Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Genel Sağlık" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

TTB Genel Sekreteri Feride Aksu Tanık, uzun yıllardır tam gün çalışmayı savunduklarını belirterek, ancak şimdiki Tam Gün Yasası’nın “gerçek bir tam gün yasası olmadığını”, aksine hekimlerin emeğini ucuzlatmaya dönük uygulama olduğunu söyledi.

Türk Tabipler Birliği Genel Sekreteri Feride Aksu Tanık, Tam Gün Yasası’yla ilgili soruları yanıtladı. Tanık, Anayasa Mahkemesi’nin 16 Temmuz’da verdiği kararda sadece farklı kurumlarda çalışmayla ilgili kararı iptal etmediğini, iptal edilen maddeye ilişkin verdiği kararın sonuçsuz kalmaması için yürürlüğü de durdurduğunu ifade etti.

TBB Genel Sekreteri Tanık, Sağlık Bakanlığı’nın “Hekimler kamu dışında çalışmaya devam ederlerse memuriyetten çıkarma dahil her türlü ceza verilecek” açıklamasına “Biz hem Anayasa Mahkemesi’nin hukuki dayanaklarına sığınarak Sağlık Bakanlığı’nı Anayasa’ya ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymaya çağırdık” dedi.
 

“Danıştay kararı AYM yorumumuzun doğruluğunu ortaya  çıkardı”

Tanık, çağrılarının yanıtsız kalması ve Sağlık Bakanlığı’nın bu yöndeki açıklamaları üzerine bakanlık işlerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali için Danıştay’a başvurduklarını belirterek, Danıştay’ın da yürütmeyi durdurma kararı aldığını anımsattı. TTB Genel Sekreteri Tanık şöyle dedi:

“Hekimler 30 Temmuz’dan sonra da kamudaki mesailerini tamamladıktan sonra başka yerde de görev yapabilecek. Danıştay’ın kararı da Anayasa Mahkemesi’nin kararına ilişkin bizim yorumumuzun doğru yönde olduğunu işaret etmiş oldu. Önemli olan Türk Tabipleri Birliği olarak hekimlerin tek işte, tehdit edilmeden, zorlanmadan, teşvik edilerek çalışmalarıdır. Bu çalışmanın güvenceli bir çalışma olmasını, emekliliğe yansıyan temel ücretin nitelikli ve yeterli hale getirilmesini, şiddetten arındırılmış bir ortamda çalışmayı, hedef gösterilmemeyi insanca yaşayacakları bir temel ücret almalarını savunuyoruz.”
 

“Hiç kimse akşam 17.00′ya yorulup ikinci işte çalışmak istemez”

Tanık, bu koşullardaki bir çalışmada hekimlerin gönüllü olarak tam gün çalışacaklarını kaydederek, “Hiç kimse akşam 17.00′ye kadar bir hastanede çalışıp, yorulup ondan sonra da çocuklarının okul taksidini ödeyebilmek için başka kurumda çalışmayı tercih etmez” dedi.

TTB Genel Sekreteri Tanık, uzun yıllardır tam gün çalışmayı savunduklarını belirterek, Tam Gün Yasası’nın Meclis’te görüşmeleri sürerken, bu yasanın “gerçek bir tam gün yasası olmadığını”, aksine hekimlerin emeğini ucuzlatmaya dönük uygulama olduğunu söylediklerini belirtti. Tanık, TTB’nin tam gün yasa önerisini hem bakanlığa hem hükümete hem de parlamentoda grubu olan partilere ilettiklerinin dile getirdi. Tanık, “TTB’nin sadece muhalif olduğu, öneri getirmediği” eleştirilerinin doğru olmadığını belirterek, yasa önerileri bulunduğunu bildirdi. Tanık, güvenceli çalışma, emekliliğe yansıyan temel ücretin nitelikli ve yeterli hale getirilmesi, şiddetten arındırılmış bir ortamda çalışma, hedef gösterilmeme ve insanca yaşamayı sağlayacak bir temel ücret almalarını getirecek ilkeler üzerinden temel hesaplamalar yaptıklarını kaydetti. Tanık bu hesaplamalara göre emekli bir hekimin aldığı 3 bin TL aylığın yeterli olmadığını sözlerine ekledi.

Yalnızlık erken yaşlandırıyor

Dünya Yaşlanma Konseyi (DUNYAK) Başkanı Kemal Aydın, ”yalnızlığın yaşlılığı erkene aldığını” belirterek, ”Araştırmalara göre özellikle erkekler bu konuda son derece zayıf. Kadınlar, yalnızlıklarıyla daha barışık yaşayabiliyor ancak, erkekler bunu başaramıyor” dedi.

Yaşlılık bilimi uzmanı (Gerentolog) Aydın, Pozantı ilçesinde düzenlenen ‘‘Akdeniz Yaşlanma Forumu Çalıştayı” için geldiği Adana’da, konseyin 2009 yılında İstanbul’da kurulduğunu ve 190 ülkede yapılanma çalışmasını tamamladığını bildirdi.

DUNYAK’ın Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kurumların yaşlanma ile ilgili politika ve programlarının bölge, ülke, il ve ilçelerde uygulanması için kurulmuş, kar amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşu olduğunu vurgulayan Aydın, ”Amacımız konseyimizin çatısı altında tüm dünya yaşlılarının yaşam kalitesini yükseltmek” dedi.

Aydın, yaşlanmanın anne karnından ölünceye kadar devam eden bir süreç olduğunu, bu nedenle konseyin sadece yaşlılara hizmet eden bir oluşum gibi görülmemesi gerektiğini ifade etti.

Yaşlılığı hızlandıran birçok etken olduğunu, ”yalnızlığın yaşlılığı erkene aldığını” belirten Aydın, ”Araştırmalara göre özellikle erkekler bu konuda son derece zayıf. Kadınlar, erkeklere oranla yalnızlıklarıyla daha barışık yaşayabiliyor ancak, erkekler başaramıyor. Kadınlar kendilerini toplumdan fazla soyutlamıyor, sosyal ilişkileri daha güçlü tutabiliyorlar, bunun bedelini de uzun ömür olarak geri alıyorlar” şeklinde konuştu.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ortalama yaşam süresinin uzadığını, yapılan araştırmalara göre bu sürenin 72 yaşına kadar çıktığını belirten Aydın, ”Bu nedenle, yaşlılarımız için acil eylem planını bir an önce hazırlanmalı. Çünkü, Türkiye bu konuda geç bile kaldı” dedi.

