Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

STRESLE BAŞ ETMEDE ETKİLİ RAHATLAMA TEKNİKLERİ

Stres, hayatta kalmak için gereklidir. Ancak stres ne zaman ki sinir sisteminin dengesini bozar ve rahatsız edici boyutlara ulaşır, o zaman yaşam kalitemizi de olumsuz etkilemeye başlar. Hayatımızda her zaman stres yaratan faktörleri ortadan kaldıramayız; fakat bu ve benzeri gevşeme teknikleri ile hem fiziksel hem zihinsel bir rahatlama sağlayabiliriz.

Dinlenmenin stresle başa çıkmadaki önemi büyük olsa da her zaman ve herkes için yeterli değildir. Bazı rahatlama ve gevşeme tekniklerinin ise stresle başa çıkmada oldukça faydalı olduğu bilimsel araştırmalar sonucu da ortaya koyulmuştur. Bu teknikleri öğrenip, sizin için uygun olanları stresli hissettiğiniz zamanlarda veya gün içinde herhangi bir zamanda uygulamanız mümkün.

 

Öncelikle rahatlama için bazı ipuçlarından bahsedelim. Eğer koşullar el veriyorsa yaklaşık yarım saat kadar bir süreyle rahatsız edilmeyeceğinizi bildiğiniz sessiz bir yer bulun. Dilerseniz ışıkları da kapatabilirsiniz. Üzerinize rahat kıyafetler giymeyi tercih edebilirsiniz. Eğer engellenemeyen gürültüler varsa, arka plana müzik veya doğal seslerden oluşan bir kayıt koyabilirsiniz. Telefonunuzu da kapatıp kendiniz için biraz zaman ayırabilirsiniz. Rahat hissedeceğiniz şekilde oturur veya yatar pozisyonda durabilirsiniz. Araştırmalar, vücudu rahatlatmanın zihni de rahatlattığını söylüyor. Eğer bazı düşüncelerden kendinizi alıkoyamıyorsanız, vücudunuza odaklanmak  size yardımcı olacaktır. Eğer fiziksel bir gerginlik veya acı hissiniz varsa, öncelikle zihninizi rahatlatmaya ihtiyaç duyabilirsiniz. Hangi rahatlama tekniğinin kim için faydalı olacağını tahmin etmek ne kadar zor olsa da, farklı teknikleri deneyerek en çok işe yarayan tekniği bulmak en doğrusudur. Bedeninize, düşüncelerinize odaklanırken kendinizi gözlemleyebilir, stres yaratan düşüncelerinizin ve sonrasında oluşan duygularınızın da daha çok farkına varabilirsiniz.  Her bir rahatlama tekniğini deneyerek ve bunun duygularınızda, düşüncelerinizde, bedeninizde yarattığı farkı kontrol ederek bu sürece başlamak size yardımcı olacaktır. Şimdi sık kullanılan bazı gevşeme tekniklerinden bahsedelim. Ancak önemli bir not: bu teknikleri önce bu konuda uzmanlaşmış birinin denetiminde yapmanız hem doğru kullanımı görmek hem de olası olumsuz sonuçları engellemek için iyi olabilir. Örneğin; konuya hakim bir ruh sağlığı uzmanı size en doğru şekilde yol gösterecektir.

1.Kas Gevşemesi (Gevşeme Egzersizleri)

İlerleyici kas gevşemesi, sistematik bir şekilde vücuttaki farklı kas gruplarını önce kasmayı ve hemen sonrasında gevşetmeyi içerir. Konsantrasyon sorunları, engellenemeyen düşünceler, diğer bazı zihinsel gerginlikler ve beraberinde getirdiği bedensel gerginlik için etkili bir rahatlama tekniğidir. Düzenli bir uygulama, vücudun farklı bölgelerinde oluşan kasılma ve gevşemelere olan farkındalığı artırır. Bu farkındalık da stresle beraber gelen kas gerginliğini fark etmenize ve onu ortadan kaldırmanıza yardım eder. Bedeninizi rahatlatmak zihninizi de rahatlatacaktır. Bu uygulamayı yapmadan önce, geçmişinizde kaz spazmı ve kas problemleri yaşamış iseniz, uygulama öncesinde doktorunuza danışmanız yerinde olacaktır.

Progresif kas gevşemesi genellikle rahat bir ortam yaratmayı gerektirir. Sonrasında ise nefes egzersizleri ile devam eder. Karın bölgesinden alınan nefes her zaman için önerilen yöntemdir. Bu sırada kişi duygu, düşünce ve bedeninde neler olduğunu fark etmeye çalışır. Tek tek bazı kaslarını önce sıkar sonra gevşetir. Örneğin; önce kol grubundaki kasları kasar ve nefesle birlikte gevşetir. Bunu birkaç kez tekrarlar. Sonrasında ise ayak, bacak, karın, göğüs, boyun, yüz bölgeleri için benzer işlemler tekrarlanır; yani önce kaslar kasılır, sonra nefesle birlikte gevşetilir. Daha sonra ise tüm vücut nefes alıp vererek gevşetilir. Ancak kasma sırasında çok zorlamamaya dikkat etmek önemlidir.

