Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Güncel" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

AKM artık protestolara ‘seyirci’

İki yılı aşkın süredir kapalı olan AKM temsillere ‘sahne’ olmaktan çıkıp protestolara ‘seyirci’ olmaya başladı. AKM, önceki gün Kültür Sanat-Sen öncülüğünde suç duyurusunda bulunan STK’lerin ardından dün de İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın basın toplantısına tanıklık etti.

İstanbul’un ‘sanat mabedi’ Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM), yenilenmek üzere kapatılmasının üzerinden iki yılı aşkın bir süre geçti ve AKM artık temsillere ‘sahne’ olmaktan çıkıp, kapısının önündeki açıklamalara, protestolara ‘seyirci’ olmaya başladı.

Önceki gün Kültür, Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası’nın (Kültür Sanat-Sen) öncülüğünde bir araya gelen sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları temsilcilerinin, AKM’nin onarımında ihmali ve kusuru olanlar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunacağını açıklamasının ardından, dün İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ilk kez AKM ile ilgili bir basın toplantısı düzenledi.

Ajans’ın Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, şimdiye kadar yaşanan gelişmeleri uzaktan izlemeyi tercih ettiklerini ancak önceki gün yaşanan gelişmeden sonra bir açıklama yapmak ve gelinen son noktayı kamuoyuyla paylaşmak istediklerini belirtti.

Basın açıklamasına “Bunu ister meydanda bir açıklama, ister bir meydan okuma olarak kabul edin” diyen Avdagiç, 2008’den bu yana İstanbul 2010 AKB Ajansı’nın AKM ile ilgili yaptıklarını özetledi. AKM’nin yenilenmesinin Ajans tarafından sadece bir tadilat projesi olarak görülmediği söylenen açıklamada, oluşturulan öncü projenin Kültür Sanat-Sen’in Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açtığı dava sonucu İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nce durdurulduğu, bu nedenle ajansın, AKM’nin onarımıyla ilgili başlattığı her türlü çalışmayı durdurmak zorunda bırakıldığı belirtildi.

Açıklamada durdurma kararı sonrasında Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Devlet Opera Balesi Genel Müdürü, yürütmeyi durdurma kararı aldıran Kültür Sanat-Sen, ilgili meslek örgütleri temsilcileri, projeyi hazırlayan mimari büro temsilcileri ile bir araya gelen Ajans’ın, projeyi revize ettiği ancak Kültür Sanat-Sen’in, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nde devam eden projenin iptali istemiyle açtığı davayı geri çekmemesi nedeniyle Koruma Kurulu’nun yeni projeyi değerlendirmeye almadığı da vurgulandı.

AKM projesini hayata geçiremedikleri için çok üzgün olduklarını söyleyen Avdagiç, AKM’nin kapalı kalmasından şikâyet edenlerin, gerçekte kapalı kalmasına neden olanlar olduğunu söylerken, “Bize bu işi yaptırmayanları kamuoyuna şikâyet ediyoruz” dedi.

Avdagiç, AKM’yi geleceğe taşıyacak uygulama modeli oluşturulması durumunda, ajansın gereken katkıyı vermeye hazır olduğunu da belirtti.

TTB Genel Sekreteri Feride Aksu Tanık, uzun yıllardır tam gün çalışmayı savunduklarını belirterek, ancak şimdiki Tam Gün Yasası’nın “gerçek bir tam gün yasası olmadığını”, aksine hekimlerin emeğini ucuzlatmaya dönük uygulama olduğunu söyledi.

Türk Tabipler Birliği Genel Sekreteri Feride Aksu Tanık, Tam Gün Yasası’yla ilgili soruları yanıtladı. Tanık, Anayasa Mahkemesi’nin 16 Temmuz’da verdiği kararda sadece farklı kurumlarda çalışmayla ilgili kararı iptal etmediğini, iptal edilen maddeye ilişkin verdiği kararın sonuçsuz kalmaması için yürürlüğü de durdurduğunu ifade etti.

TBB Genel Sekreteri Tanık, Sağlık Bakanlığı’nın “Hekimler kamu dışında çalışmaya devam ederlerse memuriyetten çıkarma dahil her türlü ceza verilecek” açıklamasına “Biz hem Anayasa Mahkemesi’nin hukuki dayanaklarına sığınarak Sağlık Bakanlığı’nı Anayasa’ya ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymaya çağırdık” dedi.
 

“Danıştay kararı AYM yorumumuzun doğruluğunu ortaya  çıkardı”

Tanık, çağrılarının yanıtsız kalması ve Sağlık Bakanlığı’nın bu yöndeki açıklamaları üzerine bakanlık işlerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali için Danıştay’a başvurduklarını belirterek, Danıştay’ın da yürütmeyi durdurma kararı aldığını anımsattı. TTB Genel Sekreteri Tanık şöyle dedi:

“Hekimler 30 Temmuz’dan sonra da kamudaki mesailerini tamamladıktan sonra başka yerde de görev yapabilecek. Danıştay’ın kararı da Anayasa Mahkemesi’nin kararına ilişkin bizim yorumumuzun doğru yönde olduğunu işaret etmiş oldu. Önemli olan Türk Tabipleri Birliği olarak hekimlerin tek işte, tehdit edilmeden, zorlanmadan, teşvik edilerek çalışmalarıdır. Bu çalışmanın güvenceli bir çalışma olmasını, emekliliğe yansıyan temel ücretin nitelikli ve yeterli hale getirilmesini, şiddetten arındırılmış bir ortamda çalışmayı, hedef gösterilmemeyi insanca yaşayacakları bir temel ücret almalarını savunuyoruz.”
 

“Hiç kimse akşam 17.00′ya yorulup ikinci işte çalışmak istemez”

Tanık, bu koşullardaki bir çalışmada hekimlerin gönüllü olarak tam gün çalışacaklarını kaydederek, “Hiç kimse akşam 17.00′ye kadar bir hastanede çalışıp, yorulup ondan sonra da çocuklarının okul taksidini ödeyebilmek için başka kurumda çalışmayı tercih etmez” dedi.

TTB Genel Sekreteri Tanık, uzun yıllardır tam gün çalışmayı savunduklarını belirterek, Tam Gün Yasası’nın Meclis’te görüşmeleri sürerken, bu yasanın “gerçek bir tam gün yasası olmadığını”, aksine hekimlerin emeğini ucuzlatmaya dönük uygulama olduğunu söylediklerini belirtti. Tanık, TTB’nin tam gün yasa önerisini hem bakanlığa hem hükümete hem de parlamentoda grubu olan partilere ilettiklerinin dile getirdi. Tanık, “TTB’nin sadece muhalif olduğu, öneri getirmediği” eleştirilerinin doğru olmadığını belirterek, yasa önerileri bulunduğunu bildirdi. Tanık, güvenceli çalışma, emekliliğe yansıyan temel ücretin nitelikli ve yeterli hale getirilmesi, şiddetten arındırılmış bir ortamda çalışma, hedef gösterilmeme ve insanca yaşamayı sağlayacak bir temel ücret almalarını getirecek ilkeler üzerinden temel hesaplamalar yaptıklarını kaydetti. Tanık bu hesaplamalara göre emekli bir hekimin aldığı 3 bin TL aylığın yeterli olmadığını sözlerine ekledi.

