce de kabullenilmesi gerektiğini belirterek, ”Bu nedenle imza kampanyası başlattık. Türkiye’nin ‘yaşlı dostu’ ülke olması için bugüne kadar 7 bin imza topladık. İmza atanların önemli bir bölümünü yönetim kademesinde olanlar oluşturuyor. Bugüne kadar sadece birkaç ülkede ‘ben imza atmam’ diyen, Türkiye’ye ön yargılı yaklaşan az sayıda kişiyle karşılaştık” dedi.

Bu statünün elde edilmesinin Türkiye’nin kalkınmasına önemli katkı sunacağına inandığını belirten Aydın, bu kapsamdaki stratejik planda Türkiye ve komşuları, yani Orta Doğu ülkelerine öncelik verdiklerini kaydetti.

BM’nin, 2002 yılında İspanya’da yaşlanma eylem planı yayımladığını hatırlatan Aydın, şöyle devam etti:
‘Bu eylem planına bütün ülkeler imza attı. 2007 yılında Türkiye’de, Devlet Planlama Teşkilatı, ulusal yaşlanma eylem planını hazırladı. Ama bu plan ülke genelinde 7 bölge bazında gerçekleştirilmeli. Her bölge kendi eylem planını hazırlayıp artılarını eksilerini ortaya koymalı.

Örneğin, ‘Akdeniz Eylem Planı’ kapsamında, Adana ”kür merkezi” olma özelliklerine sahip. Yarım saatlik mesafeden denizden çıkıp boğucu sıcaktan kurtularak yayla havası almak mümkün.”

Aydın, Dünya Yaşlanma Konseyi’ni Türkiye’de kurduklarını, etkisi alanının genişlemesi ve gücünün artması için devletin desteğine ihtiyaçlarının bulunduğunu, bundan sonraki süreçte de ”Dünya Yaşlılar Fonu”nu oluşturmayı hedeflediklerini sözlerine ekledi.

Unut gitsin ey halkım…

22 Temmuz 2010 Perşembe

 

NE çok yürekli insanlar, ne çok adam gibi adamlar, ne çok yiğitler yok oldu senin için…
Sağdan ya da soldan, o yandan ya da bu yandan, hiç fark etmez…
Ne çoğunu kovaladılar…
Ne çoğunu çürüttüler hapishanelerde…
Ne çoğunu vurdular…
Ne çoğunu astılar…

Tümü senin uğruna…
Senin için…
Senin yüzünden ey halkım…
Peşine takılıp gittiğin basiretsizlikler, gafletler, ihanetler senin oyların ile her iktidar olduklarında ve sonuçta senin canın yandığında…
Yürekli insanlar yollara düştüler…
Seslerini yükselttiler…
Didindiler…
Direndiler…
Savaştılar…

Ve sen yıkımlara oy verip de dertler açarken Türkiye’nin başına… Onlar senin adına, senin için koşuştular.
Dillerinden sen düşmedin…
Yüreklerinde senin sevgin vardı…
Senin geleceğini dert edinmiş, senin yoksulluğunu yoksullukları, acılarını acıları saymışlardı…
Ve senin uğruna yok oldular…
Gençler bir şafak vakti “özgürlük” diye son kez bağırıp asıldılar… Yazarlar “Unutma bizi ey halkım” notu düşüp de tarihe, vuruldular…
Hep böyle oldu, düşünüyorum da…
İşte bak; profesörler kendilerini asıyorlar ranza demirlerine…
Yiğitler şakaklarına birer kurşun sıkıyorlar…
Yaşamları hapishanelerde çürüyor senin için sesini yükseltenlerin…
Bak yine; bir yok ediş sürüp gidiyor, bir infaz, bir kıyım…
Senin için…
Sen ise…
Unut gitsin ey halkım…

Canım garip şeyler de çekiyor

Serdar Turgut, Akşam gazetesinden Habertürk’e transfer olduktan sonra bir de televizyon programına başladı. Popüler kültürü seviyor. Televizyon için acemi olduğunu söylüyor.

 Hınzır ve arıza şeyler düşünmek ise onun için ayrı bir keyif. Derdi yazmak, yazabilmek. Başka bir şey değil. Son dönemde Fethullah Gülen ve cemaatler üzerine yazılarıyla dikkat çekiyor. Eleştirilere cevapları hazır. Demokratik açılım ve artan teröre de farklı bir perspektiften bakıyor. İşte anlattıkları…

- İlk aklıma geleni hemen sormak istiyorum ki o da Zaman gazetesine verdiğiniz bir röportajda kullandığınız “kültürel solculuk” kavramı. Buna ne anlam yüklüyorsunuz?

- Marksizmin yöntemine inanıp, Marksist siyasi mücadelenin içinde olmamak demek bu. Marksizm bilimsel bir yöntem, Batı’nın ürünü. Birçok sosyal olayı çözümlemek için kullanılabilir. Kültürel solculuk kısmını da ben uydurmadım.

- Her şeyi yazıyorsunuz. Sanırım haftada sekiz yazınız var. Siyaset, politika, magazin özellikle de popüler kültür. Dengeyi nasıl tutturuyorsunuz?

- Öyle bir derdim yok. Popüler kültürü seviyorum, okuyorum. Ciddi birikimim var, tarihini bilirim. Politik yazılarıma da popüler anekdotlar koyup, okumayı daha akıcı hale getirdiğimi düşünüyorum. Suya sabuna dokunmayan yazılar yazmak da ciddi emek, beceri ister. Bir işe inanırsanız onun hakkını verme kaygınız olur, bu da işinizden keyif almanız anlamına gelir.

- Cinselliğe epey takmıştınız. Müstehcenlik sınırında espriler yazıyordunuz. Sonra bıraktınız. Tepki mi geldi, sıkıldınız mı?

- Sıkıldım. O yönde espri yapmak artık kolay geliyor. Yeni şeyler deniyorum. Daha zor konularda mizahımı sınıyorum.

- Oluyor mu?

- Bazen, tam değil. Çalışıyorum…

- Televizyon programı da yapıyorsunuz.

Az sonra gideceğim maalesef.

- Niye maalesef?

- Bana uygun değil aslında. Yani bir konu hakkında yazmadan önce düşünme ve kurma fırsatınız var. Yazının yalnızlığı ve ıssızlığı içinde bir hikâye örgüsüyle bütünleşirsiniz. Televizyon ise anlık, tüketiliyor. Düşünme zamanı yok. Elbette pek düşünmeye ihtiyacınız da yok. Canlı yayın tehlikeli. Ama kendimizi tutuyoruz.

- Ne kadar kavga o kadar reyting ama?

- Tartışma programları hoş değil. Tuhaf bir gerginlik solunuyor, konuşmalar dengesiz. Bir de enteresan olmak ister, doğru veya yanlış çarpıcı laf söyleme derdine düşerseniz vay halinize. Yani iş sidik yarışına dönüyor.

- Bu bir çeşit entelektüel cehalet değil mi?

- Televizyonda konuşmak için söylediğiniz şeyin arkasında düşünce olmasına gerek. Hiç bilmediğimiz bir konuda enteresan olabiliyorsunuz. “Bu bir cehalet demek mi?” derseniz bence değil, başka bir şey.

Cumhuriyet çocuğuyum

- Öyle bir yerdesiniz ki anlayamıyorum. Yeni Şafak, Zaman gazetesinde röportajlarınız çıkıyor. Cumhuriyet rejiminin eksiklerinden bahsediyorsunuz.

- Bu tamamen analizlerim sonucu ulaştığım nokta. Ciddi eksiklikler var. Bu eksikliğin giderilmesinin zamanının geldiğini düşünüyorum. Çünkü gidermezsek onu kaybedeceğiz.

- Neler o eksiklikler?

- Cumhuriyetin inançla bağlantısının kopması mesela. Bakın din demiyorum inanç diyorum. Bunun ekonomik temelleri uzun bir hikâye. Cumhuriyet ilk döneminde kaynak kullanımı için köylüleri sömürdü, çünkü sömürülecek başka sınıf yoktu. Sanayi zaten çok uzaktaydı. Kalkınma için gereken değeri köylüler yarattı, kaynak sağladılar. Tüm bunlar olurken köyle sistem yabancılaştı ve inanç değeri yıprandı, eksik kaldı. Bu çatal günümüze kadar da darbeler, sağ-sol derken keskinleşerek açıldı. Şimdi ben özellikle CHP’nin inançla kopan bağı sağlamlaştıracağını düşünüyorum, yani arzuluyorum. Laik cumuhuriyetçiler buna tepki gösteriyor ama benim derdim laik Cumhuriyeti kurtarma ve uzun ömürlü yapabilmekten fazlası değil.

- “Cumhuriyet bir başarısızlıktır” demeniz de bu yüzden mi?

- Evet bu konuda başarısız. Bir diğer konu da elbette ki Kürtler. Terör durmuyor, kan akıyor, korkarım ki akacak da. Mesela ben Doğu Karadeniz’de saldırıların artmasını bekliyorum.

- Neden?