“Türkiye, yaşlı dostu ülke”

Aydın, Türkiye’nin doğası, kültürel değerleri, iklimi, sıcak kanlı insanları ve yaşlıyı her zaman baş üstünde tutan kültürüyle ”yaşlı dostu ülke” olduğunu, ancak, bunun diğer ülkelerce de kabullenilmesi gerektiğini belirterek, ”Bu nedenle imza kampanyası başlattık. Türkiye’nin ‘yaşlı dostu’ ülke olması için bugüne kadar 7 bin imza topladık. İmza atanların önemli bir bölümünü yönetim kademesinde olanlar oluşturuyor. Bugüne kadar sadece birkaç ülkede ‘ben imza atmam’ diyen, Türkiye’ye ön yargılı yaklaşan az sayıda kişiyle karşılaştık” dedi.

Bu statünün elde edilmesinin Türkiye’nin kalkınmasına önemli katkı sunacağına inandığını belirten Aydın, bu kapsamdaki stratejik planda Türkiye ve komşuları, yani Orta Doğu ülkelerine öncelik verdiklerini kaydetti.

BM’nin, 2002 yılında İspanya’da yaşlanma eylem planı yayımladığını hatırlatan Aydın, şöyle devam etti:
‘Bu eylem planına bütün ülkeler imza attı. 2007 yılında Türkiye’de, Devlet Planlama Teşkilatı, ulusal yaşlanma eylem planını hazırladı. Ama bu plan ülke genelinde 7 bölge bazında gerçekleştirilmeli. Her bölge kendi eylem planını hazırlayıp artılarını eksilerini ortaya koymalı.

Örneğin, ‘Akdeniz Eylem Planı’ kapsamında, Adana ”kür merkezi” olma özelliklerine sahip. Yarım saatlik mesafeden denizden çıkıp boğucu sıcaktan kurtularak yayla havası almak mümkün.”

Aydın, Dünya Yaşlanma Konseyi’ni Türkiye’de kurduklarını, etkisi alanının genişlemesi ve gücünün artması için devletin desteğine ihtiyaçlarının bulunduğunu, bundan sonraki süreçte de ”Dünya Yaşlılar Fonu”nu oluşturmayı hedeflediklerini sözlerine ekledi.

 

Dünyanın en büyük sağlık sorunlarından biri olarak görülen obezite, günümüzde insan yaşamının öncelikli tehditlerinden biri haline gelmiş durumda.

Obez sayısındaki artış, yaşam kalitesini düşürmenin yanında; başta kanser olmak üzere; şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, kolesterol yüksekliği gibi birçok sağlık sorununa da yol açıyor. Zayıflattığı iddia edilen ürünlerin tüketimi ise her geçen gün artış gösteriyor.

Üstelik günümüzde en masum görünen ürünlerin bile uzmana danışılarak kullanılması gerekiyor. Aksi durumda kişinin var olan ya da bilinmeyen bir hastalığının tetiklenmesi ve istenmeyen etkileşimlerin ortaya çıkması söz konusu olabiliyor. İşte konunun uzmanlarının görüşleri ve zayıflama çılgınlığında karanlık sonlu yanlışlar…

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeliha Yazıcı:

ZARARSIZ OLDUKLARINI İDDİA EDEN ÜRÜNLERDE ZARARLI KİMYASALLAR VAR

GÖRÜŞÜME göre zayıflama amaçlı kullanılan ilaç ve ilaç dışı ürünlerin hiçbiri masum değil. Piyasada Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın izniyle ithal edilen ve
reçetesiz pazarlanan çok sayıda bitkisel kökenli zayıflama hapı var. Zararsız oldukları iddia edilen bu haplarda, bitkilerin içerdiği aktif maddelerin dışında
bazı kimyasallar da bulunuyor. Örneğin, kırmızıbiber hapında biberin kendisinin yanında, guarana, sinameki, funda yaprağı, mate yaprağı ve L-karnitin var. Lkarnitin içeren ilaçların, vücutta karnitin eksikliği oluştuğu zaman kullanılması gerekiyor. Oysa normal durumda alınan karnitin, tansiyon yüksekliğinden, kalpte ritim bozukluklarına, kansızlıktan, mide-bağırsak
hastalıklarına ve hatta felce kadar pek çok soruna neden olabiliyor.

BÖBREK VE KARACİĞER HASTALIĞINA YOL AÇIYOR

Zayıflama ilaçlarında “Orlistat” ve “Sibutramin” isimli iki temel etken madde olduğunu söyleyen Prof. Dr. Zeliha Yazıcı, bu ilaçların düşük kalori diyeti ile alınmaları gerektiğini belirtiyor. Bu ürünleri kullananların yüzde 30’undan fazlasında üst solunum yolu enfeksiyonları ve baş ağrısı görülüyor. Orlistat içeren ürünlerde; yağlı dışkı, akışkan dışkılama, gaz çıkarma, dışkı kaçırma, karında ağrı, sarılık, pankreasta iltihaplanma, kan şekerinde düşme, rektumda ağrı, adet düzensizliği, endişeli olma hali, yorgunluk, diş ve diş eti rahatsızlıkları, idrar yolu enfeksiyonları, anjiyo ödem ve anaflaksi gibi önemli yan etkiler görülüyor. Sibutramin içeren ürünlerin kullanımı ise yüksek tansiyon hastalarında; kalp, böbrek ve karaciğer hastalığı olanlarda olumsuz sonuçlara yol açabiliyor. Sibutraminin ruhsal sorunlar yaşayan hastalarda depresyon ve intihar eğilimini tetiklediğini gösteren araştırmalar da bulunuyor.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan Aydın:

VÜCUTTAN SUYLA BİRLİKTE YARARLI MADDELER DE ATILIYOR

İÇİNDE sağlığı etkileyen etkenmaddelerin bulunduğu besin destek ürünlerinin Sağlık Bakanlığı yerine Tarımve Köyişleri Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmasını doğru bulmuyorum. Bitki ve hayvan sağlığı için kullanılacak ilaçları onaylamakla yükümlü olan Tarım Bakanlığı’nın insan sağlığını doğrudan etkileyen ürünleri ruhsatlandırması kabul edilebilir bir durum değildir. Bunu yapması gereken Sağlık Bakanlığı’dır. Ayrıca Tarım Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılan bu ürünlerin gereken laboratuvar koşullarında ve konunun uzmanı kişilerce yeterli şekilde test edildiğine de kesinlikle inanmıyorum. Bir ilacın eczanelerin raflarında satılabilir hale gelmesi için, geliştirildiği andan itibaren en az 10 yılı bulan 3 fazdan oluşan bir araştırma sürecinden geçmesi gereklidir.