Unut gitsin ey halkım…

22 Temmuz 2010 Perşembe

 

NE çok yürekli insanlar, ne çok adam gibi adamlar, ne çok yiğitler yok oldu senin için…
Sağdan ya da soldan, o yandan ya da bu yandan, hiç fark etmez…
Ne çoğunu kovaladılar…
Ne çoğunu çürüttüler hapishanelerde…
Ne çoğunu vurdular…
Ne çoğunu astılar…

Tümü senin uğruna…
Senin için…
Senin yüzünden ey halkım…
Peşine takılıp gittiğin basiretsizlikler, gafletler, ihanetler senin oyların ile her iktidar olduklarında ve sonuçta senin canın yandığında…
Yürekli insanlar yollara düştüler…
Seslerini yükselttiler…
Didindiler…
Direndiler…
Savaştılar…

Ve sen yıkımlara oy verip de dertler açarken Türkiye’nin başına… Onlar senin adına, senin için koşuştular.
Dillerinden sen düşmedin…
Yüreklerinde senin sevgin vardı…
Senin geleceğini dert edinmiş, senin yoksulluğunu yoksullukları, acılarını acıları saymışlardı…
Ve senin uğruna yok oldular…
Gençler bir şafak vakti “özgürlük” diye son kez bağırıp asıldılar… Yazarlar “Unutma bizi ey halkım” notu düşüp de tarihe, vuruldular…
Hep böyle oldu, düşünüyorum da…
İşte bak; profesörler kendilerini asıyorlar ranza demirlerine…
Yiğitler şakaklarına birer kurşun sıkıyorlar…
Yaşamları hapishanelerde çürüyor senin için sesini yükseltenlerin…
Bak yine; bir yok ediş sürüp gidiyor, bir infaz, bir kıyım…
Senin için…
Sen ise…
Unut gitsin ey halkım…

‘Anayasa referandumu kadar önemli’

“Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum” diyen Fazıl Say “Belki biraz sert söyledim ama bunu tüm Türkiye damardan tartışmalıydı. Bu Anayasa referandumu gibi bir şey bence” dedi.

Fazıl Say, arabesk polemiği hakkında ilk kez NTV’ye konuştu. Say, aldığı büyük tepkiye karşın sözlerinin arkasında.

NTV’ye konuşan Say, “Evet sert ve küfürlü bir başlangıç yaptım ama bunu bilinçli yaptım. Çünkü bu tartışma hep vardı ama hep yüzeysel olarak kaldı. Bu benimle 3-5 elitistin tartışıp hiçbir yere varamadığı bir şey olmamalıydı. Bunu 70 milyon kişi damardan tartışmalıdır. Türkiye kültür olarak yozlaşmayı kabul ediyor mu etmiyor mu? Bu Anayasa refrandumu gibi bir şey bence” ifadelerini kullandı.
         

Çıkışın nedeni


“Bu ülkede, gelişmenin önünde engeller, kötü eğitim sistemi, terör, ötekileştirme nedeniyle herkes bunalmış durumda”
diyen Say, “Bu durum insanların ruh haline de yansıyor. Bu nedenle benimki gibi sinirli çıkışlar oluyor. Belki 20 yıl sonra ‘keşke sinirli bir şey yapmasaydım’ diyeceğim. ‘Benimki de bir başkaldırıydı’ diyeceğim. Belki de 20 yıl sonra her şeyi zaten kaybetmiş oacağız; belki de tersi” şeklinde konuştu.


“Önemsiz bir tartışma değil”

“Sonucunu bilmediğim bir konudur, önemsiz bir tartışma değildir” ifadesini kullanan Say, “Dinlediğimiz müzik, yarattığımız sanat, sanatla, kültürle olan alışverişimiz ve bunun yaşam tarzına yansıması Türkiye’de benim istediğim düzeyde değil. Belki benim istediğim, biraz fazla yukarıda; eğitimimden dolayı. Ama fark etmez, herkes için böyle olmasını arzu ederdim” diye konuştu.

Çukurca'dan kara haber: 6 şehit

 
 
Terör örgütü PKK üyeleri ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada, ilk belirlemeye göre 6 asker şehit oldu.

 

 

 

Hakkari’nin Çukurca İlçesi kırsalında askeri birliğe sızmak isteyen teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada 6 asker şehit oldu, 17 asker de yaralandı. Terör örgütü PKK üyeleri, Kayseri’den gelen birliğin bulunduğu Kavuşak köyü Hantepe mevkisinde konuşlu askeri birliğe saldırdı.

Çukurca İlçesi’ne 30 kilometre uzaklıktaki Hantepe’de konuşlu Kayseri Komando Tugay Komutanlığı’na bağlı askeri birliğe sızmaya çalışan PKK’lı teröristler, saat 01.30 sıralarında iki ayrı noktadan uzun namlulu silahlar ve roketatarlarla saldırıya geçti.

Askerlerin anında karşılık vermesi ve bölgeye sevk edilen takviye birliklerin gelmesiyle çatışma aralıklarla sabah saatlerine kadar sürdü. Teröristlerin açtığı ilk ateşle henüz kimlikleri açıklanmayan 6 asker şehit oldu, 17 asker de yaralandı. Yaralılar helikopterle Hakkari Asker Hastanesi’ne getirilerek tedaviye alındı.

Çatışmaların sabah saatlerine kadar sürdüğü belirtilirken bölgeye çok sayıda takviye birlik gönderildi.

2009′da 6 asker şehit olmuş, 8 asker de yaralanmıştı

Hantepe’de, 28 Mayıs 2009 tarihinde de operasyona giden askerlerin geciş güzergahına bırakılan mayının patlatılması sonucu yine 6 asker şehit olurken, 8 asker de yaralanmıştı.

                                                      BASIN AÇIKLAMASI

SAĞLIK BAKANI DR. RECEP AKDAĞ, ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARINI ISRARLA YANLIŞ YORUMLAMAKTAN VAZGEÇMELİ VE SONUCU KABULLENMELİDİR!

Anayasa Mahkemesi, “Tam Gün Yasası”yla ilgili kararını 16 Temmuz 2010 günü verdi.

Anayasa Mahkemesi;

Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşlarında çalışan hekimler, özelde çalışan hekimler ve tıp fakültelerinde öğretim üyeleri yönünden 1219 sayılı Yasa’nın 12. Maddesi’ne konulan başka sağlık kuruluşlarında çalışma yasağını iptal etti. Kararın gerekçesi yayınlanıncaya kadar bu maddenin 30 Temmuz 2010 tarihinde yürürlüğe girmesi halinde giderilmesi güç zararlar doğuracağı için de maddenin yürürlüğünü durdurdu.

Öncelikle belirtmek isteriz ki;

Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra,

Üniversitede olsun Sağlık Bakanlığı’nda olsun kamuda çalışan hiçbir hekim muayenehanesini kapatmaya, işyeri hekimliğini bırakmaya veya ikinci görevinden ayrılmaya zorlanamaz.