Biz, Karadeniz’in güvenliği için Rusya ile bir ortaklık kurduk. Amerika buna kızıyor. Bölgenin karışması gerekiyor bu yüzden. PKK’nin bundan sonraki saldırılarının Doğu Karadeniz’de olacağı kanısı var bende. Demokratik açılım deseniz yeterli ve gerçek bir şey yok ortada. Bu insanlar niye dağda, güçlü Türk ordusu niye bunları bitiremiyor diye sorup durursanız işe samimi yaklaşmazsınız. Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi gerekli. Kürtler ne istediklerini biliyor. Dertleri de bu ülkeyi bölmek değil. Özerklik konusunda konuşulması gerekli. Sorunsuz yaşayabiliriz, yeter ki isteyelim. Bir de Türkiye terörü gerçekten bitirmek istiyor mu bunu da bilemiyorum. Soru işaretlerim var. Sürekli dağları taşları döven savaş görüntülerini izliyoruz. Bunlar sorunun çözülmesine hizmet etmiyor. Oturup konuşmak gerekli

- “Teröristlerle masaya oturmak” olur mu?

- Tüm dünya bunu yaptı. Konuşmadan, öldürerek çözemiyorsunuz işte, ortada her şey… Güçlüyken konuşacaksınız, kozlar elindeyken konuşacaksınız. Diğer türlü korkak durumuna düşersiniz.

- Peki, ya Gülen ve cemaatlere yakınlaşmanız. Bunu nasıl açıklıyorsunuz kendinize?

- Bu bir yakınlaşma değil. Gülen’in bu değişimde yeri olacağını düşünüyorum. Umarım yanılmıyorumdur. Yani onu okudum, kritik anlarda açıklamalarına baktım. Rejime karşı tutumlarında dengeliler. Elbette kafalarındaki hedefe ulaşırlarsa her şeyi değiştirebilirler. Dinci tarafta sert ve keskin zihniyetler korkutucu. Ama daha yaşanabilir bir hayat için belki bu onlar denenebilir diyorum. Ben Cumhuriyet çocuğuyum, derdim Cumhuriyetin zarar görmesinin önüne geçmek. Benim yazıları bir bütün olarak okumuyor insanlar. Başını okumadan sonuna bakarsanız olmaz. İçinden bir cümle çekip sözü söylemek istediğiniz yere getirdiniz mi orada bir riyakârlık var demektir. Diyorlar ki “yaşı ilerledi ölüm korkusu mu sardı?” Yok canım! Yaşım düşünmemde olgunluk yaşı; 55. Her şeyi sentezlediğim bir yaştayım. Ölüm korkum olsa dindar olurdum ki hiç değilim. 

Arıza şeyler düşünmek beni rahatlatıyor

- Rojin’e hakaret davası sonuçlandı. Hapis cezası aldınız, para cezasına çevrildi. Şimdi dönüp baktığınızda ne düşünüyorsunuz?

- Kesinlikle yanlış anlaşıldım. Bir militan hikâyesi yazıyordum, eşkıya davranışını betimliyordum. En büyük hatam ona bir isim koymaktı. Aklımda hakaret yoktu. Olayı bazı örgütler devir aldı. Kendini demokrat sunan örgütler bunu kadına karşı bir saldırı, etnik kökeni bir taciz olarak değerlendirdiler. Bundan keyif alanlar da oldu.

- Sormadan edemiyorum. Helin Avşar röportajınız vardı, pedikür falan… Bir an o sahne geldi aklıma. Neden, gerek var mıydı?

- Ben en ciddiyi yaparken bile kafamın bir kompartımanında hınzırlığımı tutuyorum. Helin’i de kırmadım. Ayak fetişisti teması üzerinde pedikürü benim yapmam bile söz konusuydu. Az daha bu teklifi de kabul edecektim. Belki başka zaman! Arıza şeyler düşünmek beni rahatlatıyor.

- Bu hoşunuza gidiyor yani?

- Ben de insanım, düşünce üretmek üzerine varolan bir hayvan değilim. Canım böyle garip şeyler de çekiyor. Daha neler var aklımda neler ama sürpriz olsun…

- YÖK’te de çalıştınız, medyayı da iyi biliyorsunuz. İkisinin ortak noktaları neler?

- İkisi de cadı kazanı. Dedikodu seven, ölümcül rekabetle büyüyen yerler. Çok da fazla ciddiye almamak gerekli onları. Ben bir dönem çok zarar görüyordum. Şimdi yerim sağlam, canım yanmıyor da sıkılmıyor da… Eşek gibi çalışıyorum. Derdim yazmak, yazabilmek. Başka bir şey değil…

(Alternatif Başlık: DENİZE NÂZIR, KEBAPLAR HAZIR!)

Adına ister ‘sosyo-kültürel yapısal dönüşüm’ deyiniz, ister son günlerin çarpıtılan moda deyimi “açılım”ı kullanarak ‘damak açılımı’ deyiniz, Sarıyer’de ve Boğaz’da (İstanbul’un genelinde olduğu gibi) balık kültüründen kebap ve et kültürüne doğru bir geçiş yaşanıyor.

Gençlik yıllarımın Sarıyer’inde ise, başta Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere gelmek üzere, balık kültürü egemendi. Onlarca balık lokantası, meyhane ile mezeciler cadde ve sokakları süslüyordu. Örneğin, Yeniköy İskele Sokağı’nda Rumların işlettiği 3 adet balık lokantası ve bir de Haralombos Hırvatidis’in meyhanesi ile yanında Vangel Nikolaidis’in fıçı bira ve fıçı şarap da satan mezeci dükkanı vardı. 6/7 Eylül 1954’te yaşadığımız acı olaylardan sonra bunlar göç eden Rumlarla birlikte kayboldular.

Son yıllarda, Yeniköy parklarında, Kalender, Tarabya ve Kireçburnu sahillerinde mangal sefası yapmak halkımız arasında giderek yaygınlaşıyor. Pîr aşkına siz şu çelişkiye bakar mısınız? Deniz kıyısında oltalarını savurup balık tutanlar, onların hemen arkasında mangal yakıp ızgara et pişirenler! Özellikle bahar ve yaz aylarında sahilde yürüyüş yapanların burunlarına denizin iyot kokusu yerine duman ve yanık et kokuları geliyor gayrı.

Gençlik yıllarımızda, Eylül’e girerken Boğaz’ın gelini diye adlandırılan lüferlerin akını başlayınca ispirtolu lüks lambalarını küpeştelerine asan balıkçı kayıkları denizin üstünde donanma alayları gibi kümelenirlerdi. Lüferleri peşpeşe tutup neşesini bulan balıkçının sandalındaki en kıdemsiz balıkçı mangalı yakar, hemen oracıkta lüferleri pişirmeye koyulurdu. Kayıklarda ufak mezelerin eşliğinde başlatılan bu nefis ziyafete, Boğaz’ın iyotlu havasına bir anda karışıveren ızgara lüfer ve rakı (anason) kokuları da eşlik ederdi. O renkleri, o ışıkları, o bolluğu ve o balık kültürümüzü ileride geri getirebilir miyiz?

Yanılmıyorsam 1999 yılındaydık. Yeniköy’de, İskele Sokağı’nın köşesinde Köybaşı Caddesi üzerinde, 1950’lere kadar Panayot Elatos’un işlettiği Akaska Restoran’ın bulunduğu yerde, yenilenen o beyaz ahşap eski Rum evinde önceki yıllarda Mafalda adıyla açılan bir İtalyan lokantası vardı.  Lokantanın işletmecileri Murat ve Seba Kösematoğlu’nun o tarihte burada Kebap Evi’ni açmalarına çok şaşırmıştık. Kıtır pizzaları ve makarnalarıyla ünlenen bu restoranın isim değişikliği sebebini, 1998’de Öcalan’ın İtalya’ya sığınmasının ardından İtalyan mallarına ve markalarına karşı uygulanan boykotla açıklamıştı Murat Bey. Ve hemen ilave etmişti: “Halkımız artık Boğaz’da kebap yemek istiyor. Halkın bu talebine karşı direnmemiz imkansız!” Bu nedenle, Mafalda’nın İtalyan mutfağını ve pizzasını binanın alt katına alıp, üst katını kebapçı dükkanı yapmışlardı. Belki de Yeniköy’deki kebap dönüşümü bununla başlamıştı.

1970’lerde ayrıldığımız Sarıyer ve Tarabya’ya 2008’de geri dönüp yerleştiğimizde, değişim  dikkatimizi çekti:Kebapçılar bir zamanlar balık lokantalarının bir kolyenin incileri gibi dizildiği Tarabya Koyu’na yerleşmeye başlamışlardı. Örneğin, Urfa’dan Kebap Lokantası gelmiş, kolyenin en başına yerleşmiş.Büyük Tarabya Oteli şantiyesine sınır olan Hamam Sokağı köşesinde Güneydoğu’nun et çeşitlerini halka sunuyor.

Boğaz’da ve denizlerimizde avlanan balık çeşitlerinin giderek azalmasının sonucunda, çiftlik balıkçılığının gelişmesine karşın  lokantalardaki fiyatların av yasaklarının uygulandığı aylarda nisbeten yüksek olduğunu görüyoruz. Et lokantalarının balık restoranlarına karşı rekabeti bu nedenle de ileride giderek hızlanabilir.