BU TÜR ÜRÜNLER İÇİN SÜREKLİ DENETİM ŞART

Bu aşamaları tamamlamayan, etkinlik ve yan etki profili açısından güvenilir olmayan bir ürünün Sağlık Bakanlığı tarafından onaylanması mümkün değildir. Bunun yanında ilaç piyasaya sürüldüğünde de olası yan etkileri konusunda sürekli denetleniyor olması ve sakıncalı durumlarda toplatılması gereklidir. Zayıflama destek ürünlerinin Tarım Bakanlığı tarafından etkinlik, güvenirlilik ve yan etki açısından yeterli değerlendirmeye tabi tutulmaması ve bir bitki veya hayvan ilacı gibi onaylanarak satılması insan sağlığını ciddi anlamda tehdit ediyor düşüncesindeyim. Bu ürünlerin prospektüsü dikkatli incelendiğinde idrar söktürücü veyamüshil tarzı takviyeler içerdikleri bir gerçektir. Bunlarla sağlanan kilo kaybı doğrudan sıvı kaybı olduğu için suyla
beraber birçok yararlımadde de kaybedilir. Bu da sağlığı olumsuz yönde etkiliyecektir.

DİYETİSYENLERİN ZAYIFLAMA İLACI VERMESİ SÖZ KONUSU OLMAMALI

Zayıflama ürünlerinin üzerinde “doğal” yazması, bu ürünlerin yan etkisi olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin bazı ürünlerin içinde bulunan fazla kafein, çarpıntı ve kalp rahatsızlığına neden olabiliyor. Bu ürünlerin içeriklerinin iyi incelenmesi ve konunun uzmanı bir doktorun önerisiyle kullanılmaları gerekiyor. Bu nedenle diyetisyenlerin bu tür ilaçları önermesi yanlış bulunuyor.

DOKTOR KONTROLÜNDE KİMLER KULLANABİLİR?

◊ Yaşam tarzı değişikliğini (diyet + egzersiz) etkin bir şekilde uygulayan kişiler
◊ Diyet ve egzersizle başarı sağlayamayanlar
◊ Vücut kitle indeksi 30 kg/m2 üzerinde olup eşlik eden şeker hastalığı, hipertansiyon gibi sağlık sorunları olanla

ZAYIFLAMA ÜRÜNLERİNİ KESİNLİKLE KULLANMAMASI GEREKENLER
◊ Kalp ve böbrek rahatsızlığı olanlar
◊ Hipertansiyon hastalığı bulunanlar
◊ Şeker hastaları
◊ Çocuklar
◊ Gebe ve emziren kadınlar
◊ Yaşlılar

KAÇAK ZAYIFLAMA ÜRÜNLERİNİN YOL AÇACAĞI SAĞLIK SORUNLARI
◊ Sıvı kaybına bağlı tansiyon düşüklüğü
◊ Tansiyon yüksekliği
◊ Çarpıntı
◊ Kalp spazmı
◊ Böbrek ve karaciğer yetmezliği
◊ Tiroid  hastalıkları
◊ İshal
◊ Aşırı yorgunluk
◊ Uyku bozukluğu

SAĞLIK BAKANLIĞI ‘BU ÜRÜNLERİ KULLANMAYIN’ DİYOR

SAĞLIK Bakanlığı piyasada izinsiz olarak bulunan zayıflama ürünleriyle mücadele için 81 ilin valiliklerine ve Sağlık Müdürlüklerine genelge göndererek
piyasadan toplatıyor. Ancak bu uygulama kaçak satışın önünü kesmeye yeterli
olmuyor. Bu nedenle özellikle “Sibutramin” içeren ve Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatı bulunmayan yandaki ürünlerin kullanılmaması ve internet üzerinden hiçbir şekilde alım yapılmaması gerekiyor.

                                                      BASIN AÇIKLAMASI

SAĞLIK BAKANI DR. RECEP AKDAĞ, ANAYASA MAHKEMESİ’NİN KARARINI ISRARLA YANLIŞ YORUMLAMAKTAN VAZGEÇMELİ VE SONUCU KABULLENMELİDİR!

Anayasa Mahkemesi, “Tam Gün Yasası”yla ilgili kararını 16 Temmuz 2010 günü verdi.

Anayasa Mahkemesi;

Sağlık Bakanlığı’na bağlı sağlık kuruluşlarında çalışan hekimler, özelde çalışan hekimler ve tıp fakültelerinde öğretim üyeleri yönünden 1219 sayılı Yasa’nın 12. Maddesi’ne konulan başka sağlık kuruluşlarında çalışma yasağını iptal etti. Kararın gerekçesi yayınlanıncaya kadar bu maddenin 30 Temmuz 2010 tarihinde yürürlüğe girmesi halinde giderilmesi güç zararlar doğuracağı için de maddenin yürürlüğünü durdurdu.

Öncelikle belirtmek isteriz ki;

Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra,

Üniversitede olsun Sağlık Bakanlığı’nda olsun kamuda çalışan hiçbir hekim muayenehanesini kapatmaya, işyeri hekimliğini bırakmaya veya ikinci görevinden ayrılmaya zorlanamaz.

Durum böyle iken “Tam Gün Yasası”yla ilgili bütün iddiaları Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla geçersiz hale gelmiş olan Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın, Mahkeme kararını ısrarla yanlış yorumladığı ve kamuoyunu yanlış bilgilendirdiği görülmektedir.