Durum böyle iken “Tam Gün Yasası”yla ilgili bütün iddiaları Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla geçersiz hale gelmiş olan Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın, Mahkeme kararını ısrarla yanlış yorumladığı ve kamuoyunu yanlış bilgilendirdiği görülmektedir.

Gerek Sn. Bakan tarafından medyada, gerekse Sağlık Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nin 16.07.2010 günlü  “Tam Gün Kanunu ile İlgili Basın Açıklaması”nda;  “Anayasa Mahkemesinin kararına ve kanuna göre öğretim üyeleri dışında kamuda çalışan tüm doktorların muayenehane açması veya özel sağlık kuruluşlarında çalışması mümkün bulunmamaktadı r. Bu uygulama 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren başlayacaktır” ifadesi altı çizilerek vurgulanmıştır. Hatta kısmi zamanlı çalışmaya devam eden hekimlerin memurluktan atılacağı yönünde hukuk dışı ifadelere yer verilmiştir.

Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda belirtilen, 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren kamuda çalışan hekimlerin 8 saatlik mesai sonrası işyeri hekimliği yapmasını, özel bir sağlık kuruluşu veya hastanede ya da özel muayenehanesinde kısmi zamanlı çalışmasını yasaklayan düzenlemenin hangi Kanun metninde yer aldığı ise iddia sahipleri tarafından açıklan(a)mamaktadı r.

Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın “Devlet memurlarının ikinci bir iş yapmaları yasaktır. Devlet hastanelerinde çalışan doktorların ikinci iş yapabilmelerine izin veren bir kanun vardı. Bu kanun sadece doktorlar için bir istisna getiriyordu. Biz Tam Gün Kanunu’na bir madde koyarak bu kanunu kaldırdık. Bu istisna kalkmış oldu. Anayasa Mahkemesi de bu Kanun’u kaldıran maddeyi iptal etmedi. Bu halde doktorlar hem hastanede çalışıp hem muayenehane açamazlar.” yaklaşımı gerçeklerle bağdaşmamaktadır ve hukuki olarak hiçbir geçerliliği yoktur.

Gerçekten de; Sn. Bakan’ın bahsettiği 2368 sayılı “Sağlık Personelinin Tazminat ve Çalışma Esaslarına Dair Kanun”, Tam Gün Yasası ile 30 Temmuz 2010 tarihi itibariyle yürürlükten kaldırılmaktadı r ve CHP tarafından açılan davada bu düzenlemenin iptali istenmemiş ve bu nedenle de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmemiştir.

Ancak, bu durum kamuda çalışan hekimlerin 8 saatlik mesai sonrası işyeri hekimliği yapmasının, özel bir sağlık kuruluşu ya da hastanede ya da özel muayenehanesinde kısmi zamanlı çalışmasının yasak olduğu anlamına gelmemektedir.

Şöyle ki;

2368 sayılı Yasa’nın 3. maddesinde kamuda çalışan hekimlerin genel olarak kamu dışında çalışmaları, hekimlik mesleğini icra etmeleri yasaklanmış; 4. maddesinde ise belli koşullar altında bu yasağın kaldırılacağı ve serbest çalışmaya izin verileceği düzenlenmiştir. 5947 sayılı Tam Gün Yasası’nın 19/a bendi ile 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren 2368 sayılı Yasa ve bu Yasa’nın 3. maddesinde yer alan kamuda çalışan hekimlerin mesai sonrası mesleklerini serbest olarak icra etmelerini yasaklayan hüküm ortadan kalkmaktadır.

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu da kamuda çalışan hekimler için benzer bir yasaklama içermemektedir.

Çünkü; 657 Sayılı Kanun’da memurların kamu görevi dışında her türlü gelir getirici faaliyeti değil, yalnızca Kanun’un 28. maddesinde belirtilen işleri yaparak gelir elde etmeleri yasaklanmıştır.  Bunlar ise tacir veya esnaf veya ticari mümessil sayılmalarını gerektiren faaliyetlerdir.

657 sayılı Yasa’nın 28. maddesine paralel olarak 1219 sayılı Yasa’nın 12. maddesinde de hekimlerin hekimlik yaparken ticaretle uğraşamayacakları, hekimliğin tacirlikle bağdaşmayacağı belirtilerek yasaklanmıştır. Altı çizilerek belirtmek gerekirse; 1965 tarihli Devlet Memurları Kanunu’ndan çok önce, 1928 yılında çıkarılan 1219 sayılı Yasa, hekimlik mesleğinin ticari bir faaliyet olmadığını açıkça tanımlamıştır.

Bu şekilde, 1980 tarihli ve 2368 sayılı Kanun’dan çok önceden itibaren, 1928 yılından bu yana, hekimler açıkça Yasa ile yasaklanan durumlar dışında kamu görevlerinin dışında mesleklerini kısmi zamanlı olarak icra ede gelmişlerdir.

1219 sayılı Yasanın 12. maddesindeki yasaklayıcı ibarenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ile birlikte bu yöndeki özel yasak da kalkmıştır. Bu nedenle kamuda çalışan hekimler, tıpkı üniversite öğretim üyeleri gibi mesailerinin bitiminde halen yapmakta oldukları kısmi zamanlı işlerde veya muayenehanelerinde sağlık hizmeti vermeye devam etme hakkına sahiptir.

Aksi yöndeki uygulamalar, Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasında yer alan Mahkeme Kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı kuralına aykırı olacaktır.

Öte yandan hekimlerin kısmi zamanlı olarak çalıştıkları işleri, Sağlık Bakanlığı’nın hukuka aykırı açıklamaları ve olası girişimleri sonucu bırakmak zorunda kalmaları halinde doğacak zararların da sorumluları tarafından tazmini gündeme gelecektir.

Bu nedenle, Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ, Anayasa Mahkemesi’nin kararını ısrarla yanlış yorumlamaktan vazgeçmeli ve sonucu kabullenmelidir.

Türk Tabipleri Birliği olarak, Sn. Bakan’ın kendi beklenti ve isteklerini bir kenara koyarak, Anayasa Mahkemesi’nin kararını göz ardı etmeden konuya ciddiyetle yaklaşmasını bekliyoruz.

Öte yandan Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın Türk Tabipleri Birliği’ne yönelik sağlık hizmetlerinin paralı olmasını savunduğu şeklindeki gerçekle hiçbir ilgisi olmayan mesnetsiz suçlamaları şiddetle kınıyoruz.

Türk Tabipleri Birliği; her zaman ve açık sözlülükle herkese eşit, ücretsiz ve nitelikli sağlık hakkının ve hekimlerin emeklerinin karşılığını alabildikleri bir Tam Gün uygulamasının savunucusu olmuştur ve bu doğrultuda hazırladığı alternatif “Tam Gün Yasa Tasarısı”nı da hekimlerin ve kamuoyunun yanı sıra Sağlık Bakanlığı’nın da bilgisine sunmuştur.

Türk Tabipleri Birliği’nin karşı çıktığı; Hükümet’in “Reform” olarak yansıttığı politikalarla bir yandan sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi-ticarileştirilmesi, bir yandan da hekim emeğinin ucuzlatılmasıdı r.

Sağlık Bakanı’nın “Türk Tabipleri Birliği tarih önünde hesap verecektir” sözlerini de olsa olsa bir ironi olarak kabul ediyoruz.