Yeniköy’de bir Gaziantepli aile Yoğrum Antep Sofrası adıyla bir et lokantası açmıştı. (Açıklama:Gaziantep ağzında yakın arkadaşlara “yoğrum” diye hitap edildiğinden “Yoğrum” bir çeşit samimiyet ifadesi sayılıyor.) Yeniköy’de Küçük Tepe Sokak No. 1/A’da bulunan Yoğrum’u karı-koca Songül ve Nurettin Vural işletiyor. İkisi de Gaziantep’in Islahiye’sinden. Songül Vural akrabası ve memleketlisi Mustafa Akıl ile mutfağı yönetiyor. Taş fırında ve kömür ateşinde pide, lahmacun, kebap pişiriyorlar.Yoğrum’un özelliği, yemeklerinin lezzeti ile fiyatlarının ucuzluğu. Ekşili Gaziantep Yuvalamasının lezzetine bayıldık gerçekten.  Nasıl yaptıklarını sorup öğrendik. Antep ekşili yuvalama yanında közlenmiş nar ekşili arpacık soğan salatasını yemek pek güzel oluyor. Songül Vural’ın içli köfteleri pek lezzetli. Kuru patlıcan ve kuru biber dolmasının tadı ayrı güzel…

Son olarak bu Haziran ayında, Yeniköy’de Zeynel Dondurmacısı’nın yanında,  Askerlik Şubesi ile Sandal Balık Evi’nin karşısında, Tiryaki Kebap Lokantası çok şık ve keyifli bir mekanda faaliyete geçti. Tiryaki Kebap’a ilk gidişimizde nefis et ve kebap çeşitleri ile fiyatlarının uygunluğu dikkatimizi çekti. Gönlümüzce uzattığımız akşam yemeğinde bize sunulan kekikli kuzu külbastı, kaşarlı ve etli Tiryaki Pide, tereyağlı ve soya soslu Tiryaki Köfte gibi lezzetleri büyük iştihayla tadımladık. Soframıza getirilen soğuk mezelerin yanı sıra, ara sıcakları, lahmacun, içli köfte, künefe ve fıstıklı kadayıfı da büyük bir hazla midelerimize indirdik. O akşam önceden girdiğim sıkı rejime ara verdim, ama bu nedenle hiç pişmanlık da duymadım. Ulus’taki eski Tiryaki’nin şeflerinden Murat Demiryak kebap bölümünü yönetirken, Necati Ulaş da mutfak şefliğini üstlenerek ara sıcakları, salata ve soğuk mezeleri üretiyor. Binanın iç ve dış mekanlarını son derece zevkli bir tarzda dekore ettiren  işletmeci Karslı kardeşler Fuat ve Sedat Saltık’ı bu vesileyle bir kez daha kutlarız.Tiryaki Kebap’ın biz de artık bir tiryakisiyiz.

Sarıyer ve Yeniköy’de balıktan kebaba dönüşüm hızlanarak artabilir…

Yakın bir gelecekte lokantaların reklamlarında şu sloganı görürsek şaşırmayalım:“Denize nazır, kebaplar hazır!”

M. Cemal Beşkardeş

Tarabya-Sarıyer, 12.07.2010

‘Kavga adamı değilim, ama kaçmam da’

Genç bir bilim insanı olarak üniversiteye adım attığından bu yana tam 42 yıl geçti… Dolu dolu ve hiç duraksanmayan bir hayat sözün konusu… Türkiye’nin tarihsel, toplumsal yapısıyla içselleşerek gelişen bir hayat her şeyden önce… Davalar, karmaşık, geleceği belirsiz yıllar, tekerrür-ü tarihler…

Gamze Akdemir

Usta yazar Feridun Andaç, ‘Herkesten Bir Şey Öğrendim-Emre Kongar Kitabı’ adlı uzun bir nehir söyleşi yaptı; Kongar’ın yaşamını, fikirlerini tüm oylumlarıyla değerlendiren tam bir kaynak vücuda getirdi. Birazdan okuyacağınız bu söyleşi hem Emre Kongar ile daha çok günümüze odaklanarak yaşamının kilometre taşlarına değinmek hem de Andaç’ın büyük emeğine bir saygı sunmak üzere yapılmıştır. Emre Kongar ile söyleşmek her zamanki gibi çok keyifli ve bilgilendiriciydi, umarım okuması da öyle olur.

‘Ben katıldığım bir kuruluşun yapısını değiştirmeye, orada egemenliği ele geçirmeye, devrim yapmaya filan çalışan iddialı bir insan değilimdir. O zaman Hürriyet’te de öyleydi, Cumhuriyet’te de öyle. Çünkü benim iddiam bilim yapmakta, yazmakta. Kendimi başka türlü kanıtlamaya ihtiyacım yok; bulunduğum yerde benden ne isteniyorsa ne bekleniyorsa, sadece onu yaparım.

‘ Emre Kongar-İlk soruda sizden rol çalarak usta yazar Feridun Andaç ile söyleşmeyi soracağım söyleşen olarak… Size göre nasıl bir nehir söyleşi, külliyat vücuda getirdi Andaç? Yaklaşımı… Sizi anlatan kitabı size değerlendirtelim?

Feridun Andaç beni en iyi tanıyan ve değerlendiren yazarlardan biridir. O açıdan bu nehir söyleşiyi Feridun ile yapmış olmak benim için büyük bir şans. Beni tanıyor, kafa yapımı biliyor, yaşamöyküme ilişkin birçok ayrıntıdan haberi var. Tabii sadece o da değil, kendi birikiminin getirdiği felsefi ve edebi çerçevelere uygun sorular da sordu. Beni felsefe ve edebiyat paradigmaları içinde çözümledi. Bu arada kendimi keşfetmeme de yardımcı oldu. Yaşamımda pek çok düşünmediğim noktayı Feridun Andaç’ın soruları sayesinde yeniden düşünmek ve aydınlığa kavuşturmak olanağını elde ettim.

- Feridun Andaç ile tanışıklığınız?

- Çok eskiye dayanıyor. İlk söyleşimizi galiba müsteşarlıktan ayrıldıktan sonra ‘Ben Müsteşarken’ adlı kitabım üzerine yapmıştık ama ondan önce de tanışıyorduk. Ben Feridun’u çok önemseyen, ona çok değer veren bir okuruyum. O da anlaşılan aynı duygulara sahip.

‘Kader kurbanıyım’

- Genç bir bilim insanı olarak üniversiteye adım attığınızdan bu yana tam 42 yıl geçti… Türkiye’nin tarihsel, toplumsal yapısıyla içselleşerek gelişen, dolu dolu ve hiç duraksanmayan bir hayat… Davalar, karmaşık, geleceği kimi belirsiz yıllar, tekerrür-ü tarihler…. Ama tanıdığım siz durmayı da bilmiyorsunuz’ Öyle bir devinim… Sizin için bir emeklilik ya da salt bir kariyer söz konusu değil. Tercihiniz hep bundan yana olmuş

- Daha da ilginci şu anda yaşamımın sonuna doğru yaklaşıyorum ve hiçbir zaman çalışmadığım kadar çok uzun ve yoğun çalışıyorum. Yaşlandıkça yüklerim arttı ve şu anda ‘artık biraz köşeme çekileyim, rahat edeyim’ dediğim sırada inanılmaz bir koşuşturma içinde buldum kendimi.

- Ama öyle ki yaşamaktan anladığınız daha çok çalışmak gibi, öyle anlaşılıyor

- (Gülerek) Gamze bir defa ben bir kader kurbanıyım! Şu anda bulunduğum yere toplum tarafından savruldum. Çünkü benim yaşamaktan anladığım, yaşamdan beklediğim çalışmak, üretmek ve sevmek. Buna hiç kuşku yok. Ama başka bir şey daha var; kader kurbanıyım derken onu kastediyorum. Sakin, sessiz, derinliği olan, kendi başıma kalabileceğim, öğreneceğim, öğreteceğim, tabii ki yazacağım bir bilimsel çalışma atmosferini tercih ederek hayata başladım. Fakat olaylar beni 12 Mart, 12 Eylül, Hacettepe, YÖK, sakal dolayısıyla zorlandığım istifa, Hürriyet, kamuoyu araştırmacılığı, siyaset, müsteşarlık, CHP, CHP’deki liderlik sorunları, istifalar, şimdi Cumhuriyet, bu davalar, NTV’de Mehmet Barlas ile tartışma programı derken hep toplumun en kırılgan, en uç noktalarında yaşamaya itti. Hiç de amaçlamadığım halde bu kırılma noktalarında tavır koymak zorunda kaldım ahlaken. Onun için kader kurbanıyım diyorum.

- Ama bunu siz istediniz… (gülüyoruz)

- Ben bu değişim zamanlarında yaşamak istemedim. Biliyorsunuz bir Çin atasözü vardır beddua olarak söylerler ‘değişim zamanlarında yaşayasın’ diye. Ve ben de bu ‘değişim zamanlarında’ kader kurbanı olarak boynumu büktüm, toplumun beni sürüklediği yerde, bana biçtiği görevi yerine getirmeye çalıştım, hâlâ da ona çalışıyorum. Bu benim toplumsal ve bireysel ahlak ve görev anlayışım. Karşıma çıkan sorunlardan kaçmayı, saklanmayı pek sevmem. Kendimi bu toplumun bir üyesi bir parçası gördüğüm için, burada yaşamayı seçtiğim için üzerime düşen laik ve demokratik, insan haklarına dayalı uygar bir rejimi savunma görevini yerine getirmeye çalışıyorum.
 