2.Derin Nefes Meditasyonu

Tam odaklanmış bir şekilde derin nefes alarak yapılan gevşeme tekniği etkili bir uygulamadır. Bu, her yerde rahatlıkla uygulanabilecek ve kaygılarınızı kontrol altına almaya yardımcı olacak bir yöntemdir. Derin nefes alma, diğer stresle başa çıkma tekniklerinde de sıklıkla kullanılır. Derin nefes almanın özelliği karından derin bir nefes alarak, bedene temiz hava girmesini sağlamaktır. Karından nefes alırken göğüsten alınan nefese göre bedene daha çok oksijen alınır. Bu da kaygı seviyenizin azalmasında etkili olacaktır. Uygulama esnasında sırtınız düz bir şekilde rahatça oturmak, bir elinizi göğsünüze, bir elinizi de karnınızın üstüne koymak bu işlemde en sık kullanılan yöntemdir. Burundan derin bir nefes almakla devam edilir. Nefes alırken karın üzerindeki el hareket edecek, diğer eliniz daha az hareket edecektir. Alınan nefes ağızdan yavaş yavaş verilir. Kişi, her nefeste biraz daha rahatlamaya izin verir. Karından alınan derin nefesler sayesinde sinir sistemi rahatlamaya başlar.

Bu teknik bedeninizi rahatlatmak için uygulanabilecek çok etkili ve basit bir yöntemdir.  Aynı zamanda vücudunuzda neler olup bittiğinin farkına varmanızı sağlayacaktır. Bu noktada, size yardımcı olmayan düşüncelerinize odaklanmak yerine, nötr veya rahatlatıcı şeylere odaklanmak zihninizi rahatlatmaya yardımcı olur. Nefesinizi kontrol altında tutarak zamanla zihninize odaklanmayı ve bedeninizi rahatlatmayı öğrendiğinizi göreceksiniz. Ancak önemli bir nokta, bu egzersizin sıklıkla tekrarlanmasının kalıcı sonuçlar için gerekli olduğudur.

 

3.Ritmik Egzersiz

Gevşeme ve rahatlamanın, stresle ve kaygıyla baş etmenin en etkili yöntemlerinden biri de fiziksel egzersizdir. Yürümek, koşmak, bisiklete binmek gibi aktiviteler son derece rahatlatıcıdır. Bu aktiviteleri yaparken hareketlerinize ve nefesinize odaklanmak,  başka düşüncelere odaklanmanızı engelleyebilir. Ancak sizin için en doğru egzersizin hangisi olduğu hem yaşam stilinize, hem sağlık durumunuza bağlı olduğundan, eğer emin değilseniz buna belki de bir sağlık uzmanı eşliğinde karar vermeniz gerekebilir. Bu egzersizleri yaşamınızın bir parçası haline getirmek ve kendinize bunun için bir program yaratmak süreklilik ve motivasyon için önemlidir.  Evde dahi yapabileceğiniz bazı egzersizler sayesinde kendinizi daha iyi hissetmeniz mümkün.

 

Peter Pan Sendromu (Peter Pan Kompleksi)

 

Peter Pan sendromu, olgun oldukları halde çocukmuş gibi davranan bireylerde görülen davranış bozukluklarıdır. Büyümeyi reddeden öykü ve film kahramanı Peter Pan’dan hareketle 1980’li yıllarda Peter Pan Sendromu olarak adlandırılmıştır. Bu durum , şu anda aslında ne bir psikolojik bozukluk ,ne de bir hastalık konumundadır.

Tıp literatürüne tam olarak  geçmemiş olup annelerine bağlı erkeklere has olarak görülse de her cinsiyetten insanlar bu sendromun mağduru olabilir. Özellikle de Batı toplumlarında duygusal olarak olgunlaşamayan , bir türlü büyüyemeyen , yetişkinlere özgü sorumlulukları alamayan,40 lı yaşlara gelirken hatta geçtikten sonra bile çocuk gibi giyinmekte ısrar edenlerin sayısının gittikçe artıyor olması , bu yönde bir sorunu beraberinde getirebilir.

 Bu kişiler hayatla yüzleşmekten, sorumluluk almaktan korktukları gibi toplumdan da kendilerini soyutlarlar. Çocukluk hali, çoğu zaman eğlenceli olsa da hayatlarını sorgulamaya başlayıp önemli kararlar vermeleri gerektiğinde kendilerini kararsız, yalnız hissederler.

 

 

  1. İlk defa 1983 yılında, psikanalist Dan Kiley tarafından ortaya atılan bu sendrom: Sosyal görevlerin, sorumlulukların başlamasıyla ortaya çıkıyor ve sıklıkla yaşları 25 ila 40 arasında değişen erkeklerde görülüyor.
  2. Peter Pan Sendromundan muzdarip kişiler yaşlanmayı; dolayısıyla zamanı durdurmak isteyen, sorumluluklarıyla başları dertte olan çocuk-yetişkinlerden oluşuyor.
  3. Hayatlarını Peter Pan gibi Varolmayan Ülke’yi arayarak geçiren bu kişiler evlilik, ev ya da çocuk sahibi olma gibi sorumluluklarından kaçmanın yollarını arıyor.
  4. Hayatlarını daha rahat, olumlu, sorumluluklardan kaçarak ve kaygısız sürdürmek için de ailelerinin evlerinde yaşamayı tercih ediyorlar.

Sosyolog Frank Furedi’nin; “Toplumda yetişkinlik dönemine geçmeyi reddeden ve kaybolan birçok erkek ve kadın   var” sözleri, Peter Pan sendromunun etkisini git gide artırdığının kanıtı.

  1. Prof. Humbles Ortega’nın yaptığı klinik araştırmalara göre, Peter Pan Sendromunu ortaya çıkaran en önemli etken, ebeveynlerin aşırı korumacı olması.
  2. Bu kişiler çocuklarında, sorumluluk almayı ve problem çözmeyi öğrenemedikleri için, yetişkinler dünyasını içinden çıkılmaz bir kaos gibi algılama eğiliminde oluyorlar.