Gerek Sn. Bakan tarafından medyada, gerekse Sağlık Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nin 16.07.2010 günlü  “Tam Gün Kanunu ile İlgili Basın Açıklaması”nda;  “Anayasa Mahkemesinin kararına ve kanuna göre öğretim üyeleri dışında kamuda çalışan tüm doktorların muayenehane açması veya özel sağlık kuruluşlarında çalışması mümkün bulunmamaktadı r. Bu uygulama 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren başlayacaktır” ifadesi altı çizilerek vurgulanmıştır. Hatta kısmi zamanlı çalışmaya devam eden hekimlerin memurluktan atılacağı yönünde hukuk dışı ifadelere yer verilmiştir.

Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda belirtilen, 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren kamuda çalışan hekimlerin 8 saatlik mesai sonrası işyeri hekimliği yapmasını, özel bir sağlık kuruluşu veya hastanede ya da özel muayenehanesinde kısmi zamanlı çalışmasını yasaklayan düzenlemenin hangi Kanun metninde yer aldığı ise iddia sahipleri tarafından açıklan(a)mamaktadı r.

Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın “Devlet memurlarının ikinci bir iş yapmaları yasaktır. Devlet hastanelerinde çalışan doktorların ikinci iş yapabilmelerine izin veren bir kanun vardı. Bu kanun sadece doktorlar için bir istisna getiriyordu. Biz Tam Gün Kanunu’na bir madde koyarak bu kanunu kaldırdık. Bu istisna kalkmış oldu. Anayasa Mahkemesi de bu Kanun’u kaldıran maddeyi iptal etmedi. Bu halde doktorlar hem hastanede çalışıp hem muayenehane açamazlar.” yaklaşımı gerçeklerle bağdaşmamaktadır ve hukuki olarak hiçbir geçerliliği yoktur.

Gerçekten de; Sn. Bakan’ın bahsettiği 2368 sayılı “Sağlık Personelinin Tazminat ve Çalışma Esaslarına Dair Kanun”, Tam Gün Yasası ile 30 Temmuz 2010 tarihi itibariyle yürürlükten kaldırılmaktadı r ve CHP tarafından açılan davada bu düzenlemenin iptali istenmemiş ve bu nedenle de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmemiştir.

Ancak, bu durum kamuda çalışan hekimlerin 8 saatlik mesai sonrası işyeri hekimliği yapmasının, özel bir sağlık kuruluşu ya da hastanede ya da özel muayenehanesinde kısmi zamanlı çalışmasının yasak olduğu anlamına gelmemektedir.

Şöyle ki;

2368 sayılı Yasa’nın 3. maddesinde kamuda çalışan hekimlerin genel olarak kamu dışında çalışmaları, hekimlik mesleğini icra etmeleri yasaklanmış; 4. maddesinde ise belli koşullar altında bu yasağın kaldırılacağı ve serbest çalışmaya izin verileceği düzenlenmiştir. 5947 sayılı Tam Gün Yasası’nın 19/a bendi ile 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren 2368 sayılı Yasa ve bu Yasa’nın 3. maddesinde yer alan kamuda çalışan hekimlerin mesai sonrası mesleklerini serbest olarak icra etmelerini yasaklayan hüküm ortadan kalkmaktadır.

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu da kamuda çalışan hekimler için benzer bir yasaklama içermemektedir.

Çünkü; 657 Sayılı Kanun’da memurların kamu görevi dışında her türlü gelir getirici faaliyeti değil, yalnızca Kanun’un 28. maddesinde belirtilen işleri yaparak gelir elde etmeleri yasaklanmıştır.  Bunlar ise tacir veya esnaf veya ticari mümessil sayılmalarını gerektiren faaliyetlerdir.

657 sayılı Yasa’nın 28. maddesine paralel olarak 1219 sayılı Yasa’nın 12. maddesinde de hekimlerin hekimlik yaparken ticaretle uğraşamayacakları, hekimliğin tacirlikle bağdaşmayacağı belirtilerek yasaklanmıştır. Altı çizilerek belirtmek gerekirse; 1965 tarihli Devlet Memurları Kanunu’ndan çok önce, 1928 yılında çıkarılan 1219 sayılı Yasa, hekimlik mesleğinin ticari bir faaliyet olmadığını açıkça tanımlamıştır.

Bu şekilde, 1980 tarihli ve 2368 sayılı Kanun’dan çok önceden itibaren, 1928 yılından bu yana, hekimler açıkça Yasa ile yasaklanan durumlar dışında kamu görevlerinin dışında mesleklerini kısmi zamanlı olarak icra ede gelmişlerdir.

1219 sayılı Yasanın 12. maddesindeki yasaklayıcı ibarenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ile birlikte bu yöndeki özel yasak da kalkmıştır. Bu nedenle kamuda çalışan hekimler, tıpkı üniversite öğretim üyeleri gibi mesailerinin bitiminde halen yapmakta oldukları kısmi zamanlı işlerde veya muayenehanelerinde sağlık hizmeti vermeye devam etme hakkına sahiptir.

Aksi yöndeki uygulamalar, Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasında yer alan Mahkeme Kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı kuralına aykırı olacaktır.

Öte yandan hekimlerin kısmi zamanlı olarak çalıştıkları işleri, Sağlık Bakanlığı’nın hukuka aykırı açıklamaları ve olası girişimleri sonucu bırakmak zorunda kalmaları halinde doğacak zararların da sorumluları tarafından tazmini gündeme gelecektir.

Bu nedenle, Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ, Anayasa Mahkemesi’nin kararını ısrarla yanlış yorumlamaktan vazgeçmeli ve sonucu kabullenmelidir.

Türk Tabipleri Birliği olarak, Sn. Bakan’ın kendi beklenti ve isteklerini bir kenara koyarak, Anayasa Mahkemesi’nin kararını göz ardı etmeden konuya ciddiyetle yaklaşmasını bekliyoruz.

Öte yandan Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın Türk Tabipleri Birliği’ne yönelik sağlık hizmetlerinin paralı olmasını savunduğu şeklindeki gerçekle hiçbir ilgisi olmayan mesnetsiz suçlamaları şiddetle kınıyoruz.