‘Beni aforoz etmek isteyen çok’

- Tansiyonu çok yüksek ortamlar

- Bir defa kavga adamı değilim ama asla ilkelerimden ödün vermem. Ödün vermeyince işte böyle sürükleniyorsunuz. Kavga adamı değilsiniz ama size öyle şeyler yapıyorlar ki ilkelerinizi korumak için belli mücadelelerin içinde buluyorsunuz kendinizi. Mecburen dışarıdan kavga ediyormuş gibi görünüyorsunuz. Hayatımda belirgin olarak ortaya çıkan bir nokta da hangi ortamda, pozisyonda bulunursam bulunayım insan sevgimi ve belki daha da önemlisi insan saygımı hiçbir zaman kaybetmemiş olmam. Öğrencilerime de ilke olarak yazdırdığım şudur: ‘Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma’.

- Sizde aforoz etme anlayışı yok, toplumun birbirine en aykırı kesimleriyle bile diyaloğu reddetmiyorsunuz…

- Doğru ama başka bir şey daha var: Daha doğrusu beni aforoz çabaları var. Pek çok yazar, köşe yazarı, kendilerini belli çevrelerin militanı veya lideri sayan insan, beni çeşitli biçimlerde suçlamak ya da karalamak istedi. Ama tutmadı çünkü gerçeklere uygun değildi. Aforoz bu nedenle bende asla yok ama başka bir şey daha yok; cemaat koruması. Burada cemaati illa dini anlamda kullanmıyorum. Siyasal cemaat, edebi cemaat yani ‘klik’ koruması, kalkanım da yok. Ne partide, siyasette şurada burada, ne edebiyatta’ Medyada da yok. Çünkü klik insanları ne yaparlarsa alkışlanıyorlar, ne yazarlarsa satıyor, yanlışlarının üstü örtülüyor. O kadar ki en son, bir çocuğu taciz eden o adamı, Hüseyin Üzmez’i bile korumaya kalktılar. Benim aforoz edip etmeme durumuma gelince asla kimseye ‘aforoz edilecek insan’ olarak bakmam. Çünkü siyasi, dini bütün inançlara saygılıyım. O nedenle aforoz etmem. Tartışmaya girdiğim nokta tamamen zihinsel, bilimsel, düşünsel düzeydir. Eğer söylenen şey tarihi gerçeklere, mevcut toplumsal gerçeklere ve ideal seçtiğim temel insan hakları, özgürlük ve demokrasi ideallerine, hukuk devletine uygun değilse karşı çıkıyorum. Ama sadece düşünsel düzeyde karşı çıkıyorum. Diyorum ki siz bunlara inanmakta, savunmakta serbestsiniz de ama bunlar bence şu, şu nedenlerle yanlış. Bu bazı insanları çok kızdırıyor ve beni aforoz etmek istiyorlar. Oysa ben onların inançlarına, arzu ettikleri yaşam biçimlerine karşı değilim, ben onların bunu dayatmalarına karşıyım. Bu tabii beni klikler dışı diyelim, cemaatler dışı tutuyor, yani koruma kalkanı sağlamıyor. Ama bana karşı bir saygı mı diyeyim, bir merhamet mi diyeyim böyle bir bakış da yaratıyor.
 

‘Korkarım ama sonuna kadar giderim’

- Kendinizi eleştirir misiniz?

- Sürekli eleştiririm. Günlük hayat anlamında çok korkak bir adamımdır. Kavgadan hoşlanmam. Ne bileyim örneğin işkenceden korkarım, ailemin başına bir şey gelecek diye korkarım, özgürlüğümü kaybetmekten korkarım. O anlamda bakıldığı zaman korkak bir adamımdır. Ama iş ilkelere ve bilimsel tartışmaya gelince inanılmayacak kadar cesur olabildiğimi görüyorum; çünkü yanlış, kötü bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Zihinsel, düşünsel tartışma platformunda sonuna kadar da giderim, o nedenle korkusuzum. Böyle bir çelişki var hayatımda. Bu sanıyorum ailemin bana verdiği kişilik özellikleriyle ilgili.

- Bütün yaşamınız aslında bir baskı altında geçti değil mi?

- Doğru, ailede çok özgür yetiştirildim ama sonrası zordur. Hacettepe’de maalesef, oradaki doktorların çok parlak olmalarına, tıbbi başarılara rağmen muhafazakâr bir siyasal ve sosyal ortam içindeydim ve üniversitedeki arkadaşlarım bana tek solcu hatta komünist diye bakar ve bir de yüzüme karşı suçlarlardı. Hepsi benden 10-15 yaş büyük tıp profesörü, sevdiğim arkadaşlarımdı. Sürekli bir eleştiri ortamında yaşadım. Daha gerilere gidersek ki kitapta da anlatıyorum; Siyasal Bilgiler Fakültesinde İstanbullu arkadaşlarla İngilizce Kulübü diye bir kulüp kurmuştuk. Hani sonuna kadar giderim diyorum ya, orada da üye olan sevgili dostlarımızla eleştiri babında birbirimizin ciğerini sökerdik. Hayatım müthiş bir eleştiri ve baskı altında geçti ama o ortamlarda kişiliğimi geliştirdim, kendimi asla bırakmadım.

- Ama belli bir raddeden sonra işte küçük ayak oyunlarını gördünüz mü istifayı da bastınız. Hacettepe, CHP, Hürriyet

- Tabii o ortamda yaşayamayacağımı görünce basıyorum/basarım istifayı.
 

‘Asıl mücadele sandıkta’

- Kitabınızda ‘Hiçbir devrim sandıkla filan olmaz’ da diyorsunuz… Bugüne zorlayarak da olsa uyarlarsak şimdilerde karşıdevrim de aynen böyle mi oluyor dersiniz?

- Yok şimdilerde karşıdevrim sandıkla oluyor.

- Sandığa güveniyor musunuz, doğruluğuna, sayım sonuçları falan..

- Hayır, sandık ilk koşul olarak günümüzde tabii şart. ‘Hiçbir devrim sandıkla filan olmaz’ derken endüstrileşmenin ilk dönemini, tarım toplumundan geçişi kastediyorum. Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçerken demokrasinin temelinde yatan kurumlar, ilkeler yoktu ki’ Bu ilkeler büyük mücadelelerle ve kanlı olarak kabul edilmiştir. Tarihte devrimler döneminde demokrasi yok, sandık yok. Orada Türkiye tarihi açısından anakronizm denen bir tarihi hata yapılıyor. Yani Atatürk halka sorsaydı yazı devrimi olur muydu diye. Sandık yok ki sandığı koysun halka sorsun, soracağı halk yok ki.

- Kitleler kul’- Kul’ Cemaat anlayışı içinde bireysel kimliklerine kavuşmamışlar ki kitleler. Sovyet Devrimi de öyledir. Dünyadaki devrimler tarihine baktığınız zaman sandık olmadığı için zaten devrimler oluyor. Günümüzde ise şu veya bu biçimde ve tabii iyi de bir şey sandığın olması. Dolayısıyla olumlu gelişmelerden geriye gidişler de sandık aracılığıyla oluyor. Onlarla yine sandıkta mücadele edilecek. Başka çaresi yok.
 

‘Ergenekon iyi bir şeydir, ama”

- Ergenekon… Neler söylersiniz bu konuda? Hayatınızda nasıl bir paragrafla yer alacak Ergenekon?

- Medyada Ergenekon denilen soruşturma, Türkiye’deki devlet politikasından kaynaklanan bazı kötüye kullanımların, bazı bireysel istismarların ve yasadışı davranışların soruşturulmasıdır benim gözümde. Ve bu iyi bir şeydir. Ergenekon denen ve mahkemece de ‘Ergenekon diye bir örgüt kararı henüz yoktur ve bu terimi kullanmak yasaktır’ diye karar alınan konu da benim gözümde devlet görevlisi olup da bu görevini kendi kişisel çıkarları ve anlayışı çerçevesinde kötüye kullanan insanların soruşturulması ve suçları varsa cezalandırılmasıdır. Tekrar ediyorum bu iyi bir şeydir. Bu açıdan sonuna kadar da gidilmelidir ve deşilmelidir.

- Ama..

- Ama, siz devlet görevlisiyken kişisel veya siyasal nedenlerle görevini istismar edenleri soruşturuyorum diye Türkiye’de kadınların, kızların eğitimine destek veren, bu amaç için örgüt kuran, bütün hayatını bu ülkenin kalkınmasına vakfetmiş sivil toplum örgütlerinin Türkan Saylan gibi kurucularını ve yöneticilerini içeri alıyorsanız; Mehmet Haberal gibi hayatlarını bilime adamış, dünya çapında tıpta, cerrahide öncülükler yapmış insanları içeri alıyorsanız; Ferit Bernay, Mustafa Yurtkuran gibi her anları, her konuşmaları, her adımları şeffaf ve denetim altında olan üniversite rektörlerini tutukluyorsanız ve Erol Manisalı gibi yazarları, İlhan Selçuk, Mustafa Balbay gibi gazetecileri içeri alıyorsanız o zaman ben onun hukukun kötüye kullanılması mı, siyasete alet edilmesi mi olduğunu sorgularım.
 