  Yetişkinlerin dünyasının sorunlarını ve sorumluluklarını son derece korkutucu bulurlar.

  1. Peter Pan Sendromu esasen ‘bumerang nesli’ olarak adlandırılan, büyümenin evrelerini tamamlayamamış kişileri etkiliyor.

Yuvadan bir türlü uçamayan bu kişiler büyümenin beş adımı olarak gösterilen “okulu bitirmek”, “evden ayrılmak”,  “para kazanmak”, “evlenmek” ve “çocuk sahibi olmak” gibi aşamaları tamamlayamadan  devam ediyorlar hayatlarına.

  1. Peki, bu “bumerang nesli” önceki jenerasyona oranla yetişkinliğe neden daha geç adım atıyor?

Bu konuda yapılan araştırmaların büyük bir bölümü değişen ekonomik şartları işaret ediyor. Öyle ki Ekonomist Ian Bright, gençlerin ‘anne-baba bankasına’ başvurmasının daha yaygın olduğunu söylüyor ve ekliyor; “İnsanlar kriz zamanlarında da ailelerine ve arkadaşlarına koşuyorlar.

  1. Konuyla ilgili yapılan bir ankete katılan 12 ülke arasında Türkiye ‘bumerang nesli’ olarak tanımlanan finansal zorluklar nedeniyle aile ya da arkadaşıyla yaşamaya başlayanların oranının en yüksek olduğu ülke.

Üstelik bu ankete katılan Türklerin yüzde 56’sı ev sahibi olmanın on yıl öncesine göre daha zor olduğunu düşünüyor ve katılımcıların yüzde 63’ü gençlerin ev sahibi olamayacağı endişesini taşıyor.

  1. Çocuk-yetişkinlerin sayısının git gide artmasının bir diğer nedeniyse tüm dünyada artan işsizlik.

Ancak salt ekonomik nedenler bu hızlı tırmanışı açıklamaya yetmiyor.

  1. “Artık ebeveynlerin, sorunlar karşısında çocuklarından önce davranıp bu sorunları çözmeye başlamasından dolayı gençler kendi kendine bir şeyler yapmayı unutmuş durumdalar.

Haliyle çocuklarının bir çeşit bakıcısı haline gelen anne babaların sağladığı konfordan vazgeçmek yeni nesil için pek kolay değil! Yorgun argın işten eve geldiğinde yemeğinin hazır, eşyalarının temiz ve ütülü olduğunu görmeyi kim istemez?”

  1. Hal böyleyken iş bulamayıp eve geri dönen gençler, ebeveynleri tarafından maddi olarak desteklendiğinden, iş arama motivasyonlarını kaybettikleri de bir gerçek.
  2. Ebeveynleriyle bu kadar bağımlı bir ilişki geliştiren kişilere, dış dünyanın tehlikelerle dolu korkunç bir yer olarak görünmesi hiç de şaşırtıcı değil.
  3. Uzmanlara göre aileyle yaşamak yaratıcılığı, bağımsızlığı, özgürlüğü, keşfetme duygusunu öldürmekle eş değer.

Öyle ki ailesinden ayrı bir yaşamı tercih edenlere ‘Neden ailenizle yaşamak istemiyorsunuz?’ sorusu sorulduğunda hiç düşünmeden kuşak çatışmaları, özgürlük alanının kısıtlanması, farklılaşma ve yabancılaşma gibi nedenleri art arda sıralıyorlar.

  1. Peter Pan bireyler “özgür ruhlu” insanların köşe bucak kaçtığı sorunları, sorun olarak görmüyorlar.

Mahremiyetin yok denecek kadar az olması; “Nereye gidiyorsun? Kaçta geleceksin? Kimle buluşuyorsun? Neden bizle zaman geçirmiyorsun?” gibi sorular Peter Pan’lar için dert değil.

  1. Dan Kiley, ‘koca bebek’ olarak adlandırdığı bu kişileri eğlenceli, çekici, çok büyük bir sıklıkla da başarılı olarak nitelendirse de ilişki içinde karşısındakini düş kırıklığına uğratacağını söyleyor.

“Bu sendroma yakalananlar duygusal açıdan olgun değildir, aşk  ya da sorumlulukla başı derttedir ve ilişkileri her an krize doğru gidebilir.”

  1. Bu erkeklerin çoğu, kendilerinde olmayan özelliklere sahip kadınlarla ilişki kurarlar.

Güçlü, sorumluluk sahibi, ciddi, empati yeteneği gelişmiş yani karşısındakinin duygularını anlayabilen kadınlardır bunlar.

  1. Peter Pan sendromundan muzdarip erkeklerle birlikte olan kadınlar, sahiplenici bir yapıya sahiptirler, nitekim bir süre sonra, ilişkide anne kimliğine bürünmeleri kaçınılmaz olur.

İlişki böylelikle heyecanını yitirmeye ve rutin bir hale geçmeye başlar. Sıkıcılıktan kaçmak için, yalanların, uzaklaşmaların ve kaçamakların kapısını aralamaya başlar ve haliyle bu beraberinde krizi getirir.

  1. Peter Pan Sendromu yaşayan erkeklerin, bu durumu değiştirmek için ciddi bir yüzleşme ve kendini geliştirme çalışması yapması gerekiyor.