Türk Tabipleri Birliği; her zaman ve açık sözlülükle herkese eşit, ücretsiz ve nitelikli sağlık hakkının ve hekimlerin emeklerinin karşılığını alabildikleri bir Tam Gün uygulamasının savunucusu olmuştur ve bu doğrultuda hazırladığı alternatif “Tam Gün Yasa Tasarısı”nı da hekimlerin ve kamuoyunun yanı sıra Sağlık Bakanlığı’nın da bilgisine sunmuştur.

Türk Tabipleri Birliği’nin karşı çıktığı; Hükümet’in “Reform” olarak yansıttığı politikalarla bir yandan sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi-ticarileştirilmesi, bir yandan da hekim emeğinin ucuzlatılmasıdı r.

Sağlık Bakanı’nın “Türk Tabipleri Birliği tarih önünde hesap verecektir” sözlerini de olsa olsa bir ironi olarak kabul ediyoruz.

Türk Tabipleri Birliği’nin; üyeleri, sağlık hizmeti alan vatandaşlar ve tarih önünde veremeyeceği hiçbir hesap yoktur.

Ancak tarih önünde kimin “hesap vereceği” de açıktır.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; Avrupa Birliği Üçüncü Ulusal Programı’nda sağlık sektörünü özelleştirme kapsamına alanlardır.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; vatandaşlara her bir reçete için 15 TL “katılım payı” ödetenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; özel hastanelere müracaat eden sigortalılara yüzde 70, yüzde 100 oranlarında “ilave ücret” ödetenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; vatandaşların sağlık hizmeti alabilmek için yaptıkları cepten harcamaları, uyguladıkları politikalarla dört katına çıkaranlardır.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; gerçekten “istisnai” bir keşifle, bazı sağlık hizmetlerini “istisnai sağlık hizmeti” sınıfına sokarak yüzde 300’e kadar “katılım payı” alınmasını düzenleyenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; vatandaşlardan, sadece ayaktan tedavilerde değil, hastaneye yatarak tedaviler için de “katılım payı” almayı öngörenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; TBMM’ye sundukları “Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı” ile, mevcut devlet hastanelerini şirket hastanelerine dönüştürerek özelleştirmeye hazırlananlardı r.

Tarih önünde hesap verecek olanlar birinci basamak sağlık hizmetlerini özelleştirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar  “kamu özel ortaklığı” adı altında 3000–5000 yataklı hastane kampüsleri ile adeta hasta fabrikaları için kentin en merkezi yerlerindeki arazileri uluslararası tekeller için rant alanları haline getirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar “iki, üç maddelik bir yasa çıkarıp kendi üyesi olduğu da dahil muhalefet eden meslek örgütlerini kapatmayı akıllarından geçirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; Sağlık Bakanlığı’nı “Taşeron Bakanlığı”na çevirenlerdir.

Tarih önünde hesap verecek olanlar; hekimleri, sağlık çalışanlarını kötü çalışma ortamlarında, güvencesiz koşullarda, düşük ücretlerle çalışmaya zorlayanlardı r.

Son olarak;

Sağlık Bakanı Dr. Recep Akdağ’ın, kamuda çalışıp muayenehanesi olan hekimler için ısrarla kullandığı “tuzu kuru doktorlar” ifadesi ve geçtiğimiz gün bir televizyon kanalında söylediği  “Neden bir üniversite öğretim üyesi, bir anabilim dalı başkanı, hem anabilim dalı başkanı olacak hem de ’muayenehanem olacak’ der? Bunun sebebi çok açık. O ana bilim dalı başkanlığını muayenehanesi için bir şekilde kullanıyor da ondan.” şeklindeki sözleri için ise şimdilik sadece; kendisinin de politikaya girmeden önce Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyesi iken aynı şekilde çalışıp çalışmadığını sormakla yetindiğimizi belirtiyoruz.

Tarihe not düşerek kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
    MERKEZ KONSEYİ

Anayasa Mahkemesi’nin tam gün kanunu ile ilgili kısmi iptal kararı Türk Tabipleri Birliği’ni sevindirdi.

Tabipler Birliği, üniversitelerden sonra devlet hastanalerindeki doktorların da muayenehane açabilmesinde ısrarlı. 

Birlik, Yüksek Mahkeme’nin üniversite hastanelerindeki doktorların muayenehane açabilmesine olanak tanıyan düzenlemenin kamudaki doktorlar için de emsal niteliği taşıdığını savunuyor.

Tabipler Birliği, devlet hastanelerindeki doktorların bireysel olarak mahkemeye başvurmaya çağırıyor.İptal kararını değerlendiren TTB 2.Başkanı Özdemir Aktan,

Hekimleri bir yerde çalıştırmaya zorlamak Anayasa’ya aykırıdır. Kararı çıktı mahkemeden. Dolayısıyla bunun da Sağlık Bakanlığı hastanelerine de yansıyacağını düşünüyoruz” dedi.

Ankara Tabip Odası (ATO) Ankara Pratisyen Hekim Komisyonu Başkanı Dr. Mehmet Çakmak, ”Sağlıkta dönüşüm ve onun en önemli ayağı aile hekimliği uygulaması, sağlık alanına atılmış bir nötron bombasıdır” dedi.

Ankara Tabip Odası (ATO) Ankara Pratisyen Hekim Komisyonu Başkanı Dr. Mehmet Çakmak, ATO Pratisyen Hekim Komisyonu Aile Hekimliği İzleme Komitesi’nce düzenlenen basın toplantısında, Ankara’da aile hekimliği uygulamasının bugün hayata geçirildiğini hatırlattı.

Türkiye’ye uyarlanmış haliyle aile hekimliğinin, 7 yıldır aşama aşama uygulanan sağlıkta dönüşümün en önemli bölümü oluşturduğunu belirten Çakmak, ”Sağlıkta dönüşüm, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin, hastanın müşteri yapılmasının, yani sağlığın kamu hizmeti olmaktan çıkarılmasının adıdır” dedi.

Aile hekimliği uygulamasının birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi olduğunu savunan Çakmak, ”Aile hekimliği uygulaması, 47 yıldır özellikle kırsal kesimde ve varoşlarda yaşayanlar için ev, ocak bellediği, nüfus cüzdanını, TC numarasını gösterip hizmet almaya alıştığı sağlık ocaklarının minik minik muayenehaneciklere bölündüğü sistemin adıdır” görüşünü savundu.