Ergenekon tabii korkutuyor!

- Bu soruyu eminim ki size ne ilk ne de son soran benimdir ama serde gazetecilik var soracağım; sizi de Ergenekon kapsamında içeri alırlar diye bir tedirginliğiniz ya da düşünceniz oldu mu?

- Çok sık soruluyor evet’ Çünkü herkes, adına Ergenekon denilen Mehmet Barlas’ın Estergon diye artık mizahi bir biçimde yorumladığı, Estergon adını taktığı bu davanın Cumhuriyet gazetesi üzerinde de odaklandığını görüyor. Ben de Cumhuriyet gazetesinin hem yazarı hem de yayın kurulu üyesi olduğum için bu soru bana çok sık soruluyor. Buna iki tane yanıtım var. Başta söylediğim o kişisel korkaklık ve zihinsel cesaret çerçevesinde buna yanıt vereceğim. Kişisel olarak tabii korkuyorum haksızlığa uğramaktan. Özgürlüğümü kaybetmekten, hapse atılmaktan, toplum içinde daha yargı aşamasındayken bile suçlanıp manşetlerde mahkûm edilmekten. Hem itibar kaybetmekten hem özgürlüğümü yitirmekten, bu yaşta ailemden, sevdiklerimden ayrı kalmaktan ve muhtemelen de içerde, zaten sahip olduğum birtakım sağlık sorunlarının daha da derinleşmesinden korkuyorum hiç şüphe yok. Bu dalganın beni de kapsayabileceği ihtimali bana o kadar sık hatırlatılıyor ki bu kaygılara sahip olmamak mümkün değil. Ayrıca kendimden çok, önce içerdeki arkadaşlar, sonra da toplum için korkuyorum.Şimdi bu işin bir tarafı. Ama ikinci bir tarafı daha var. Bütün hayatı boyunca daima önce demokrasiden sonra da sosyal demokrasiden yana tavır almış ve bunun mücadelesini yapmış bir insanım. Kendini tanımla dedikleri zaman yanıtım ta 20′li yaşlardan itibaren ‘önce demokratım sonra sosyal demokratım’ olmuştur. Dolayısıyla şimdi Ergenekon çığırtkanlığı yapan Ergenekon savunucularının bir bölümü demokrasiye inanmayıp gerillacılık yaparken, bir bölümü demokrasiye inanmayıp halk ihtilali peşinde koşarken, bir bölümü yine demokrasiye inanmayıp askeri darbecilerin getir-götür işlerini görürken (ki her üç grubun da bugün isimleri de var, medyada köşeleri de var) ben o zaman da bunlara karşı demokrasiyi ve sosyal demokrasiyi savunuyordum, bugün de demokrasiyi ve insan haklarını savunuyorum.Bunlar Ergenekon veya Estergon (her neyse) denen dava çerçevesinde toplumun üstüne bir korku dalgası yaymakla, iktidara karşıt olan herkesi darbeci ilan etmekle meşgul olduklarında ben yine demokrasiyi ve insan haklarını savunuyorum. Bu açıdan tarihe, hukuka, kendi vicdanıma, savcıya, yargıçlara, topluma karşı verilemeyecek hiçbir hesabım yok. İşte o açıdan da hiç korkmuyorum.

- Bir marka mısınız?

- Bu terimlerle konuşmak istemiyorum. Mevcut küreselleşmenin dayattığı kapitalist piyasa koşullarında ve yine mevcut küreselleşmenin dayattığı popüler kültür terminolojisiyle kendimi değerlendirmekten hoşlanmıyorum. Ama bu ortamda, bu ülkede, bu dünyada doğru düşündüklerinizi anlatmak için o popüler kültür içinde bir rolünüzün olması gerektiğine de inanıyorum. Dolayısıyla hiç tasvip etmediğim halde, düşüncelerimi, savunduğum ilkeleri anlatabilmek için hem o piyasa içinde hem de o popüler kültür içerisinde bir yer sahibi olmaya mecburum. Bu bana popüler kültürün veya o serbest piyasanın, küresel piyasanın terminolojisiyle bir marka kimliği getirmişse, bu sonuç toplumun bulunduğu yer bakımından üzücü ama benim etkimi kabul etmesi bakımından da sevindirici bir olay olarak görülmeli diye düşünüyorum..
 

‘Bende kaçamak yanıt yoktur’

Bende kaçamak yanıt yoktur Gamze, bunu ekle lütfen (gülüyoruz). Bende kaçamak yok, ne sorarsanız dürüst ve namuslu cevabımı veririm. Burada popüler kültür konusuna giriyoruz, artık toplumları etkilemek münzevi, kapalı kutunda, evinde, fildişi dünyanda olmuyor. Eğer bir toplumsal etki, siyasal etki, ahlaki etki yapmak istiyorsanız, moralist yönünüzden dolayı bir görev duygusu taşıyorsanız onu mutlaka ve mutlaka, maalesef büyük bir üzüntüyle söylüyorum, popüler kültürün içinde bir yer sahibi olarak yapmak zorundasınız. Bunun bilincindeyim bunun için Cumhuriyet’te köşe yazıyorum, bunun için NTV’de günlük program yapıyorum.

- ‘Ben katıldığım bir kuruluşun yapısını değiştirmeye, orada egemenliği ele geçirmeye, devrim yapmaya filan çalışan iddialı bir insan değilimdir. O zaman Hürriyet’te de öyleydi, Cumhuriyet’te de öyle. Çünkü benim iddiam bilim yapmakta, yazmakta. Kendimi başka türlü kanıtlamaya ihtiyacım yok; bulunduğum yerde benden ne isteniyorsa ne bekleniyorsa, sadece onu yaparım.’ diyorsunuz Andaç’a… Son soruda bu ifadeyi de açar mısınız?

- Fevkalade güzel bir soru. Şimdi bu bir defa insanların kendine biçtiği görevle, rolle ilgili. Bazı insanlar kendilerinde dünyayı değiştirmek, düzeltmek veya bulundukları kurumu devrimci bir görüşle ele alıp onu değiştirmek, düzeltmek gibi misyonlar, görevler vehmederler. Bunlara güçleri yeter veya yetmez’ Bu arada şunu da söyleyeyim: Siyasal veya toplumsal liderler de bunların arasından çıkar. Ama ben öyle bir görev duygusuna hiçbir zaman sahip olmadım. Yani dünyayı düzeltmek, ülkeyi kurtarmak veya çalıştığım kurumu devrimci bir biçimde düzeltmek gibi bir görevle kendimi hiçbir zaman yükümlü hissetmedim. Bu, başında bulunduğum Kültür Bakanlığı açısından da böyleydi, Hacettepe’de de öyleydi, Hürriyet’e gittiğimde de öyle oldu, Cumhuriyet’te de öyle. Ne bekleniyorsa, o kurumun gelenekleri ne diyorsa, o kurumun sahipleri ne istiyorsa (ki özel teşebbüste patron vardır malum) veya o kurumun toplumsal işlevleri neyse onu yerine getirmesine yardımcı olmaya çalışırım. Bazı insanlar bununla yetinmez. Ben onu da çok saygıyla karşılıyorum hatta onu kendi yaptığımdan daha büyük bir saygıyla karşılıyorum. Hemen bir örnek vereyim; Aziz Nesin tam bir devrimciydi ve tam bir liderdi. Nereye girse orada hemen yönetimi ele alıp orada bir devrim yapmak isterdi. Keşke ben de öyle olabilsem ama öyle bir adam değilim.

Yaşamın anlamı

Gelelim Hacettepe, Kültür Bakanlığı, Hürriyet ve Cumhuriyet kurumlarına’ Hacettepe’de İhsan Doğramacı, Nusret Fişek, Hacettepe’nin kuruluş hedefleri benden ne bekliyorsa onları yapmaya çalıştım ve çok iyi şeyler başardım. Hacettepe’de tam bir devrim gerçekleştirilmesine büyük katkılarda bulundum. Tam zamanlı hekimliği getirdik, tıpta sosyal bilimler eğitimini getirdik, o zamanlar yalnızca ODTÜ’de olan ve Türk üniversitelerinde bilinmeyen kredi sistemini getirdik. Bütün o devrimlerde Doğramacı’nın ve Nusret Fişek’in isteği ve desteğiyle bir numaralı rolü oynadım ve bununla iftihar ediyorum. Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Erol Simavi benden gazetenin düzgün ve iyi bir biçimde çıkması için bir denetim istedi. Onu da en iyi biçimde yaptım. Ama bunu yaparken o sırada gazetenin Genel Yayın Yönetmeni olan Çetin Emeç’in yerine geçmeyi aklımdan bile geçirmediğim gibi böyle yoklamalar olduğunda da onları reddettim. Çünkü öyle bir isteğim yoktu. O sırada aynı zamanda Türkiye’nin Toplumsal Yapısı’nın yeni baskılarını hazırlamakla yani zihinsel bir üretimle de meşguldüm. Hacettepe’de de kitaplarımın ilk nüshalarını hazırlıyordum. Ondan sonra da Kültür Bakanlığı’ Devletin bir bakanlığı, ne bekleniyor? Hukuka uygun şekilde vatandaşa hızlı ve adil hizmet, tarihin ve doğanın en üst düzeyde korunması’ Onları gerçekleştirmeye çalıştım. Cumhuriyet’e geldim, Cumhuriyet’in sahibi zaten okurları, vakfın sahibi çalışanlar. Dolayısıyla Cumhuriyet’in yolu da son derece belli, kitapta da anlattım: Cumhuriyet’e gelirken bana Genel Yayın Yönetmenliği önerdi İlhan Bey. Ben onu reddederek geldim. Cumhuriyet’teki ilişkilerin keyfi benim için anlamlı. İlhan Selçuk gibi, Ertin Akgüç gibi düşünce bazında, derinlik bazında, dil bazında anlaştığım, sevdiğim insanlarla etkileşimimi sürdürmek; benim için yaşamın anlamı burada.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Herkesten Bir Şey Öğrendim-Emre Kongar Kitabı / Feridun Andaç / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / 432 s.