Türk Tabipleri Birliği’nin; üyeleri, sağlık hizmeti alan vatandaşlar ve tarih önünde veremeyeceği hiçbir hesap yoktur.

Ancak tarih önünde kimin “hesap vereceği” de açıktır.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; Avrupa Birliği Üçüncü Ulusal Programı’nda sağlık sektörünü özelleştirme kapsamına alanlardır.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; vatandaşlara her bir reçete için 15 TL “katılım payı” ödetenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; özel hastanelere müracaat eden sigortalılara yüzde 70, yüzde 100 oranlarında “ilave ücret” ödetenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; vatandaşların sağlık hizmeti alabilmek için yaptıkları cepten harcamaları, uyguladıkları politikalarla dört katına çıkaranlardır.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; gerçekten “istisnai” bir keşifle, bazı sağlık hizmetlerini “istisnai sağlık hizmeti” sınıfına sokarak yüzde 300’e kadar “katılım payı” alınmasını düzenleyenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; vatandaşlardan, sadece ayaktan tedavilerde değil, hastaneye yatarak tedaviler için de “katılım payı” almayı öngörenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; TBMM’ye sundukları “Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı” ile, mevcut devlet hastanelerini şirket hastanelerine dönüştürerek özelleştirmeye hazırlananlardı r.

Tarih önünde hesap verecek olanlar birinci basamak sağlık hizmetlerini özelleştirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar  “kamu özel ortaklığı” adı altında 3000–5000 yataklı hastane kampüsleri ile adeta hasta fabrikaları için kentin en merkezi yerlerindeki arazileri uluslararası tekeller için rant alanları haline getirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar “iki, üç maddelik bir yasa çıkarıp kendi üyesi olduğu da dahil muhalefet eden meslek örgütlerini kapatmayı akıllarından geçirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; Sağlık Bakanlığı’nı “Taşeron Bakanlığı”na çevirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; hekimleri, sağlık çalışanlarını kötü çalışma ortamlarında, güvencesiz koşullarda, düşük ücretlerle çalışmaya zorlayanlardı r.

Son olarak;

Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın, kamuda çalışıp muayenehanesi olan hekimler için ısrarla kullandığı “tuzu kuru doktorlar” ifadesi ve geçtiğimiz gün bir televizyon kanalında söylediği  “Neden bir üniversite öğretim üyesi, bir anabilim dalı başkanı, hem anabilim dalı başkanı olacak hem de ’muayenehanem olacak’ der? Bunun sebebi çok açık. O ana bilim dalı başkanlığını muayenehanesi için bir şekilde kullanıyor da ondan.” şeklindeki sözleri için ise şimdilik sadece; kendisinin de politikaya girmeden önce Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyesi iken aynı şekilde çalışıp çalışmadığını sormakla yetindiğimizi belirtiyoruz.

Tarihe not düşerek kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
    MERKEZ KONSEYİ

Anayasa Mahkemesi’nin tam gün kanunu ile ilgili kısmi iptal kararı Türk Tabipleri Birliği’ni sevindirdi.

Tabipler Birliği, üniversitelerden sonra devlet hastanalerindeki doktorların da muayenehane açabilmesinde ısrarlı. 

Birlik, Yüksek Mahkeme’nin üniversite hastanelerindeki doktorların muayenehane açabilmesine olanak tanıyan düzenlemenin kamudaki doktorlar için de emsal niteliği taşıdığını savunuyor.

Tabipler Birliği, devlet hastanelerindeki doktorların bireysel olarak mahkemeye başvurmaya çağırıyor.İptal kararını değerlendiren TTB 2.Başkanı Özdemir Aktan,

Hekimleri bir yerde çalıştırmaya zorlamak Anayasa’ya aykırıdır. Kararı çıktı mahkemeden. Dolayısıyla bunun da Sağlık Bakanlığı hastanelerine de yansıyacağını düşünüyoruz” dedi.

Anayasa Mahkemesi Tam Gün Yasası’nı kısmen iptal etti.

CHP’nin Tam Gün Yasası ile ilgili iptal başvurusunu inceleyen Anayasa Mahkemesi, üniversite öğretim üyelerinin bu görevleri dışında muayenehane açması ya da özel sektörde çalışmasını engelleyen düzenlemeyi iptal etti.

Anayasa Mahkemesi’nden üniversitelerdeki öğretim üyelerine “Tam Gün Yasası” konusunda müjdeli haber geldi. Yüksek Mahkeme, CHP’nin başvurusu üzerine yasanın üniversitelerdeki öğretim üyelerinin muayenehane açmasını engelleyen maddesini iptal etti. Yasa devlet hastanelerinde çalışan doktorlara 30 Temmuz’a, üniversite hastanelerinde çalışanlara ise 30 Ocak 2011′e kadar “ya hastane ya muayenehane” seçme zorunluluğu getiriyordu. Bu tarihe kadar seçimini yapmayanlar istifa etmiş sayılacaktı.

CHP, yılbaşında Meclis’te kabul edilen tüm hekimlerin “tam gün” çalışmasını düzenleyen 21 maddelik yasanın 11 maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu. Hekimlere, “Ya muuayene ya hastane” seçeneği getiren yasanın Anayasa Mahkemesi’ndeki görüşmeleri dün sona erdi. Başvuruyu iki gün inceleyen Anayasa Mahkemesi’nden üniversitelerdeki öğretim üyeleri için sevindirici karar çıktı. Şimdi muayenelerini kapatmak istemeyen Sağlık Bakanlığı hekimleri de dava açmaya hazırlanıyor. Devlet hastanelerinde çalışan doktorların muayenehane ya da tam gün çalışma seçeneği için 15 gün süresi kaldı.

ÖZEL MUAYENEHANE AÇABİLECEKLER

İptalin ardından üniversitede çalışan doktorlar 8 saatlik mesainin ardından muayenehane ya da özel hastanelerde çalışmaya devam edebilecekler. Mahkeme, yasanın 7’nci maddesinin ‘a fıkrası’ndaki “tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanlar, aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki sağlık kurum ve kuruluşlarında mesleklerini icra edebilir” şeklindeki birinci tümcesinde yer alan ”…aşağıdaki bentlerden yalnızca birindeki… “ibaresini Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti.

DOKTORLAR DAVA AÇACAK

CHP yasanın sadece üniversite görevlileri ile ilgili kısımlarının iptali için başvurmuştu. Şimdi üniversite hastaneleri dışındaki örneğin Sağlık Bakanlığı hastanelerinde çalışan hekimler, eşitsizlik olduğu gerekçesiyle Danıştay’a dava açmaya hazırlanıyor. Çünkü bu hekimler yasanın 7’nci maddesinin a fıkrasındaki değişikliğin “Tam Gün”ün özünü ifade ettiğini belirterek, iptalin kendilerine de uygulanması gerektiği görüşünde. Türk Tabipleri Birliği (TTB) de bu konuda gerekli hukuki desteği vereceğini, doktorlardan gelen dilekçeleri Danıştay’a göndereceğini açıkladı.

Döner sermaye de iptal

Ayrıca Yüksek Mahkeme, Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşlarında çalışan personele, döner sermayeye ek olarak performansa göre para ödenmesine ilişkin maddeyi iptal etti.