Çalışmada başarı, değişimi kendisinin istemesine bağlıdır. Onu değişime zorlamak, çoğu kez yarar sağlamaz. Haliyle kadınların da bu sendromu yakından tanımaları önemlidir.

  1. Peter Pan erkeklerle ilişki kuran kadınların unutmamaları gereken en önemli şey, ciddi bir ilişkinin ancak, olgun, sorumluluk sahibi, duygularını ve düşüncelerini dengeli biçimde ifade edebilen iki insan arasında kurulacağı gerçeğidir.

 

PETER PAN SENDROMU

Bu sendrom anladığınız üzere adını edebiyatın maceraperest, büyümeyi reddeden, hep çocuk kalmak isteyen kahramanı Peter Pan’den almaktadır.

Peter Pan gençliğin özünü simgeler.Aynı zamanda neşesini ve yenilmez ruhunu da bizlere anımsatır. Peter, korsan bayrağını ele geçirir ve Tinkerbell’le oynarken hepimizin içindeki çocuğu uyandırır. Ona doğru çekiliriz çünkü o harikadır ve bize ebedi bir oyun arkadaşının elini sunar. Peter Pan’ın yüreğimize dokunmasına izin verdiğimiz zaman, ruhumuz adeta gençlik çeşmesinden beslenir.

Peter Pan Sendromu/Kompleksi’nin genellikle yaşları 25-40 arasında değişen erkekler arasında yeni bir fenomen olarak ortaya çıktığı tespit edilmektedir.Yetişkinliğin getirdiği sorumlulukları reddeden ve hayatını çocukluğunun dertsiz tasasız yıllarındaki gibi sürdürmeyi seçen bu çocuk erkekler bu sendroma yakalanmaya adaydırlar.

Bu yapıdaki erkekler yirmilerinden önceki ve sonraki birkaç yıl boyunca düşüncesiz bir yaşam tarzına dalarlar. Narsisizm onları kendi içlerine kilitlerken, gerçek olmayan bir ego durumu (kendini beğenmişlik) da, hayallerinin söylediği her şeyi yapabileceklerine ve yapmaları gerektiğine onları ikna eder. “İstiyorum “un yerini ‘’Yapmalıyım’’ almıştır. Kendilerini kabul etmelerinin tek yolu, diğer insanların onları kabul etmelerini sağlamaktır. Huysuzluk nöbetleri, erkeksi atılganlık maskesi altına gizlenir. Sevgiyi kanıksarlar onu nasıl geri vereceklerini hiç öğrenemezler. Yetişkin oldukları izlenimini vermeye çalışırlar, ama aslında şımarık çocuklar gibi davranırlar.

Peter Pan’ın kurgusal anlatımının yakından incelenmesi, gençlik ve ergenlik kaprislerini simgeleyen öğretici bir süreç olmakla kalmayıp , günümüz evlilik terapisi ile ilgilenenlere bir gerçeğe yeni bir gözle bakma olanağı da tanıyor. Anne babaları ve onları seven diğer insanlar farkında olmasalar da pek çok çocuk ve genç günümüzde bilinçsizce Peter Pan’ın yolundan gidiyor.

 

BU KİŞİYİ TANIYOR MUSUNUZ ?

– Bir özel günde sizi ihmal eder, ama diğer insanları, özellikle de kadınları etkilemek için elinden geleni yapar.
– ”Özür dilerim” demek onun için neredeyse olanaksızdır.
– Sizin gereksinimlerinizi çok az düşünür, o hazır olduğu zaman sevişmek ister.

– Arkadaşlarına yardım etmek için her şeyi yapar ama sizin istediğiniz küçücük şeyleri yapmaz.
– Sizinle, sorunlarınızla ve duygularınızla ancak kayıtsızlığından şikayet ettiğiniz zaman ilgilenir.
– Duygularını ifade etmek ona son derece zor gelir.
– Alkol sorunu vardır, içince kişiliği değişiyor gibi görünür.
– Şovenist tavırlar sergiler: “Karımın evi ihmal etmediği sürece çalışmasını isterim.”
– Arkadaşlarıyla hiçbir eğlenceyi kaçırmaması gerektiğini düşünür.

 Bu çocuk adam, ciddi bir rahatsızlığın kurbanıdır. Yardımcı olunmazsa, yaşamı yavaş yavaş tatsızlaşacaktır. O ne akıl hastasıdır, ne de toplumda işlevlerini yerine getirmekten acizdir. Ama o çok üzgündür içten içe. Üzüntüsünü, neşenin ve oyuncu bir eğlencenin arkasına saklamak için çok çaba harcar. Hileleri çoğu durumda yarar, en azından birkaç yıllığına. Hiç olgunlaşmaması, sonunda onu seven insanın, sevgilisinin veya eşinin kaçınılmaz son olarak gördüğümüz , şevkini kırar hale gelir.

Peter Pan Sendromu yaşayan erkeklerin, bu durumu değiştirmek için ciddi bir yüzleşme ve kendini geliştirme çalışması yapması gerekmektedir. Bu erkeklerle ilişkideki kadınların da çocuksu erkeklerin yarattığı sorunların üzerine akılcı biçimde gitmeleri, onları da sorumluluk almaya ve bilinçli çözümler geliştirmeye yönlendirmeleri gereklidir. Bu kadınların annelik rolünü oynamaktan vazgeçmeleri, erkeğin çocuk rolünden çıkmasına katkıda bulunacağı aşikardır.