Zaman herşeyin ilacı -Mustafa Namdar,Bolu Gündem Gazetesi

Çok yazıldı, çok konuşuldu. Sandıkta sepette kirli temiz ne kadar çamaşır varsa, ortaya döküldü. Zaman oldu kurucuları inciten sözcüklerle yüreklere ateş düşürüldü. Tüm olumsuzluklara karşın toprağa saçılan tohum karanlıktan gün yüzüne çıktı, meyveye dönüştü.

Şu Bağışçılar Vakfı. Bolu’da yaptıkları işlerle, kişilikleriyle, davranışlarındaki güvenilirliği ve dürüstlükleriyle herkes tarafından bilinen insanların bir araya gelerek kurdukları vakıf, kuruluş aşamasından sonra bir dizi etkinliklerde kazanın kulpundan tutmuş, şimdi eğitim-öğretimde ilk adım olan okul öncesi eğitim ünitesinin laboratuvarı konumundaki Anaokulu’nun temelini atmıştır.

Abant İzzet Baysal Üniversitesi alanında Eğitim Fakültesi anaokulu sınıfı öğretmenlerinin uygulama okulu şeklinde olacak bu okulda, dünyanın kabul ettiği en son eğitim modelleri, en yeni ders donanım malzemeleriyle uygulamaya koyacak öğretmenlerimiz, aldıkları bilgi donanımıyla alanlarında ülke genelinde ışık olarak geleceğin aydınlık düşüncelerine yol vereceklerdir.

Tarih 01.07.2010. Yer Abant İzzet Baysal Üniversitesi Kapalı Yüzme Havuzu yanında 1500 m2′si kapalı 7000 m2 alanda anaokulu temel atma törenindeyiz.

Bolulu deyimiyle, püfür püfür esintili bir havada böylesi bir güzelliğin temel atma töreninde olmak büyük mutluluk veriyor diye başlıyor sözlerine Bolu Bağışçılar Vakfı Başkanı Sn. Şerafettin Erbayram.

-Bolu Bağışçılar Vakfı dört yıl önce kuruluş çalışmalarına başladı, iki yıl önce de resmen kuruldu.

-Bolu Vakıf konusunda tecrübeli. Bu konuda İzzet Baysal Vakfı yolumuzu aydınlatıyor.

-Bu vakıf küçük büyük bağış sistemini olgunlaştırıp hayata geçirilmesi için kurulan bir vakıf. Bolu’nun daha güzel bir Bolu olması için bireysel düşünceden kollektif bir yapıya geçişi sağlamak amacımızdır. 3.sektör vakfından bu konuda yararlandık. Yol haritasının çiziminde yardımcı oldular.

-Şuana kadar şartlı şartsız burs sistemiyle öğrencilere burs verilmektedir. Üniversite toplulukları aktivitelerine katılıyor, onlardan gelen ciddi projelere destek sağlıyoruz.

-Bu arada okul öncesi programı projesi geldi. Uzun soluklu bir işe başlandı. Bu güzellik yirmi yıl sonrasının işaret fişeği gibi. Burada okul öncesi eğitimi için Araştırma Geliştirme Merkezi oluşturulacak. Burası ana, baba, çocuklar için laboratuvar konumunda olacak. Bu bina 1.7 milyon TL’ye malolacak.

Bu arada bir başka işimiz daha var. Başladık devam ediyoruz. Toplum Ruh Sağlığı Merkezi onarım ve tadilat işi. Toplumun ruh sağlığına yapılan bu hizmet için çok büyük destek ve katkılar aldık.

Doğu Marmara Kalkınma Ajansıyla bir araya gelip daha büyük projeler yapmalıyız dedi.

Temel atma töreninde, protokolün dışında Amerikadan gelen konuklar da vardı. Projeye önemli katkı sağlayan Haldun Taşman ve muhterem anneleri de bu mutlu günde Bolulu hemşehrilerinin yanlarındaydılar.

Protokol konuşmalarında projenin teknik ve mali konumu hakkında bilgilendirme yapan Sn. Uğur Tunçok, bu ve benzer projelerde küçük bağışlarla büyük işler yapılacağına işaret ederek, insanları dayanışmaya davet etti.

Sırasıyla konuşmalar yapıldı. Haldun Taşman’ın konuşmasından sonra (Onun konuşmasını ayrıca yazacağım) sırasıyla

Milli Eğitim Müdürümüz Sn. Recep Sezer.

-Bugün çocuklar kadar şen ve mutluyuz. Çocuklarımızı iyi yetiştirirsek, dünyayı avuçlarının içine alacaklarına inanıyorum.

-Fiziki yapıda tüm yatırımlarıyla noksanımızı tamamlayan İzzet Baysal’ı rahmetle anarken, kurduğu vakfın başkan ve üyelerine teşekkür ederim. 2000 civarında okul öncesinde okuyan çocuk var.

Bunlardan beş yaş grubunda %83′ü, dört yaş grubunda %22′si, üç yaş grubunda ise %5′ini okutabilecek okullaşmaya sahibiz.

-Çocuklar bizim en önemli sermayemizdir. Bu eser ülkemize örnek olacak.

AİBÜ Rektörü Prof.Dr. Sn. Hayri Coşkun.

-Bugün Üniversitemize yeni bir eser kazandırmanın mutluluğu var. Haldun Taşman ve ailesine hoşgeldiniz diyor, katkıları nedeniyle teşekkür ediyorum.

-Okul öncesi eğitim- çocuğun gelişiminde önemlidir. Erken eğitim insan gelişiminin önemli başlangıcıdır.

-Bu okulda yeni metodlar uygulanacak. Bu konuda zincirin tek bir halkasının bile kırılmasına müsaade etmemeliyiz.

İzzet Baysal Vakfı Başkanı Sn. Ahmet Baysal.

Ben bu konuşmaya neden davet edildim bilemiyorum. Ama bir maksat için çağrıldığımı tahmin ediyorum.

-İzzet Baba herkes kendi hayrını kendi yapsın düşüncesiyle kendi vakfını kurdu ve bağış istemedi. O bu konudaki katkıyı Bolulular’dan bekliyor. Bağışçılar Vakfı’nın bu başlangıcı böyle bırakılamaz, bırakamazsınız.

Belediye Başkanı Sn. Alaaddin Yılmaz

-Kendimi Türkiye’nin en mutlu ve en rahat Belediye Başkanı olarak görüyorum. Doğası güzel, insanları güzel ve İzzet Baysal’ı ve Baysallar gibi hayırsever insanları var.

-Böyle bir yerde bir vakıf daha kuruluyor, Bağışçılar Vakfı. Benim görevim böylesi güzellikler içinde halkıma hizmet etmek oluyor. (Törende bulunan öğretmen okulundan Matematik öğretmenine teşekkür ediyor.)

Vali Sn. İbrahim Özçimen.

-Bu güzellikte lokomotif görevi üstlenen Haldun Taşman beye teşekkür ederim.

-Bizim tarihimizde bu topraklarda yaşayan insanların dünyaya vakıf felsefesini öğreten insanlarla dolu olduğunu yazar.

-Ben Denizli’nin Çivril İlçesindenim. Buranın insanları gündüz eğitim almış, kalan zamanlarda keçi almış, tavuk alıp alıp satmış.

Şimdi İstanbul’da Çivrilli Kuyumcular ağırlıkta. Hepsi de hayırsever insanlardır. Devletin yanında onlar da doğdukları yere sahip çıkmaktalar. Millet, devlet el elenin en güzel örnekleri verilmekte.

-Bağışçılar Vakfı bir işaret fişeğini de üniversitede atmış, verdikçe daha mutlu olunuyor. Hayırlı olsun.