Bakan: Yasanın omurgası duruyor

Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Yasanın ana omurgası duruyor. CHP, üniversite hastanesine giden bir vatandaş hocanın muayenehanesine gitmek zorunda bırakıldığında bunun hesabını veremez. Alınan kararı doğru bulmuyorumama uygulamak zorundayız” dedi. Akdağ, kararla ilgili HABERTÜRK’e şu değerlendirmeyi yaptı: “Tümdoktorları kapsamıyor. CHP, bu yasanın 11 maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne gitti. 4maddesi iptal edildi. Halkçı bir partiye yakışmıyor. Altında Kemal Kılıçdaroğlu’nun imzası var. Niyete bakmak lazım. Büyük ayıp. Kılıçdaroğlu, çokmeşgul olacak ki bu konudaki seslenişimi duymuyor. Önemli birmeseleyi gözden kaçırıyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve CHP mızrağı çuvala sığdıramazlar. Kamuda çalışan hekimlermuayenehane çalıştıramazlar. Üniversitedeki doktor akşam17.00’den sonramuayenehane çalıştırabilecek. YÖK’ün bu konuda nasıl bir tutumu olacak bilmiyoruz.”

GAZETE HABERTURK/ HT EKONOMİ/ DENİZ BİLİROĞLU

Güney Afrika’da düzenlenen, İspanya’nın şampiyon olduğu 2010 Dünya Kupası’nın “unutulmaz kelimesi” “Vuvuzela” oldu.

Merkezi Londra’da bulunan “Today Translations” şirketinin yaptığı ankette 60 ülkeden 320′den fazla dil uzmanı görüş bildirdi.

“Dünya Kupası’nda hafızadan silinmeyecek kelime nedir?” sorusuna uzmanların yüzde 75′i “Vuvuzela” yanıtını verdi.

“Today Translations” şirketinin müdürü Jurga Zilinskiene, maçlar ve goller unutulsa da “Vuvuzela Dünya Kupasının” hatırlanacağını belirterek, Dünya Kupası sayesinde Vuvuzela’nın “evrenselleştiğini” ve çeviri gerektirmeyen kelimeler arasına girdiğini söyledi.

Ankette akıllarda kalacak kelimeler için uzmanlardan yüzde 12′si Kolombiyalı pop şarkıcısı Shakira’nın seslendirdiği, Dünya Kupası marşı “Waka Waka” derken, kupada kullanılan Adidas’ın ürettiği top “Jabulani”, Dünya Kupası’nın resmi maskotu maceraperest Afrika leoparı ”Zakumi’ ve Güney Afrika Milli Futbol Takımı’nın lakabı ”Bafana Bafana” yüzde 4′te kaldı.

Güney Afrika kültürünün parçası olan borazana benzeyen “Vuvuzela”, çıkardığı ses ve tribünlerde aralıksız çalınmaları nedeniyle birçok futbolseverin kabusu olmuştu.

‘Kavga adamı değilim, ama kaçmam da’

Genç bir bilim insanı olarak üniversiteye adım attığından bu yana tam 42 yıl geçti… Dolu dolu ve hiç duraksanmayan bir hayat sözün konusu… Türkiye’nin tarihsel, toplumsal yapısıyla içselleşerek gelişen bir hayat her şeyden önce… Davalar, karmaşık, geleceği belirsiz yıllar, tekerrür-ü tarihler…

Gamze Akdemir

Usta yazar Feridun Andaç, ‘Herkesten Bir Şey Öğrendim-Emre Kongar Kitabı’ adlı uzun bir nehir söyleşi yaptı; Kongar’ın yaşamını, fikirlerini tüm oylumlarıyla değerlendiren tam bir kaynak vücuda getirdi. Birazdan okuyacağınız bu söyleşi hem Emre Kongar ile daha çok günümüze odaklanarak yaşamının kilometre taşlarına değinmek hem de Andaç’ın büyük emeğine bir saygı sunmak üzere yapılmıştır. Emre Kongar ile söyleşmek her zamanki gibi çok keyifli ve bilgilendiriciydi, umarım okuması da öyle olur.

‘Ben katıldığım bir kuruluşun yapısını değiştirmeye, orada egemenliği ele geçirmeye, devrim yapmaya filan çalışan iddialı bir insan değilimdir. O zaman Hürriyet’te de öyleydi, Cumhuriyet’te de öyle. Çünkü benim iddiam bilim yapmakta, yazmakta. Kendimi başka türlü kanıtlamaya ihtiyacım yok; bulunduğum yerde benden ne isteniyorsa ne bekleniyorsa, sadece onu yaparım.

‘ Emre Kongar-İlk soruda sizden rol çalarak usta yazar Feridun Andaç ile söyleşmeyi soracağım söyleşen olarak… Size göre nasıl bir nehir söyleşi, külliyat vücuda getirdi Andaç? Yaklaşımı… Sizi anlatan kitabı size değerlendirtelim?

Feridun Andaç beni en iyi tanıyan ve değerlendiren yazarlardan biridir. O açıdan bu nehir söyleşiyi Feridun ile yapmış olmak benim için büyük bir şans. Beni tanıyor, kafa yapımı biliyor, yaşamöyküme ilişkin birçok ayrıntıdan haberi var. Tabii sadece o da değil, kendi birikiminin getirdiği felsefi ve edebi çerçevelere uygun sorular da sordu. Beni felsefe ve edebiyat paradigmaları içinde çözümledi. Bu arada kendimi keşfetmeme de yardımcı oldu. Yaşamımda pek çok düşünmediğim noktayı Feridun Andaç’ın soruları sayesinde yeniden düşünmek ve aydınlığa kavuşturmak olanağını elde ettim.

- Feridun Andaç ile tanışıklığınız?

- Çok eskiye dayanıyor. İlk söyleşimizi galiba müsteşarlıktan ayrıldıktan sonra ‘Ben Müsteşarken’ adlı kitabım üzerine yapmıştık ama ondan önce de tanışıyorduk. Ben Feridun’u çok önemseyen, ona çok değer veren bir okuruyum. O da anlaşılan aynı duygulara sahip.

‘Kader kurbanıyım’

- Genç bir bilim insanı olarak üniversiteye adım attığınızdan bu yana tam 42 yıl geçti… Türkiye’nin tarihsel, toplumsal yapısıyla içselleşerek gelişen, dolu dolu ve hiç duraksanmayan bir hayat… Davalar, karmaşık, geleceği kimi belirsiz yıllar, tekerrür-ü tarihler…. Ama tanıdığım siz durmayı da bilmiyorsunuz’ Öyle bir devinim… Sizin için bir emeklilik ya da salt bir kariyer söz konusu değil. Tercihiniz hep bundan yana olmuş

- Daha da ilginci şu anda yaşamımın sonuna doğru yaklaşıyorum ve hiçbir zaman çalışmadığım kadar çok uzun ve yoğun çalışıyorum. Yaşlandıkça yüklerim arttı ve şu anda ‘artık biraz köşeme çekileyim, rahat edeyim’ dediğim sırada inanılmaz bir koşuşturma içinde buldum kendimi.