 

İşkoliğin kendini ve varlığını tanımladığı tek yer işidir. Bu nedenle hep çalışması gerekir. Çalışmazsa yok olmuş hisseder; çalışması engellendiğinde mutsuz ve huzursuz olur. İşe dönmek için çaba gösterir. Başaramazsa ise demoralizasyonlar yaşar.

Bağımlılıklar genel olarak ürkülen ve kabul görmeyen, sorun kabul edilen bir durumken,işe aşırı bağımlılık, işkoliklik övülen, onaylanan ve kabul gören bir bağımlılık şekli olarak dikkat çekiyor. Hatta diğer bağımlılar toplumsal damgalanmaya, soyutlanmaya maruz kalırken işkolikler saygı duyulan bağımlılar olarak toplumsal konumlarını gururla sürdürüyor. Tüm bağımlılık tariflerinde olduğu gibi işkolikliğin de bir tarifi ve ölçüsü var.Her iş bazen çok çalışmayı gerektirebilir. Herkes yaşamının bazı dönemlerinde çok çalışmak zorunda kalabilir. Bu süreler uzun olabilir. Bunların tümü bir kişiyi işkolik olarak tanımlamaya yetmez.

Ekonomik sistemler, gelir dağılımları ve çalışma saatleri ülkelerin her zaman gündem konularının başında gelir. Çalışanların hakları ve sağlıklarının korunmasını amaçlayan çalışmalar, şartları düzenlemek ve iş saatlerine sınırlama getirmek için sürdürülüyor. Birçok ülkede iş saatlerine ilişkin kısıtlamalar olmasına karşın aşırı iş yükü, rekabet, performans kaygısı hem eğitimsiz ve kalifiye olmayan çalışanlar hem de artan oranda eğitimli ve kalifiye çalışanlarda gözleniyor. Çünkü dünyanın her yerinde sürekli olarak başarının, başkalarından daha fazla ve sürekli çalışma sonucu geleceği söylenip duruluyor. Çalışmalar ise bunun çok doğru olmadığını, başarı için çalışmanın fazlası ve sürekliliğinden önemli etkenler olduğunu gösteriyor.

İşkolik kime denir?

Alkolizmin bilimsel tanımlarının yanı sıra, çok basit ama bir o kadar anlamlı bir tanımı vardır. O tanım alkoliği “Alkolün işine değil, işinin alkol almasına engel olduğunu düşünen kişi” olarak anlatır. İşkoliği benzer şeklide tanımlarsak iş dışında kalan tüm yaşamın (aile, eş, çocuk, eğlence, spor, tatil, dinlenme, yemek yeme vb.) çalışmasına engel olduğunu düşünmeye başlayan kişi olarak açıklayabiliriz. Bütün bunları yaptığı zamanlar bile aklı işindedir ve mümkün olduğu kadar işini sürdürmeye devam eder. Tamamladığı işlerin, hedeflerin zevkini çıkarmadan yenilerinin peşine düşer. Kendini ve varlığını tanımladığı tek yer işidir. Bu nedenle hep çalışması gerekir. Çünkü çalışmazsa kaybolmuş, yok olmuş hisseder. Çalışması engellendiğinde mutsuz ve huzursuz olur. İşe dönmek için çaba gösterir.

Çalışmak için yaşamak

 

Birçok kişi, çok çalışmayla işkolikliği karıştırır.

 

İşkoliklik çok çalışmak değildir, çalışmayı durduramamaktır.

 

Davranışsal bir bağımlılıktır İşkolik için gittiği her yere işini taşımak normal bir durumdur. .

 

İşkoliklerde görülen en önemli özellik yorulunca mola vermemeleridir. Mükemmeliyetçi kişilerdir. Kendilerine büyük hedefler belirlerler ve ulaştıklarında çıtayı biraz daha yükseltirler. Bir işe başladıklarında her şey kusursuz ve %100 tam olması için çabalarlar. Hayır demekte zorluk çekerler.

 

İşkolizm kişinin hayatında birçok negatif sonuca yol açar. Bunlardan bazıları depresyon, huzursuzluk, stres temelli sağlık sorunları, verimliliğin düşmesi, hayat düzeninin bozulması, bitkinlik gibi olumsuz sonuçlardır.

 

 

Herkes işkolik olmuyor. Birçok sorun gibi işkolikler de çocukluk döneminde belirtiler göstermeye başlıyor. Mükemmeliyetçi ailelerinin beklentilerini karşılamaya çalışan çocukların bir kısmı ailelerinin beklentilerinin karşılanamaz olduğunu fark edip, başkaldırarak kendi yollarını çizerken diğerleri o başarıyı yakalamak için çalışmaya devam ediyor. Mükemmel olmak mümkün olmadığından çalışmanın sonu gelmiyor. Belki de en büyük çelişki başarı ve mükemmellik için bu denli çalışan işkoliğin çoğu kez çalışmalarının sonuçlarının yetersiz kalması oluyor. Ailesinden, kendinden hatta sağlığından yaptığı fedakarlıklar aynı zamanda yalnızlığı ve işi paylaşamamayı yani takım oyunun dışında kalmayı beraberinde taşıyor. Buna rağmen başarılı olan işkolikler var. Ama hem durmadıkları için kendi başarılarının farkına varamıyor, zevk alamıyorlar. Hem de psikiyatrik sorunlar ve fiziksel ağrılar bir yana kalp krizi geçirme sıklıkları artıyor. Tüm işkolikler birbirine benzemiyor. Tüm mükemmeliyetçiler gibi ya hep ya hiç diyerek bazı işlere başlamayan, bazılarını yapmak için ise kendini tüketenler olduğu gibi, en iyisini yapmak için tek projenin ayrıntılarında kimseyi karıştırmadan uğraşanlar, yapabileceğinden fazlasını üstlenip gücünü zorlayanlar, bir işten bir işe koşanlar farklı grupları temsil ediyor. Ama hepsinin ortak noktası yaşamak için çalışmak değil, çalışmak için yaşamak oluyor.