Yeni olanın her zaman iyi olmayabileceğine işaret eden Çakmak, şöyle devam etti:
”ABD yepyeni ve temiz bir bomba ürettiğini açıklamıştı. Nötron bombası, binaları yakıp yıkan, yangınlar çıkaran bir bomba değildi. İnsanları ve hayvanları öldürüyor ama binalar, fabrikalar sapasağlam kalıyordu. Sağlıkta dönüşüm ve onun en önemli ayağı aile hekimliği uygulaması, sağlık alanına atılmış bir nötron bombasıdır. Yangın yok, gürültü yok, yıkıntı yok. Ama büyük çöküntü var, değişim var. Sağlık ocağı binası aynı bina. Dıştan bakınca sadece eskiyen ‘sağlık ocağı’ tabelası gitmiş, yerine yepyeni ‘aile sağlığı merkezi’ tabelası konmuş.”

Her özelleştirme öncesinde olduğu gibi sağlık ocaklarının da gözden düşürülmek istendiğini öne süren Çakmak, ”Yıllar yılı idarenin destek olmadığı sağlık ocağının yerine konulan aile sağlığı merkezi için oluk oluk para akıtılıyor” dedi.

Yurttaşlara 7 gün 24 saat aile hekimine ulaşabilecekleri, hekimin hastanın ayağına gideceği şeklinde mesajlar verildiğini belirten Çakmak, ”uygulama Ankara’ya gelinceye kadar yurttaşların bunun doğru olmadığını gördüğünü” savundu.

Aile Hekimliği Yönetmeliği ile aile sağlığı merkezlerinin 4 kategoriye ayrıldığını bildiren Çakmak, ‘‘A kategori daha donanımlı ve konforlu merkezlerken, D kategori daha donanımsız merkezleri ifade ediyor. Bu durum, yurttaşları sağlık hizmeti alma açısından sınıflara ayıran bir durumdur” diye konuştu.

Hekimlerin özlük hakları ve toplumun sağlık hakkı için mücadele etmeye devam edeceklerini ifade eden Çakmak, ”Çözüm değil sorun ürettiği açık olan bu sisteme karşı durmayı sürdüreceğiz” dedi.

Pratisyen Hekimler Derneği Ankara Şube Başkanı Dr. Figen Şahpaz ise, daha sistem başlamadan 100′e yakın aile hekiminin istifa ettiğini belirterek, ”Aile hekimlerinin bir kısmı da ‘Deneyeceğiz, üstesinden gelemezsek geri döneriz’ diye düşünüyor. Sistem, önleyici sağlık hizmeti verilmemesi açısından vatandaşlar, güvencesiz çalışma açısından aile hekimler için sorun teşkil ediyor” diye konuştu.

Uygulama İstanbul’da ise 1 Kasım’da başlayacak

İstanbul’da 1 Kasım’dan itibaren başlayacak olan Aile Hekimliği uygulaması kapsamında görev yapacak 3 bin 645 aile hekiminin yerleştirmeleri başladı. İstanbul Sağlık İl Müdürü Ali İhsan Dokucu, Haliç Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında, kentte 940 aile sağlığı merkezinde 3 bin 645 aile hekiminin hizmet vereceğini belirtti.

Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burhan Turgut, ter önleyici deodorantlara karşı yurttaşları uyardı.

 Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burhan Turgut, hava sıcaklığının arttığı bu günlerde vücut ısısının 36-37 santigrat derecede tutulması gerektiğini söyledi.

Bu ısının sabit tutulabilmesi için vücudun terlemeye ihtiyaç duyduğunu ifade eden Turgut, ”Isıyı vücudumuzdan terleyerek uzaklaştırabiliriz. Ancak çok sıcak ve nemli havalarda vücut ısısının düşürülmesi pek mümkün olamayabiliyor. Özellikle koltuk altı ter önleyici deodorantlar böyle havalarda çok zararlıdır. Sıcak havalarda önemli bir mekanizma olan terlemenin deodorantlarla engellenmesi vücut ısısının artmasına neden olmaktadır. Böylece meydana gelebilecek güneş çarpması, sağlığı risk grubunda bulunanlarda ölümle sonuçlanabilir” diye konuştu.

Ter önleyici deodoranların normal ısıdaki havada ve risk grubunda olmayan kişilerde önemli bir problem oluşturmadığını anlatan Turgut, konuşmasını şöyle sürdürdü:
”Ter önleyici deodorantlar vücut ısısı 40 santigrat üzerine çıktığında riskli gruplarda bulunanlar için tehlike oluşturabilir. Bundan normal ısıda, sağlık kişilerin kullandığı lokal terlemeyi azaltıcı deodortların her zaman zararlı olduğu anlamı çıkartılmamalı. Ama risk grubu altındaki kişilerin kullanmaması faydalı olacaktır.

Risk grubunu 65 yaş üstü ve çok küçük çocuklar, süt çocukları, kronik hastalığı olanlar, özellikle kalp yetmezliği, kroner kalp hastaları, akciğer hastaları, sigara içiminden gelişen bronşit hastaları, böbrek ve tansiyon hastaları oluşturmaktadır.
Vücutta ani bir ısı yükselişiyle oluşan rahatsızlık halk arasında sıcak çarpması olarak ifade ediliyor. Bu beyinde hasar oluşturabilir ve bazen ölümle de sonuçlanabilir.

Ancak sıcak çarpması oluşmadan da sıcak hava vücuda zarar verebiliyor. Aşırı sıcak dolayısıyla fazla sıvı kaybedilmesi böbreklerin yeterli sıvı alamaması, böbreklere giden kan miktarının azalmasıyla böbrek fonksiyonlarında bozulma çıkabilir. Risk gruplarında bulunanların buna da dikkat etmesi gerekli.”


Sıvı tüketimi

Turgut, sıcak havalarda sıvı tüketiminin önemli olduğunu, sıvı tüketiminin kişinin vücut yapısına bağlı olarak değişebileceğini anlatan Turgut, ortalama vücut ölçülerine sahip olan bir kişinin 2-2,5 litre su içmesi gerektiğini söyledi.