- Ama öyle ki yaşamaktan anladığınız daha çok çalışmak gibi, öyle anlaşılıyor

- (Gülerek) Gamze bir defa ben bir kader kurbanıyım! Şu anda bulunduğum yere toplum tarafından savruldum. Çünkü benim yaşamaktan anladığım, yaşamdan beklediğim çalışmak, üretmek ve sevmek. Buna hiç kuşku yok. Ama başka bir şey daha var; kader kurbanıyım derken onu kastediyorum. Sakin, sessiz, derinliği olan, kendi başıma kalabileceğim, öğreneceğim, öğreteceğim, tabii ki yazacağım bir bilimsel çalışma atmosferini tercih ederek hayata başladım. Fakat olaylar beni 12 Mart, 12 Eylül, Hacettepe, YÖK, sakal dolayısıyla zorlandığım istifa, Hürriyet, kamuoyu araştırmacılığı, siyaset, müsteşarlık, CHP, CHP’deki liderlik sorunları, istifalar, şimdi Cumhuriyet, bu davalar, NTV’de Mehmet Barlas ile tartışma programı derken hep toplumun en kırılgan, en uç noktalarında yaşamaya itti. Hiç de amaçlamadığım halde bu kırılma noktalarında tavır koymak zorunda kaldım ahlaken. Onun için kader kurbanıyım diyorum.

- Ama bunu siz istediniz… (gülüyoruz)

- Ben bu değişim zamanlarında yaşamak istemedim. Biliyorsunuz bir Çin atasözü vardır beddua olarak söylerler ‘değişim zamanlarında yaşayasın’ diye. Ve ben de bu ‘değişim zamanlarında’ kader kurbanı olarak boynumu büktüm, toplumun beni sürüklediği yerde, bana biçtiği görevi yerine getirmeye çalıştım, hâlâ da ona çalışıyorum. Bu benim toplumsal ve bireysel ahlak ve görev anlayışım. Karşıma çıkan sorunlardan kaçmayı, saklanmayı pek sevmem. Kendimi bu toplumun bir üyesi bir parçası gördüğüm için, burada yaşamayı seçtiğim için üzerime düşen laik ve demokratik, insan haklarına dayalı uygar bir rejimi savunma görevini yerine getirmeye çalışıyorum.
 

‘Beni aforoz etmek isteyen çok’

- Tansiyonu çok yüksek ortamlar

- Bir defa kavga adamı değilim ama asla ilkelerimden ödün vermem. Ödün vermeyince işte böyle sürükleniyorsunuz. Kavga adamı değilsiniz ama size öyle şeyler yapıyorlar ki ilkelerinizi korumak için belli mücadelelerin içinde buluyorsunuz kendinizi. Mecburen dışarıdan kavga ediyormuş gibi görünüyorsunuz. Hayatımda belirgin olarak ortaya çıkan bir nokta da hangi ortamda, pozisyonda bulunursam bulunayım insan sevgimi ve belki daha da önemlisi insan saygımı hiçbir zaman kaybetmemiş olmam. Öğrencilerime de ilke olarak yazdırdığım şudur: ‘Kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma’.

- Sizde aforoz etme anlayışı yok, toplumun birbirine en aykırı kesimleriyle bile diyaloğu reddetmiyorsunuz…

- Doğru ama başka bir şey daha var: Daha doğrusu beni aforoz çabaları var. Pek çok yazar, köşe yazarı, kendilerini belli çevrelerin militanı veya lideri sayan insan, beni çeşitli biçimlerde suçlamak ya da karalamak istedi. Ama tutmadı çünkü gerçeklere uygun değildi. Aforoz bu nedenle bende asla yok ama başka bir şey daha yok; cemaat koruması. Burada cemaati illa dini anlamda kullanmıyorum. Siyasal cemaat, edebi cemaat yani ‘klik’ koruması, kalkanım da yok. Ne partide, siyasette şurada burada, ne edebiyatta’ Medyada da yok. Çünkü klik insanları ne yaparlarsa alkışlanıyorlar, ne yazarlarsa satıyor, yanlışlarının üstü örtülüyor. O kadar ki en son, bir çocuğu taciz eden o adamı, Hüseyin Üzmez’i bile korumaya kalktılar. Benim aforoz edip etmeme durumuma gelince asla kimseye ‘aforoz edilecek insan’ olarak bakmam. Çünkü siyasi, dini bütün inançlara saygılıyım. O nedenle aforoz etmem. Tartışmaya girdiğim nokta tamamen zihinsel, bilimsel, düşünsel düzeydir. Eğer söylenen şey tarihi gerçeklere, mevcut toplumsal gerçeklere ve ideal seçtiğim temel insan hakları, özgürlük ve demokrasi ideallerine, hukuk devletine uygun değilse karşı çıkıyorum. Ama sadece düşünsel düzeyde karşı çıkıyorum. Diyorum ki siz bunlara inanmakta, savunmakta serbestsiniz de ama bunlar bence şu, şu nedenlerle yanlış. Bu bazı insanları çok kızdırıyor ve beni aforoz etmek istiyorlar. Oysa ben onların inançlarına, arzu ettikleri yaşam biçimlerine karşı değilim, ben onların bunu dayatmalarına karşıyım. Bu tabii beni klikler dışı diyelim, cemaatler dışı tutuyor, yani koruma kalkanı sağlamıyor. Ama bana karşı bir saygı mı diyeyim, bir merhamet mi diyeyim böyle bir bakış da yaratıyor.
 

‘Korkarım ama sonuna kadar giderim’

- Kendinizi eleştirir misiniz?

- Sürekli eleştiririm. Günlük hayat anlamında çok korkak bir adamımdır. Kavgadan hoşlanmam. Ne bileyim örneğin işkenceden korkarım, ailemin başına bir şey gelecek diye korkarım, özgürlüğümü kaybetmekten korkarım. O anlamda bakıldığı zaman korkak bir adamımdır. Ama iş ilkelere ve bilimsel tartışmaya gelince inanılmayacak kadar cesur olabildiğimi görüyorum; çünkü yanlış, kötü bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Zihinsel, düşünsel tartışma platformunda sonuna kadar da giderim, o nedenle korkusuzum. Böyle bir çelişki var hayatımda. Bu sanıyorum ailemin bana verdiği kişilik özellikleriyle ilgili.

- Bütün yaşamınız aslında bir baskı altında geçti değil mi?

- Doğru, ailede çok özgür yetiştirildim ama sonrası zordur. Hacettepe’de maalesef, oradaki doktorların çok parlak olmalarına, tıbbi başarılara rağmen muhafazakâr bir siyasal ve sosyal ortam içindeydim ve üniversitedeki arkadaşlarım bana tek solcu hatta komünist diye bakar ve bir de yüzüme karşı suçlarlardı. Hepsi benden 10-15 yaş büyük tıp profesörü, sevdiğim arkadaşlarımdı. Sürekli bir eleştiri ortamında yaşadım. Daha gerilere gidersek ki kitapta da anlatıyorum; Siyasal Bilgiler Fakültesinde İstanbullu arkadaşlarla İngilizce Kulübü diye bir kulüp kurmuştuk. Hani sonuna kadar giderim diyorum ya, orada da üye olan sevgili dostlarımızla eleştiri babında birbirimizin ciğerini sökerdik. Hayatım müthiş bir eleştiri ve baskı altında geçti ama o ortamlarda kişiliğimi geliştirdim, kendimi asla bırakmadım.