Tedavi mi edelim, ödüllendirelim mi?

 

Her ne kadar onay gören bağımlılık dense de şirketler işkolik elemanların yaratabileceği sorunları ve iyi-çok çalışan elemanla işkolik arasındaki farkı anlamaya başlamış görünüyor. Özellikle ABD ve Japonya’da sorunun ciddi boyutlara çıktığının düşünülmesi, işkolikliğin bir bağımlılık hatta takıntı, obsesif kompulsif bozukluk ya da dürtü kontrol bozukluğu gibi ele alınması gereken bir hastalık olduğunun fark edilmesi, tanımak ve tedavi etmek için araştırmaları artırmış görünüyor. Diğer yandan işkolikliğin neden olduğu fiziksel hastalıklar, ölümler, boşanmalar dayanışma gruplarının kurulmasını harekete geçiriyor. Çeşitli iş bağımlılık ölçekleri geliştiriliyor. Bunlardan bir tanesi Bergen Çalışma Bağımlılığı Ölçeği. Çalışmak için iptal ettiğiniz planları, işte geçirdiğiniz zamanı, tatil süresini, iş dışı aktiviteleri sorgulayan bu ölçek sonrasında kendi riskinizi değerlendirebiliyorsunuz. Her bağımlılığın bir önceki adımı olan kötüye kullanım aşamasında mısınız, yoksa çoktan işkolik sınırını geçmiş misiniz karar verebiliyorsunuz.

 

İŞKOLİKLİĞİN BELİRTİLERİ

 

*Çalışmaya ayırdıkları saat dilimini giderek arttırmak,

 

*Ulaşılması zor hedefler belirlemek,

 

*Çalışmayı durduramamak ,

 

*Boş zamanlarında kendine ve çevresine çok az zaman ayırmak ya da hiç ayırmamak,

 

*Çalışmadığı zamanlarda huzursuz hissetmek

 

*Zamanının büyük bölümünü işle ilgilenerek geçirmek

 

*Çalışma hayatlarından dolayı sorumluluklarını ihmal etmek

 

Yukarıda yazan belirtilerden en az 3 tanesi bir kişide olması işkolik olduğunu gösterir

 

 

 

 

Bir işkolik “Ben alkolik değilim” diyen biri gibidir

 

Artık işkoliklik bazı ülkelerde şirketler tarafından işten çıkarma nedeni bile olabiliyor. Hem takım çalışmasına uygun olmamaları, hem getirdikleri sağlık sorunlarının şirketlere maliyetleri ve iş kayıpları, çalışarak kazandırabilecekleri ile karşılaştırıldığında kaybeden artık işkolikler olmaya başladı. İşkolikliğin tedavisi tüm bağımlılıkların tedavisi gibi başlıyor: Kabullenmek. “Hayır, ben çok çalışmıyorum” diyen birini tedavi etmek, ben alkolik değilim diyen birini tedavi etmeye çalışmak gibidir. Önemli olan madde bağımlıları ya da alkolikler gibi tedavi için dibe batmayı beklememek. Ailenizin terk ettiği, fiziksel sağlığınızın bozulduğu, en sonunda işten atıldığınız durumda “Ben sadece çalışıyorum, çalışkanım” demeniz size yarar sağlamayacaktır. Bir an önce kendinizi değerlendirin. İş veriminize bakın. Çok çalışma sandığınız şey bir hastalık olabilir. Sonra iş dışı yaşamınızı değerlendirin. Neleri ihmal ettiğinizi? Deniz kıyısında mail okumaya, yazmaya çalıştığınız ve denizi hatırlamadığınız zamanları, çocuğunuzun siz fark etmeden ne kadar büyüdüğünü? Tatile gitmediğiniz, hafta sonu çalıştığınız için sizi alkışlayan şirketler gittikçe azalıyor. Bazıları yasaklar, kurallar koymaya başladı bile. Hatta Adsız Alkolikler (AA) gibi Adsız İşkolikler kuruldu. Onların da 12 adım programları var. Bu adımların içinde ailenizle yemek yemek, çocuğunuz yatırmak ve masal okumak, evde küçük tamiratlar yapmak var. Bu insana keyif verecek adımlara başlamak için tanı almayı ya da dibe vurmayı beklemek gerekmiyor.

“İşim, Hayatımın Tek Kabul, Onay Ve Saygı Kaynağı”

Kendinizin ya da bir yakınınızın işkolik olduğunu düşünüyorsanız ve işkolizmin getirebileceği olumsuzlukların önüne geçmek istiyorsanız yapabileceğiniz bazı şeyler var. Kabul, onay ve saygı isteği günümüz koşullarında işkolikliğin en önemli nedenleri arasında. İşinin, hayatının tek kabul, onay ve saygı kaynağı olduğunu düşünen işkolikler için yapabileceklerinin başında hayatın başka alanlarında da bu kazanımların elde edilebileceğini görmek geliyor. Ailenin ve arkadaşların da işkoliklikten kurtulmak için önemli rolleri olsa da ilk adımda önemli rol kişinin kendisine düşüyor.