 Damlaya damlaya göl olur sözünü gerçeğe dönüştürmenin güzelliği yaşanıyordu Anaokulunun temel atma töreninde. Bağışçılar Vakfı’na yaptığı katkı ve verdiği cesaretle tanıdığımız Sn. Haldun Taşman, Amerika’dan gelmişti temel atma törenine. Sözün eyleme dönüştüğünü görmenin mutluluğu vardı yüzünde. Şunları söyledi temel atma töreninde Sn. Taşman: -Benim sadece 12 yılım Bolu’da geçti. Annemin ve merhum babamın yetişmemizdeki katkıları çok büyüktür. Huzurunuzda annem Zehra Taşman’a üstün annelik vizyonu ve emekleri için şükranlarımı sunuyorum. -Sizlerle paylaşmak istediğim 7 husus var. “1- ABD’de yerleşik Türklere hizmet veren “Türk Filantropi Vakfı” Yönetim Kurulu Başkanı olarak çok kişi Filantropi’nin anlamını soruyordu. Filantropi: “İnsan sevgisi”dir. Geniş anlamda; bireylerin, şirketlerin, vakıfların topluma katkısı demek. Türkçede en yakın eş kelimesi “Hayırseverliktir.” Vermek yalnızca parayla olmaz. Gönüllülük esası ve zamanı gönüllü olarak vermek de çok kıymetlidir. 2- Değişen dünyada filantropi de değişmekte. Yeni bağış sistemleri yeni bağışçılar var. Bağış arayanlar çoğalırken, rekabet yüzünden güçlü vakıf ve dernekler büyürken, zayıflar yok olma durumuna düşüyorlar. Bağışçılar da artık güven veren, hayallerini gerçekleştirebilecekleri kurumlara yöneliyorlar. 3- Elinde en çok imkan ve kaynakları olanların sosyal sorumlulukları da o derecede büyüyor. 4- “Yaşarken Ver” prensibi. Çoğu insan öldükten sonra öbür dünyaya getiremediği mallarla hayır yapmayı düşünebilir. Günümüzde bazı insanlar da aklı ve enerjisi yerindeyken hayır yapma yolunu seçiyor. Eşim Nihal Hanımın önerisi ile ben de bu ikinci yolu seçtim. Bu yüzden hayatımın en zevkli ve mutlu devresini yaşıyorum. Böylece uzun yılların çabası sonucunda elde ettiğim kıymetleri toplum yararına değerlendirmek vazife ve onuru gene bana düşüyor. 10 yıldır bu sektörün içindeyim. 5- “Ne ekersen, onu biçersin.” Hayır yapanların şu veya bu şekilde maddi manevi kazancı olduğu unutulmamalı. 6- Akıllı bağışçılar sosyal yatırım düşüncesiyle “Çok sayıda insanın yararlanacağı projelere ve bu projeleri hayata geçiren kurumlara kaynak aktarıyorlar.” Projelerin bir parçası oluyorlar. Hesap soruyor, şeffaflık istiyor, süreklilik arzuluyor. Netice peşinde koşuyorlar. İş dünyasındaki disiplini, prensipleri vakıflarda arıyorlar. 7- Filantropi insanlarının, kurumları birleştirerek ortak çalışmayı sağlama gücü vardır. Bugün bizleri de bir araya getiren güç bu güçtür.” Bu vesileyle bu şahane projeye destek veren, verecek olan herkese, bilhassa Ahmet Baysal ağabeyime, Şerafettin Erbayram, Uğur Tunçok ve Bağışçılar Vakfı Mütevelli üyeleri ve yönetimine teşekkür ediyor, başarılar diliyorum. Yolumuz açık olsun diyerek konuşmasını sonlandırdı. Fotoğrafın kareleri güzelliklerle doldukça, şüphe ve kaygıların zaman içinde eriyeceğine inanıyorum. Çünkü zamanın her şeyin ilacı olduğunu düşünüyorum.

1. Eger bizi kahve makinasinin basinda ya da sigara molasinda yakalarsaniz muhakkak hastalıklarınızla ilgili bir soru sorun. Bizim dünyada zevk aldığımız tek şey tıptır ve molayi sizin sorularinizi yanitlamak için verdik.

2. Evdeki ilaçlarınız iyi gelmiyorsa hemen bizi telefonla arayin. Telefondan teşhis koymak gibi müthiş bir yeteneğimiz vardır.

3. Ayaküstü, merdiven aralığında, kapı arkasında veya asansörde karşılaştığınızda hemen oranızın buranızın ağrıdığını anlatmaya başlayın, biz her an sizi düşünürüz ve zaten asansöre de hastalarla karşılaşabilmek için bineriz.

4. Gazetede okuduğunuz asparagas tıp haberleri hakkında doktorları her fırsatta sıkıştırınız, çünkü gazeteciler her zaman tıp konularını doktorlardan daha iyi bilirler, güncel takip ederler ve her yazdıkları doğrudur. Böylece doktorun bilgisizliğini ve açıklarını yüzüne vurma fırsatını yakalamış olursunuz.

5. Doktorlar sinirsiz insanlardır, hatta insan değil robotturlar, yorulmaz, uyumaz, tatil yapmaz ve sinirlenmezler. İstediğiniz kadar, hatta sonsuza kadar soru sorabilirsiniz, hatta sorduğunuz soruların cevaplarını dinlemek bile zorunda değilsinizdir, doktor önceki soruya cevap vermekteyken, yeni soru sorabilirsiniz, doktor buna hiç alınmaz. ÜSTELİK, doktora sorduğunuz ve cevabını aldığınız konuda doktorun dediklerini uygulamak zorunda bile değilsiniz, ama iyileşmediğinizde doktorun dediklerini uygulamadığınız halde doktora HESAP SORMA hakkınız vardır.

6. Bize kolay kolay teşekkür etmeyin. Nasıl olsa para veriyorsunuz ve köle satın alıyorsunuz.

7. Doktor olurken nasıl olsa HİPOKRAT YEMİNİ ettik ya, doktorları kızdırsanız bile onlar size sonsuza kadar köle gibi hizmet etmeye mecburdurlar. Hakaret edebilirsiniz, üstüne yürüyebilirsiniz, şikayet edebilirsiniz, sağda solda aleyhinde konuşabilirsiniz, ama işiniz düştüğünde hiç utanmadan yine kendinizi ellerine teslim edebilirsiniz, ne de olsa hipokrat yemini etmişlerdir.

8. Doktorlara danışmadan kendi kendinize her türlü tedaviyi yapabilirsiniz, hastalığınız daha da kötüye gittiğinde doktor sizi her durumda kurtarır, sorun değil.

9. İlacın acı olduğundan veya iğnenin yaktığından dolayı doktora kızmakta serbestsiniz, çünkü sizi doktor hasta etmiştir ve ilacın tadını doktor ayarlamıştır.

10. Verilen ilaç \”kanser yapar mı?\” diye sorunuz. Çünkü allahın cezası doktor sizi kasıtlı olarak kanser etmeye çalışmaktadır. Hamileyseniz verdiğiniz ilacın çocukta bir sakatlık yapıp yapmayacağını doktora sorun, çünkü doktor sizin sakat bir çocuk doğurmanızı istemektedir.

11. Doktorlar tüm dünya tıbbını bilirler, cildinizdeki kaşıntıyı beyin cerrahına rahatça danışabilirsiniz. Sadece karşılaşmış olmanız yeterlidir, uzmanlık alanı diye bir kavram tamamen palavradır.

12. Doktorun evine telefon ederek, doktor evde yokken eşine hastalığınızla ilgili soru sorabilirsiniz, mutlaka bilecektir, doktor eşidir ya, bilir.

ORTAK AKILDAN DOĞAN BAĞIŞÇILAR VAKFI

 
Nilgün Özerdoğan - Nilgun.Ozerdogan@denizbank.com-BOLU Express Gazetesi


   Bolu, Ankara İstanbul arasında kalmış, belki de bu yüzden çok gelişememiş, ancak doğal güzellikleriyle insanları büyüleyen bir il. Gelenekleri, görenekleri, tarihi zenginlikleri, muhteşem güzellikteki gölleri, tabloları kıskandıran yaylaları olmasına rağmen turizmde hakettiği yeri alamamış. Bolu’nun gelişmesi ve zenginleşmesi için zaman zaman da “Turizm mi, Sanayi mi?” öncelikli olmalı diye tartışmalar da oluyor. Ne yazık ki Bolu bu kadar zenginliğine rağmen hakettiği yerde değil.

   İzzet Baysal Babamızın yaptığı eğitim ve sağlık tesislerini çıkarın, inanın geriye hiçbir şey kalmaz. Bolu bir köy olur. Üniversite tatile giriyor da Bolu’da hayat duruyor. Eğitim ve sağlık alanında, İzzet Baysal Babamız sayesinde Bolu halkı olarak hepimiz Türkiye standartlarının üzerinde hizmet alıyoruz. Bunun belki içinde yaşayan insanlar olarak farkında değiliz, ama Bolu’nun dışında Devlet Hastanelerine gittiğiniz zaman aradaki farkı hemen görüyorsunuz.

   Bolu’nun bana göre diğer İllere göre farklı bir zenginliği daha var ki, o da bağrından yetişen Bolu’lu evlatları. İzzet Baysal Babamız İstanbul’da çalışmış, kazanmış ve tüm varlığını vakıf kurarak Bolu’lulara armağan etmiş. Elginkan Vakfı deseniz kurucuları Bolu’lu değil, ama Bolu aşığı Necla Baltacıoğlu sayesinde,Türkiye’de pek çok şehir varken, ışık yuvalarından birini Bolu’ya yapmış.

   Şimdi İzzet Baysal Vakfına bir kardeş daha geldi. 2008 yılında, yine Bolu’nun bağrından yetişmiş Haldun Taşman’ın önderliğinde, Bolu’nun seçkin, varlıklı ve müteşebbis 32 işadamının katılımıyla Bolu Bağışçılar Vakfı kuruldu. Haldun Taşman, Bolu’nun köklü Taşman ailesinden geliyor ve uzun yıllar Amerika’da yaşamış, orada para kazanmış ve memleketini unutmayarak Bolu’ya gelecekte büyük katkıları olacağına inandığım Bolu Bağışçılar Vakfının kurulmasına vesile olmuş.