- Ama belli bir raddeden sonra işte küçük ayak oyunlarını gördünüz mü istifayı da bastınız. Hacettepe, CHP, Hürriyet

- Tabii o ortamda yaşayamayacağımı görünce basıyorum/basarım istifayı.
 

‘Asıl mücadele sandıkta’

- Kitabınızda ‘Hiçbir devrim sandıkla filan olmaz’ da diyorsunuz… Bugüne zorlayarak da olsa uyarlarsak şimdilerde karşıdevrim de aynen böyle mi oluyor dersiniz?

- Yok şimdilerde karşıdevrim sandıkla oluyor.

- Sandığa güveniyor musunuz, doğruluğuna, sayım sonuçları falan..

- Hayır, sandık ilk koşul olarak günümüzde tabii şart. ‘Hiçbir devrim sandıkla filan olmaz’ derken endüstrileşmenin ilk dönemini, tarım toplumundan geçişi kastediyorum. Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçerken demokrasinin temelinde yatan kurumlar, ilkeler yoktu ki’ Bu ilkeler büyük mücadelelerle ve kanlı olarak kabul edilmiştir. Tarihte devrimler döneminde demokrasi yok, sandık yok. Orada Türkiye tarihi açısından anakronizm denen bir tarihi hata yapılıyor. Yani Atatürk halka sorsaydı yazı devrimi olur muydu diye. Sandık yok ki sandığı koysun halka sorsun, soracağı halk yok ki.

- Kitleler kul’- Kul’ Cemaat anlayışı içinde bireysel kimliklerine kavuşmamışlar ki kitleler. Sovyet Devrimi de öyledir. Dünyadaki devrimler tarihine baktığınız zaman sandık olmadığı için zaten devrimler oluyor. Günümüzde ise şu veya bu biçimde ve tabii iyi de bir şey sandığın olması. Dolayısıyla olumlu gelişmelerden geriye gidişler de sandık aracılığıyla oluyor. Onlarla yine sandıkta mücadele edilecek. Başka çaresi yok.
 

‘Ergenekon iyi bir şeydir, ama”

- Ergenekon… Neler söylersiniz bu konuda? Hayatınızda nasıl bir paragrafla yer alacak Ergenekon?

- Medyada Ergenekon denilen soruşturma, Türkiye’deki devlet politikasından kaynaklanan bazı kötüye kullanımların, bazı bireysel istismarların ve yasadışı davranışların soruşturulmasıdır benim gözümde. Ve bu iyi bir şeydir. Ergenekon denen ve mahkemece de ‘Ergenekon diye bir örgüt kararı henüz yoktur ve bu terimi kullanmak yasaktır’ diye karar alınan konu da benim gözümde devlet görevlisi olup da bu görevini kendi kişisel çıkarları ve anlayışı çerçevesinde kötüye kullanan insanların soruşturulması ve suçları varsa cezalandırılmasıdır. Tekrar ediyorum bu iyi bir şeydir. Bu açıdan sonuna kadar da gidilmelidir ve deşilmelidir.

- Ama..

- Ama, siz devlet görevlisiyken kişisel veya siyasal nedenlerle görevini istismar edenleri soruşturuyorum diye Türkiye’de kadınların, kızların eğitimine destek veren, bu amaç için örgüt kuran, bütün hayatını bu ülkenin kalkınmasına vakfetmiş sivil toplum örgütlerinin Türkan Saylan gibi kurucularını ve yöneticilerini içeri alıyorsanız; Mehmet Haberal gibi hayatlarını bilime adamış, dünya çapında tıpta, cerrahide öncülükler yapmış insanları içeri alıyorsanız; Ferit Bernay, Mustafa Yurtkuran gibi her anları, her konuşmaları, her adımları şeffaf ve denetim altında olan üniversite rektörlerini tutukluyorsanız ve Erol Manisalı gibi yazarları, İlhan Selçuk, Mustafa Balbay gibi gazetecileri içeri alıyorsanız o zaman ben onun hukukun kötüye kullanılması mı, siyasete alet edilmesi mi olduğunu sorgularım.
 

Ergenekon tabii korkutuyor!

- Bu soruyu eminim ki size ne ilk ne de son soran benimdir ama serde gazetecilik var soracağım; sizi de Ergenekon kapsamında içeri alırlar diye bir tedirginliğiniz ya da düşünceniz oldu mu?

- Çok sık soruluyor evet’ Çünkü herkes, adına Ergenekon denilen Mehmet Barlas’ın Estergon diye artık mizahi bir biçimde yorumladığı, Estergon adını taktığı bu davanın Cumhuriyet gazetesi üzerinde de odaklandığını görüyor. Ben de Cumhuriyet gazetesinin hem yazarı hem de yayın kurulu üyesi olduğum için bu soru bana çok sık soruluyor. Buna iki tane yanıtım var. Başta söylediğim o kişisel korkaklık ve zihinsel cesaret çerçevesinde buna yanıt vereceğim. Kişisel olarak tabii korkuyorum haksızlığa uğramaktan. Özgürlüğümü kaybetmekten, hapse atılmaktan, toplum içinde daha yargı aşamasındayken bile suçlanıp manşetlerde mahkûm edilmekten. Hem itibar kaybetmekten hem özgürlüğümü yitirmekten, bu yaşta ailemden, sevdiklerimden ayrı kalmaktan ve muhtemelen de içerde, zaten sahip olduğum birtakım sağlık sorunlarının daha da derinleşmesinden korkuyorum hiç şüphe yok. Bu dalganın beni de kapsayabileceği ihtimali bana o kadar sık hatırlatılıyor ki bu kaygılara sahip olmamak mümkün değil. Ayrıca kendimden çok, önce içerdeki arkadaşlar, sonra da toplum için korkuyorum.Şimdi bu işin bir tarafı. Ama ikinci bir tarafı daha var. Bütün hayatı boyunca daima önce demokrasiden sonra da sosyal demokrasiden yana tavır almış ve bunun mücadelesini yapmış bir insanım. Kendini tanımla dedikleri zaman yanıtım ta 20′li yaşlardan itibaren ‘önce demokratım sonra sosyal demokratım’ olmuştur. Dolayısıyla şimdi Ergenekon çığırtkanlığı yapan Ergenekon savunucularının bir bölümü demokrasiye inanmayıp gerillacılık yaparken, bir bölümü demokrasiye inanmayıp halk ihtilali peşinde koşarken, bir bölümü yine demokrasiye inanmayıp askeri darbecilerin getir-götür işlerini görürken (ki her üç grubun da bugün isimleri de var, medyada köşeleri de var) ben o zaman da bunlara karşı demokrasiyi ve sosyal demokrasiyi savunuyordum, bugün de demokrasiyi ve insan haklarını savunuyorum.Bunlar Ergenekon veya Estergon (her neyse) denen dava çerçevesinde toplumun üstüne bir korku dalgası yaymakla, iktidara karşıt olan herkesi darbeci ilan etmekle meşgul olduklarında ben yine demokrasiyi ve insan haklarını savunuyorum. Bu açıdan tarihe, hukuka, kendi vicdanıma, savcıya, yargıçlara, topluma karşı verilemeyecek hiçbir hesabım yok. İşte o açıdan da hiç korkmuyorum.