İşkolik olmanın altında yatan nedenlerin psikolojik sıkıntılar ve/veya özel hayatın sorumluluklarından ve zorluklarından kaçış olduğunun farkında olmak bu sorunun üstesinden gelinmesinde önemlidir. İşkolik kişi bu farkındalığa sahip olamaz ve işine aşırı bir şekilde kendini vermesini normal görürse sorun daha da büyüyecektir.

İşkolik insanlar genellikle “ben işkoliğim ve bu soruna bir çözüm bulmak istiyorum” söylemi ile bizleri ziyaret etmezler. Altta yatan psikolojik sıkıntı ve özel hayatın sorumluluklarından, zorluklarından kaçış ile baş edemeyecek düzeye geldiklerinde ve bunun sonucunda sıkıntıları işlerini yapmalarını engelleyecek düzeye geldiğinde, depresyona girdiklerinde, tükendiklerinde, kaygı bozukluğu geliştiğinde ve ilişkileri, özellikle de eşleri ile olan ilişkileri iyice bozulduğunda bizlerin kapısını çalarlar.

Bizim için hedefler şunlardır;

  • İşkolikliğinin nedenlerini bulmak, kişinin kendini fark etmesi
  • İşe verilen anlamı doğru tanımlanması
  • İş-özel yaşam dengesi kurmanın kişinin hem duygusal hem de fiziksel sağlığı için önemli olduğunu kavraması
  • İş dışında geçirilen zamanı işi düşünmeyerek geçirebilmek
  • İşte kendilerine ve çevresindekilere “hayır” ve “dur” diyebilmek
  • Spora ya da yeni uğraşlara vakit ayırmak
  • Planlama ve organizasyon yeteneklerini geliştirmek
  • Özel hayattaki insanlarla iletişimin ve kurulan ilişkilerin niteliğinin önemini kavramak
  • Sosyal aktivitelere katılmak
  • Her şeyin mükemmel olamayacağını ve hatalar yapılabileceğini kavramak

Diğer Bağımlılık Türlerinden Farkı

Bu sorunun diğer bağımlılık türlerinden en büyük farkı kısa ve orta vadede aşırı çalışmaya teşvik eden ve motive edici unsurlar olan başarı, statü, kabul, saygı, onaylanma gibi birçok ödüllendirici durumu kişiye sunabilmesi ve haz duygusunu yaşatabilmesidir. Diğer tür bağımlılıklarda farklı türden teşvik ediciler vardır. Alkol, madde, kumar, alışveriş, internet gibi bağımlılıklarda haz duygusu çok kısa vadelidir, ancak dakikalar ve saatler boyunca sürebilir, dolayısıyla kişi sıkıntılı haline çok çabuk döner. İşkoliklikte başarı, statü, kabul, saygı, onaylanma gibi haz verici durumların haz verme süreleri seneleri hatta 10 yılları bulabildiğinden, kişinin temeldeki sıkıntılarını bastırabilmesi, görmezden gelmesi ve farkında olmaması olasılığı çok fazla artar. Bu durum da temelde olan ve kişiyi işkolikliğe iten sorunların çözülmeden devamına büyük olanak sağlar. Dolayısıyla, bu bağımlılık türünde, kişilerin kendi durumlarının farkına varıp, temeldeki sorunlarını çözmek için yardım arayışına girmek için adım atmaları zordur.

Bu bağımlılık türünde işkolikliğe neden olan unsurları belirlemek ve bunları çözümlemek en önemli süreçtir; kendisine ve çevresindeki insanlarla ilişkilerine verdiği zararların önüne geçmek ve iş dışındaki yaşam alanlarında da var olmasını sağlamak atılması gereken adımlardır.

 

 

Teknoloji bağımlılığının fobisi olarak adlandırılan FOMO, insanlara “Online değilken bir şey kaçırırsam” korkusunu yaşatıyor.

Facebook,Twitter,Instagram,Swarm ve WhatsApp gibi platformlara girmeden duramıyor musunuz? Sanal ortamlarda harcadığınız zamanın giderek artması, aile ve arkadaşlarınızı ihmal etmenize, işinizi aksatmanıza mı neden oluyor? Eğer yeterince sanal ortamda bulunmadığınıza inanıyorsanız, içinizde bir boşluk hissi, karamsarlık, huzursuzluk veya sinirlilik gibi belirtiler oluyor mu?

 

Son günlerde çok konuşulan ve uykularımızı kaçıran FOMO (Fear of Missing Out) yani ‘gelişmeleri kaçırma korkusu’ nedir?

FOMO, gündemi kaçırma korkusudur. Özellikle ‘nomofobi’ olarak bilinen, bağımlılık derecesinde telefon kullanma durumudur.

Bir çeşit kaygı bozukluğu ve gelişmeleri kaçırma korkusuyla birlikte gereksiz yere pişmanlık duyma davranışı olarak tanımlanan Fear of Missing Out’un (FOMO),sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olarak giderek artış göstermekte olduğu bildirilmektedir.

 

FOMO hastalığı insanların sosyal medyaya olan bağlılığını özetleyen bir ruh halidir. Bu hastalığın başlıca belirtileri, sürekli sayfa yenileme ihtiyacı hissetmek, sosyal medyada online olmadığımız zamanlarda huzursuz hissetmek, paylaşılan bir fikrin veya görselin beğeni almaması sonucunda ortaya çıkan duygusal çöküntü veya sizi ucundan kıyısından dahi ilgilendirmeyen olaylara karşı aşırı sinirlilik olarak gösterilebilir. Arkadaş ortamlarınız bir kenara dursun, aile içerisinde bile minimum seviyede kurulan diyaloglar bile (eğer çok geçerli bir sebebiniz yoksa) sosyal medyaya olan bağımlılığınızı göstergesidir.  Bu konuda yapılan araştırmaların sonuçları ise tüm gerçeği gözler önüne seriyor. Yaklaşık 200 bin kişi üzerinde yapılan testler sonucunda, kullanıcıların yüzde 40’ı sürekli sosyal medyada aktif olmayı istedi ve önemli haberleri, durumları vs. kaçırdığını hissederek bu konudaki tedirginliklerini belirtti.