Havanın ısısı ve fiziksel aktiviteye göre bu oranın artırabileceğini bildiren Turgut, şunları kaydetti.
”Susama hissi, genelde sıvı içimiyle ilgili uyarıcı bir duyudur. Fakat vücut her zaman susama hissi vermeyebilir ya da algılayamayabilirsiniz. Yüksek ısılarda susama hissetmeseniz bile mutlaka sıvı alımı olmalıdır. Risk gruplarında bu daha fazla önemli kazanıyor. Akli dengesi yerinde olmayanlar, çocuklar, aşırı yaşlılar bu kişiler kendi ihtiyaçlarını göremeyecekleri için onların sıvı alımına dikkat edilmesi. Özellikle alkollü ve çok şekerli olan sıvılar tercih edilmemeli. Çünkü bu tip sıvılar sıvı kaybına yol açabilmekte. Bunun dışında bütün sıvılar tüketebilir.”

Zayıflama amaçlı besin destek ürünlerinin zayıflamaya yardımcı olmadığı ve etkisinin plasebodan fazla olmadığı bildirildi.

Almanya’daki Göttingen Üniversitesinden Thomas Ellrott ve ekibinin yaptığı, sonuçları İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlenen obezite konulu uluslararası kongrede sunulan araştırmada çok satılan 9 zayıflama ürünü ile plasebo (etkisiz ilaç) karşılaştırıldı.

Eczanelerden getirilen zayıflama ürünlerinin kutusunu ve ismini değiştiren araştırmacılar, 189 obez ve aşırı kilolu kişiden bir gruba 8 hafta yeni hazırlanan kutularda plasebo, diğer gruba çok satılan 9 zayıflama hapından birini verdi.

Araştırma sonunda, katılımcıların ortalama 1-2 kg verdiği ve plasebo ile bu ürünler arasında belirgin fark bulunmadığı görüldü.

Daha önceki araştırmalarda sadece bir zayıflama ürününün araştırıldığını belirten Ellrott, ilk kez çok satılan 9 ürünün incelendiğini vurguladı.

Aynı kongrede sunulan başka bir araştırmada da Dr. Igho Onakpoya ve ekibi, incelenen 9 zayıflama ürününün zayıflamak için yeterli olduğuna dair kanıt bulamadı.

Igho Onakpoya, plasebodan daha etkili olmasa da zayıflama amaçlı besin destek ürünlerinin satışının yılda 13 milyar doları (20 milyar TL) aştığını belirtti.

Onakpoya, araştırılan ürünlerden bazılarının yan etkilerinin de bulunduğunu, ancak katılımcı sayısının az ve araştırma süresinin kısa olması nedeniyle konuyla ilgili daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

Bilim adamları, zayıflama hapı almayı ya da bu tür bir diyet takviyesi kullanmayı düşünenleri, bunun sadece bir “zaman ve para kaybı” olabileceği konusunda uyardı.
Araştırmacılar, insanların, genellikle bu ürünlerin kısa yoldan kilo vermelerine yardımcı olacağına inandıklarını ancak bu olmayınca hayal kırıklığına uğrayarak depresyona girdiklerini de söyledi.

ABD’de yayınlanan GQ dergisi cep telefonu-kanser ilişkisi dosyasını açtı.

Dergiye göre 1992’den bu yana ABD ve dünyanın finans kalbi Wall Street’in saatlerce cep telefonuyla konuşan çalışanlarında beyin tümörü patlaması yaşanıyor.

Dünyaca ünlü Amerikan dergisi GQ, son sayısında cep telefonunun kanserle ilişkisini masaya yatırdı. Üreticilerin sigaranın ilk üretilmeye başlandığı yıllarda kanserojen etkisini gösteren araştırmaları nasıl engellediklerini hatırlatan dergi, cep telefonunun da en az sigara kadar zararlı olduğunu ortaya koyan onlarca araştırma bulunduğunu, ancak cep telefonu firmalarının milyonlarca dolar harcayarak bu araştırmaların ‘hasıraltı’ edilmesini sağladıklarını yazdı.

GQ, cep telefonunun beyinde tümör oluşumuna sebep olduğuna yönelik iddiaların son dönemde ülkenin ünlü finans merkezi Wall Street’te yaşanan gelişmelerle gözle görülür şekilde kanıtlanmaya başladığını da belirtti.

Borsa koridorları panik içinde
Bilim dünyasının bu alandaki araştırmalarında en önemli sorunun cep telefonunun henüz hayatımızda çok yeni bir teknoloji olması. Bu nedenle uzun dönemli etkilerini inceleme fırsatı henüz elde değil. Ancak birçok uzmana göre cep telefonları bundan 20-30 yıl sonra bir “kanser salgınına” yol açacak kadar önemli bir tehlike oluşturuyor. Bu anlamda bilim dünyasının önündeki en önemli örneklerden biri Amerikan borsasında (Wall Street) çalışan brokerlar… Brokerlar, 1992 yılından bu yana çok yoğun bir şekilde bazen saatlerce cep telefonu kullanıyorlar ve uzun süreli kullanımın etkilerini görmek açısından çok önemli bir örnek teşkil ediyorlar. İşini kaybetme korkusu nedeniyle GQ dergisine gerçek adını vermeden konuşan “Jim” takma adlı bir Wall Street çalışanı kendisinin de bu yoğun cep telefonu kullanan kişiler arasında olduğunu belirterek şunları anlattı:

“1992’den bu yana cep telefonu kullanıyoruz ve telefonu dayadığım sağ kulağımın hemen üstünde bir tümör çok yakın bir zamanda oluştu. Benimle aynı şirkette çalışan 4-5 arkadaşımın da beyninde tümör çıktı. Hatta birkaç arkadaşımızı da bu hastalığa kurban verdik. Doktorlar kurtulma şansımın yüzde 70 olduğunu belirtiyor. Uzmanlarla görüştüğümde bana son dönemde bu tür tümör vakalarının sıklığının gözle görülür şekilde arttığını söylediler. Özellikle genç iş adamları arasında bu trende rastlanmasının şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Wall Street koridorlarında artık herkes bu soruyu sormaya başladı. Bankacılar arasında cep telefonunun tümör yaptığına ilişkin şüphe yüksek sesle dile getiriliyor.”