   Bağışcılar Vakfının kurucu üyelerinin büyük çoğunluğu da, Bolu’nun yetiştirdiği, hepsi birbirinden değerli Bolu’lu işadamları. Bu 32 kişiyi de Bolu’nun iş yaşamından çıkarın, herhalde geriye işyeri diyebileceğimiz pek bir şey kalmaz. Bir de bu kişilerin çalıştırdığı kişileri düşündüğünüzde binlerce Bolu’lunun sayelerinde evlerine ekmek götürdüğünü görürsünüz. Şimdi Bolu’dan yetişen bu güzide insanlar, ortak akıllarıyla bir araya gelerek Bolu için, “Bolu Sevdalılarına Çağrı” diyerek, “Yaşam Kalitesi Yükselmiş Daha Güzel bir Bolu için El Ele Verelim” sloganı ile ceplerinden de yedişerbin TL. vererek bu vakfı meydana getirmişler.

   Ayrıca bu vakfın kurucu üyelerinin başında da yine Ahmet Baysal Amcamız var. Başta Ahmet Baysal Amcamız olmak üzere diğer kurucu üyeler ise, Haldun Taşman’ın öncülüğünde, M Şerafettin Erbayram, Uğur Tunçok, Sabahattin Eratalar, Alaattin Eratalar, Nadir Garipoğlu, Turgut Kalaycıoğlu, Emin Semercioğlu, Ercan Gülen, A.Süreyya Astarcı, Erdal Yıldırım, Şura Öztuncay, Mehmet Tibet Kınacı, Kemal Özkan, Ahmet Kahraman, Ahmet Özmen, Ahmet Gümüş, A.Şerafettin Yamaner, Mustafa Ericek, Necip Çarıkçı, Kamil Erbayram, Adnan Pulatlı, Ahmet Akdağ, Halit Yıldız, Mine Tunçok, M.Tanju Çizmecioğlu, Fahrettin Ergin, Ziya Akman, Hüseyin Tekin, Yurdaer Kalaycı ve Yılmaz Becikoğlu.

   Gördüğünüz gibi, her birisi kendi alanının en başarılı ve önde gelen kişileri. Hatta çoğu Türkiye’nin de sayılı kuruluşlarını kuran ve işleten kişiler. Herbirinin Bolu’ya olan katkıları tartışılamaz. Buna rağmen bazıları, vakıf hakkında bilmeden, öğrenmeden, anlamadan, dinlemeden ileri geri konuşuyor. Hani derler ya “Ağzı olan konuşuyor.” diye. Bu da aynı hesap. Bolu’muz için çalışan bu insanların şevkini kırmak, morallerini bozmak niye? Kime ne faydası var?Ellerini taşın altına koyarak çalışan bu insanların isimleri gelecekte Bolu’nun tarihine altın harflerle kazınacak, hiç şüpheniz olmasın. Bu eserlerden yararlanan insanlar, nasıl bugün İzzet Babamızı dilimizden düşürmüyorsak, onları da yarın daima hayır duaları ile anacaklar.

   Bolu’nun bu seçkin evlatları, Türkiye’de de bir ilk olan sosyal yatırım vakfını, “Kendi Hayalimize Değil, Toplumun Hayaline Erişmeye Çalışalım.” diyerek ortak akılla, şimdilik başlangıç olarak üç adet projeye imza atıyorlar. Bu projelerden birincisi okul öncesi eğitim, ikincisi yemeklik atık yağlar ve üçüncü olarak da toplum ruh sağlığı merkezi projeleri. Şu anda bu projelere başlanmış durumda ve bu projeler hayata geçtiğinde Bolu’nun yaşamı değişecek ve vakfın projeleri meyvelerini vermeye başlayınca eleştiride bulunanlar bu sözlerinden mahcup olacaklar. Vakfın ileride başka projeleri de olacak tabi.

   Şimdi, 01 Temmuz 2010 tarihinde, 1.700.000,-TL’ye mal olacak Abant İzzet Baysal Üniversitesi Bolu Bağışçılar Vakfı Okul Öncesi Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi Binasının Gököy Kampüsü Yüzme Havuzu yanındaki alanda temel atma töreni yapılacak. Vakıf, bu maliyetin bir bölümü Amerika’da yaşayan Türk İş Adamları’nın kurdukları Türk Yardımseverlik Vakfı tarafından, geri kalanı da yut dışından, yurt içinden ve üyelerimizden toplanacak bağışlarla karşılanacağını belirtiyor. Şimdiden hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.

Bolu Bağışçılar Vakfı, okul öncesi eğitimin önemini kavramış ve Bolu gençlerinin gelecekteki eğitimlerine zemin olması bakımından destekleme kararı almış. Bunun için de çok güzel bir broşür hazırlamışlar ve okul öncesi eğitim çocuğa ne kazandırır, siz çocuğunuzun eğitimine ne kadar önem veriyorsunuz ve okul öncesi eğitim nedir, gibi sorulara cevap hazırlamışlar.

   Bu broşürde, okul öncesi eğitimin çocuğa neler kazandıracağını şöyle sıralamışlar:

   1. Kendine saygı ve güven duyması sağlanır.

   2. Çocukta sevgi, saygı, işbirliği, sorumluluk, höşgörü, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma davranışları geliştirilir.

   3. Çocuğun kendisine ve başkalarına olan duygularını fark etmesi desteklenir.

   4. Çocukların hayal güçlari, yaratıcı ve eleştiren düşünme becerileri, iletişim kurma ve kendini anlatabilme davranışları gelişir.

   5. Çocukların bağımsız davranışlar geliştirmesi desteklenerek kendini tanımasına, yapabileceklerini fark etmesine ve kendini geliştirmesine olanak sağlanır.

   6. Çocukların oyunla öğrenmeleri sağlanır.

   7. Çocuk kendi hakkını korumayı öğrenirken, paylaşmayı ve başkalarının özgürlüğünü zedelememeyi de öğrenir.

   Araştırmalara göre insan kişiliğinin %70’i, 0-72 ay arasında tamamlanıyormuş ve yeterince oyun oynamayan ve çok az ilgi gösterilen çocuklarda normal beyinden %20 ile %30 arasında daha küçük beyin gelişmesi görülüyormuş. Uzmanlar, “Çocuk bir kameraya benzer yedi yaşına kadar ne kaydederseniz onu izlersiniz” diyorlar. Yani okul öncesi dönem bir nevi yaşamın da temelini oluşturuyor. Yine uzmanlara göre, insandaki potansiyelin en üst sınırlarına kadar geliştirilebilmesi, ancak çocuğa çok erken sağlanacak eğitim imkanları ile mümkün olabilir.

   Bilimsel çalışmalara göre de, beyin doğum sırasında en az gelişmiş bir organ olmasına rağmen, bir bebeğin beyni doğumdan üç yaşına kadar olan süre içinde ağırlık olarak iki katına çıkıyormuş ve beyin büyümesinin %90’ını doğumdan beş yaşına kadar olan süre içinde gerçekleştiriyormuş.

   Toplum olarak kalkınmak, ancak sağlıklı düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, sorumluluk sahibi olmak gibi birçok olumlu özelliklere sahip bireylerin yetişmesi ile mümkün olabilir. Koskoca Osmanlı imparatorluğu neden çöktü sanıyorsunuz. Matbaanın gelişini 200 yıl geciktiren, cahil, dini taassub altında sorgulamayan, araştırmayan, Avrupa’daki aydınlanma hareketini kavrayamamış, endüstri devriminden habersiz, çalışmayan ve üretmeyen Dünya’dan habersiz kafalar yüzünden.

   Bolu Bağışçılar Vakfı tarafından yapılacak 2500 M2 ‘lik kapalı alana sahip okul öncesi eğitim uygulama ve araştırma merkezinden yetişecek süper çocuklar, yarın Ülkenin yıldızı olmazlar mı? İçlerinden kimbilir ne sanatçılar, ne devlet adamları, ne işadamları yetişecek? Ülkemizin sonsuza kadar esenlik içinde yaşayabilmesi için bilgili, çalışkan, üretken, yeni buluşlar yapan nesillere ihtiyacı var. En büyük ve en değerli yatırım eğitimdir. Bugüne kadar ihmal edilen okul öncesi eğitiminin öemini kavrayan ve Bolu’ya bu alanda hizmeti amaçlayan bu büyük yatırım kararlarından dolayı vakfın yöneticilerini kutluyorum.

   Bolu’nun gülen yüzlü çocuklarını yaratmak amacıyla bu projeyi hayata geçirmek için geçen hafta Perşembe günü, 01 Temmuz 2010 tarihinde, Üniversitenin Gölköy Kampüsü Yüzme Havuzu yanında temelleri atıldı. Temek atma törenine ben de katıldım. Emeği geçen herkese, başta Bolu Bağışçılar Vakfı yöneticileri olmak üzere Bolu adına sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

   Yapılanlar o kadar güzel ki, tek bir yazıya sığdıramıyorum.