- Bir marka mısınız?

- Bu terimlerle konuşmak istemiyorum. Mevcut küreselleşmenin dayattığı kapitalist piyasa koşullarında ve yine mevcut küreselleşmenin dayattığı popüler kültür terminolojisiyle kendimi değerlendirmekten hoşlanmıyorum. Ama bu ortamda, bu ülkede, bu dünyada doğru düşündüklerinizi anlatmak için o popüler kültür içinde bir rolünüzün olması gerektiğine de inanıyorum. Dolayısıyla hiç tasvip etmediğim halde, düşüncelerimi, savunduğum ilkeleri anlatabilmek için hem o piyasa içinde hem de o popüler kültür içerisinde bir yer sahibi olmaya mecburum. Bu bana popüler kültürün veya o serbest piyasanın, küresel piyasanın terminolojisiyle bir marka kimliği getirmişse, bu sonuç toplumun bulunduğu yer bakımından üzücü ama benim etkimi kabul etmesi bakımından da sevindirici bir olay olarak görülmeli diye düşünüyorum..
 

‘Bende kaçamak yanıt yoktur’

Bende kaçamak yanıt yoktur Gamze, bunu ekle lütfen (gülüyoruz). Bende kaçamak yok, ne sorarsanız dürüst ve namuslu cevabımı veririm. Burada popüler kültür konusuna giriyoruz, artık toplumları etkilemek münzevi, kapalı kutunda, evinde, fildişi dünyanda olmuyor. Eğer bir toplumsal etki, siyasal etki, ahlaki etki yapmak istiyorsanız, moralist yönünüzden dolayı bir görev duygusu taşıyorsanız onu mutlaka ve mutlaka, maalesef büyük bir üzüntüyle söylüyorum, popüler kültürün içinde bir yer sahibi olarak yapmak zorundasınız. Bunun bilincindeyim bunun için Cumhuriyet’te köşe yazıyorum, bunun için NTV’de günlük program yapıyorum.

- ‘Ben katıldığım bir kuruluşun yapısını değiştirmeye, orada egemenliği ele geçirmeye, devrim yapmaya filan çalışan iddialı bir insan değilimdir. O zaman Hürriyet’te de öyleydi, Cumhuriyet’te de öyle. Çünkü benim iddiam bilim yapmakta, yazmakta. Kendimi başka türlü kanıtlamaya ihtiyacım yok; bulunduğum yerde benden ne isteniyorsa ne bekleniyorsa, sadece onu yaparım.’ diyorsunuz Andaç’a… Son soruda bu ifadeyi de açar mısınız?

- Fevkalade güzel bir soru. Şimdi bu bir defa insanların kendine biçtiği görevle, rolle ilgili. Bazı insanlar kendilerinde dünyayı değiştirmek, düzeltmek veya bulundukları kurumu devrimci bir görüşle ele alıp onu değiştirmek, düzeltmek gibi misyonlar, görevler vehmederler. Bunlara güçleri yeter veya yetmez’ Bu arada şunu da söyleyeyim: Siyasal veya toplumsal liderler de bunların arasından çıkar. Ama ben öyle bir görev duygusuna hiçbir zaman sahip olmadım. Yani dünyayı düzeltmek, ülkeyi kurtarmak veya çalıştığım kurumu devrimci bir biçimde düzeltmek gibi bir görevle kendimi hiçbir zaman yükümlü hissetmedim. Bu, başında bulunduğum Kültür Bakanlığı açısından da böyleydi, Hacettepe’de de öyleydi, Hürriyet’e gittiğimde de öyle oldu, Cumhuriyet’te de öyle. Ne bekleniyorsa, o kurumun gelenekleri ne diyorsa, o kurumun sahipleri ne istiyorsa (ki özel teşebbüste patron vardır malum) veya o kurumun toplumsal işlevleri neyse onu yerine getirmesine yardımcı olmaya çalışırım. Bazı insanlar bununla yetinmez. Ben onu da çok saygıyla karşılıyorum hatta onu kendi yaptığımdan daha büyük bir saygıyla karşılıyorum. Hemen bir örnek vereyim; Aziz Nesin tam bir devrimciydi ve tam bir liderdi. Nereye girse orada hemen yönetimi ele alıp orada bir devrim yapmak isterdi. Keşke ben de öyle olabilsem ama öyle bir adam değilim.

Yaşamın anlamı

Gelelim Hacettepe, Kültür Bakanlığı, Hürriyet ve Cumhuriyet kurumlarına’ Hacettepe’de İhsan Doğramacı, Nusret Fişek, Hacettepe’nin kuruluş hedefleri benden ne bekliyorsa onları yapmaya çalıştım ve çok iyi şeyler başardım. Hacettepe’de tam bir devrim gerçekleştirilmesine büyük katkılarda bulundum. Tam zamanlı hekimliği getirdik, tıpta sosyal bilimler eğitimini getirdik, o zamanlar yalnızca ODTÜ’de olan ve Türk üniversitelerinde bilinmeyen kredi sistemini getirdik. Bütün o devrimlerde Doğramacı’nın ve Nusret Fişek’in isteği ve desteğiyle bir numaralı rolü oynadım ve bununla iftihar ediyorum. Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Erol Simavi benden gazetenin düzgün ve iyi bir biçimde çıkması için bir denetim istedi. Onu da en iyi biçimde yaptım. Ama bunu yaparken o sırada gazetenin Genel Yayın Yönetmeni olan Çetin Emeç’in yerine geçmeyi aklımdan bile geçirmediğim gibi böyle yoklamalar olduğunda da onları reddettim. Çünkü öyle bir isteğim yoktu. O sırada aynı zamanda Türkiye’nin Toplumsal Yapısı’nın yeni baskılarını hazırlamakla yani zihinsel bir üretimle de meşguldüm. Hacettepe’de de kitaplarımın ilk nüshalarını hazırlıyordum. Ondan sonra da Kültür Bakanlığı’ Devletin bir bakanlığı, ne bekleniyor? Hukuka uygun şekilde vatandaşa hızlı ve adil hizmet, tarihin ve doğanın en üst düzeyde korunması’ Onları gerçekleştirmeye çalıştım. Cumhuriyet’e geldim, Cumhuriyet’in sahibi zaten okurları, vakfın sahibi çalışanlar. Dolayısıyla Cumhuriyet’in yolu da son derece belli, kitapta da anlattım: Cumhuriyet’e gelirken bana Genel Yayın Yönetmenliği önerdi İlhan Bey. Ben onu reddederek geldim. Cumhuriyet’teki ilişkilerin keyfi benim için anlamlı. İlhan Selçuk gibi, Ertin Akgüç gibi düşünce bazında, derinlik bazında, dil bazında anlaştığım, sevdiğim insanlarla etkileşimimi sürdürmek; benim için yaşamın anlamı burada.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Herkesten Bir Şey Öğrendim-Emre Kongar Kitabı / Feridun Andaç / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / 432 s.