‘Cep’çiler örtmek için para saçıyor
Yine GQ’ya bilgi veren Washington Üniversitesi’nden Henry Lai adlı bilim adamı 1990 yılında cep telefonunun kullandığı frekanstaki elektromanyetik dalgaların DNA’ların yapısını değiştirdiğini, DNA sarmallarında kopmalara sebep olduğunu gösteren bir araştırma yayınladığını belirtti. Lai’ye göre cep telefonu endüstrisi, 20 yıldır bu araştırmanın etkilerini ortadan kaldırmak için yüzlerce araştırmanı fonlamayı sürdürüyor. Lai ise cep telefonu şirketleri tarafından finanse edilen araştırmaların 350’sini incelediğinde bunların sadece yüzde 25’inin cebin zararlı etkilerini ortaya koyduğunu, bağımsız araştırmalarda ise bu oranın yüzde 75 olduğunu ortaya çıkardı.

Dünya Sağlık Örgütü’nde kablosuz iletişim konusunda sağlık araştırmaları yapan kişilerin de cep telefonu endüstrisi tarafından yüzbinlerce dolarlık fonlarla ödüllendirildikleri dokümanlar Microwave News adlı dergi tarafından ortaya çıkarıldı.

İşte kritik araştırmalar
GQ, 3 tam sayfa ayırdığı haberinde haberinde şu ana kadar cep telefonunun zararlarını açık bir şekilde ortaya koyan araştırmaları da yayınladı:

- Uluslararası Kanser araştırmaları Enstitütü 2008 Interphone araştırması: 10 yıllık cep telefonu kullanımı sonucunda özellikle cep telefonunun dayandığı kulağın bulunduğu bölgede ve beynin o babölgedeki yarısında tümör oluşum riski yüzde 40 artıyor.

- 2009’da İsveç’te yapılan bir araştırma: 20 yaşından önce cep telefonu kullanmaya başlayan kişilerde beyin tümörü oluşumu riski 5 kat daha fazla.

- Bir başka Interphone araştırması: Sık ve uzun süreli cep telefonu kullanımıyla beyindeki akustik neuroma adlı bir tümörün oluşum riski yüzde 300 artıyor.

Çantada taşıyın, mutlaka kulaklık kullanın
Pittsburgh Üniversitesi Kanser Enstitüsü bilim adamları cep telefonunun vereceği zararlardan korunmanın 10 yolunu şöyle açıkladı:

1- Çocukları uzak tutun: Çok acil durumlar dışında cep telefonu kullanmasına izin vermeyin. Çocuk beynine elektromanyetik dalgaların girişi çok daha kolaydır. Bu dalganın etkileri çocuklarda çok daha etkin hissedilir.

2- Kulaklık kullanın: Konuşurken vücudunuzdan uzak tutun. 0.9 metre uzak tutulan bir telefondan yayılan elektromanyetik dalga 50 kat daha düşüktür. Mümkün olduğunca kulaklıkla kullanın.

3- Toplu Ulaşımda Kullanmayın: Toplu taşıma araçlarında cep telefonu kullanıp başkalarına da zarar vermeyin.

4-Çantada taşıyın: Telefonu üzerinizde taşımayın. Yatarken yanınıza koymayın ve mutlaka kapatın.

5- Tuş takımı dışarıya baksın: Üzerinizde taşıyacaksanız tuş takımının bulunduğu taraf dışarı baksın. Böylece dalgaların vücudunuza değil dışarı doğru yayılmasını sağlarsınız.

6- Kısa konuşun: Cep telefonunun etkisi kullanıldığı süreye bağlı olarak değişir. Konuşmalarınızın birkaç dakikayı geçmemesine özen gösterin.

7- Sürekli kulağınızı değiştirin: Cep telefonuyla konuşurken sık sık kulağınızı değiştirin. Karşı taraf açmadan telefonu kulağınıza götürmeyin.

8- Hızla hareket ederken kullanmayın: Sinyal seviyesi düşük olduğunda telefonla konuşmayın. Yüksek hızda arabada ya da trende giderken telefon baz istasyonlarını yakalamak için daha çok dalga yayacağı için telefonla konuşmayın.

9- SMS kullanın: Mümkün olduğunca SMS ile haberleşmeye çalışın.

10 – SAR oranına dikkat: SAR (Elektromanyetik dalga birimi) seviyesi düşük bir cep telefonu alın.

İngiliz kadın hastalıkları ve doğum uzmanları kuruluşu The Royal College of Obstetricians and Gynaecologists (RCOG) raporuna göre, kürtaj karşıtlarının söylediklerinin aksine insan ceninin, 24 haftadan önce hiçbirşey hissetmediği savunuldu.

İngiliz Daily Telegraph’ın RCOG tarafından hazırlanan raporunu konu aldığı haberinde “Cenin herhangi bir acıyı söylenen gebelik döneminden (24 hafta) önce hissedemez” açıklamalarına yer verildi.

İngiliz Kraliyet Okulu Başkanı Profesör Allan Templaton öncülüğünde yapılan araştırma sonucunda, “Kürtaj karşıtı kampanyalar düzenleyenlerin insan ceninin acıyı hissetmesi konusunda belirledikleri tarih prematüre bebekler için söz konusudur. Bu, anne rahmindeki cenin için söz konusu olamaz” ifadesinde bulunuldu.

İnsan cenini üzerine yapılan araştırmadan elde edilen diğer bir sonuç ise, ceninin anne rahminde uykulu halde bulunduğu ve bilincinin olmadığı yönünde olurken; bu nedenle ceninin hayatına son verilirken anesteziye gerek olmadığı üzerinde duruldu.
Daily Telegraph’ın haberinde, kürtaj karşıtı kampanyalar yürütenlerin iddialarına da yer verildi. İstatistiklerin net olmamasına rağmen, son 10 yıldır prematüre bebeklerin hayatta kalma oranlarının arttığına dikkat çeken kürtaj karşıtları, “Kürtaj, insan yaşamını sonlandırmaya devam ediyor” dedi.

Gazete ayrıca, haberinde, iki yıl önce İngiltere Parlamentosu’nda, kürtaj uygulanabilen yasal sürenin 20 haftaya düşürülmesi için hazırlanan bir önergenin oylamaya sunulduğunu ancak geniş bir çoğunluk tarafından reddedildiğini hatırlattı.