 

 

 

 

FOMO’nun ne gibi belirtileri var?

Kişi sürekli sosyal medyaya bakma ihtiyacındadır,bir şeyleri kaçırmamaya çalışır. Kaçırma korkusuyla herşeyi baştan gözden geçirir. Genellikle bunun saçma olduğunu bilir, ama kendini yapmaktan alıkoyamaz.

Daha çok 3 tipi vardır:

1-Eksiklik duygusunu giderme amacında olanlar:Bu kişiler eksiklik duygusuna tahammül edemeyen kişilerdir. Her şeyin tam olmasını isterler.Sanki bir şey eksik kalırsa, dünyanın sonu gibi hissederler. O nedenle sürekli kontrol ederler.

2-Stresle başa çıkma ve boş zamanlarını değerlendirme aracı olarak görenler: Bu kişiler genelde durmayı bilmeyen insanlardır. Boş kalamazlar. Boş kaldıkları anda huzursuzluk duyarlar. Bu nedenle hemen sosyal medyaya girerler. Aslında ne yaptıkları o kadar önemli değildiri,önemli olan boş kalmamaktır.

3-Dürtüseller: Bu kişiler düşünmeden hareket ederler. Neden bu davranışı yaptıklarını sorgulamazlar. Israrlı ve nedensiz bir şekilde kontrol ederler. Bunu yaptıktan sonra bir rahatlık hissederler ama amaç rahatlık hissetmek değildir,içlerinden gelen dürtüye hakim olamazlar.

Kimler risk altında?

Daha çok mükemmeliyetçi kişiliklerde görülür. Öte yandan stresle başa çıkma becerileri sınırlı olanlarda daha sıktır. Özellikle hiperaktif ve dürtü kontrolü zayıf kişiler risk grubunu oluşturuyorlar. Bu kişilerin tedavisinde ‘Dur, düşün, hareket et’ paradigmasını kullanılmaktadır.Yani kişi durup ‘Bunu yapmam gerekli mi?’ diye düşünüp en uygun cevabın ne olduğunu bulduktan sonra harekete geçmelidir. Terapilerle, danışanlara ‘Gerekli mi?’ ve ‘Uygun mu?’ sorularının cevaplarını vererek tepki vermelerini sağlanmaktadır.

FOMO, Z kuşağında daha sık görülüyor. Z kuşağı; her şeyi kolay elde etmek istiyor. Özgürlüğe tutkulu olan, hayatın zorluklarını çekmemiş, her şeyi kolay elde etmiş bir kuşak. Sanal âlemi zevk olarak, ilgi alanı olarak seçiyorlar. Ayrıca erkeklerde de bu duruma sık rastlanıyor. Mesleği gereği bilgisayarla vakit geçirmek zorunda olanlar, bilgi işlemciler ve yazılımcılarda daha sık görülüyor.

 

İnsana ne gibi zararları var?

Şu an sosyal medya bağımlılığı,yalnızca sosyal medya ile sosyalleşen insanların 5-10 yıl içinde daha farklı bir psikiyatrik hastalığa yakalanma ihtimalleri çok yüksek. FOMO, her ne kadar negatif etkileriyle tartışılan bir bozukluk olsa da, bazı insanlar için oldukça motive edici olabiliyor. FOMO’nun kaygı ve stres yaratması ya da motivasyon kaynağı olarak kullanılıp kişisel gelişiminize katkı sağlaması arasında ince bir çizgi var. Bu çizgide kalabilmek için de daima anı yaşamak, başkalarının hayatlarına değil kendi hayatımıza odaklanmak, ve sosyal ağlarda geçirdiğimiz zamanı abartmamak gerekiyor. Yapabildiklerinize odaklanıp bunlarla gurur duymayı bildiğiniz sürece, FOMO’yu hayatınızı olumlu yönde geliştirecek bir araç olarak kullanabilmeniz mümkün.

 

 

Tıbbi bir tedavi gerektiriyor mu?

Eğer kişinin yaşamını ve sosyal işlevlerini bozuyorsa gerektirmektedir. Yani bir şeyler kaçırmayayım diye işleri bozuluyorsa, ailesine veya eğitimine zaman ayıramıyorsa, tedavi gerektirir. Kişi tuvalette sosyal medyaya bakabilir. Ama sosyal medyaya bakmak için işten kaçıp tuvalete giriyorsa, bu sorunun başlangıcıdır.

FOMO’dan kurtulma adına neler yapılabilir?

İlk önce kişinin “Ben sosyal ağlar olmadan yaşamımı sürdüremiyorum. Bu durum eskiden böyle değildi. Kendimi kontrol etmeliyim. Bu benim için bir sorun” diyerek durumu kabul edilmesi gerekmektedir. Daha sonraki adımda kullanım süresinin kısıtlanmasını denenmesi gerekmektedir.. Eğer kontrol sağlanamıyorsa, bir süre bu ağlara hiç girmemenin denenmesi gerekecektir. Bu konuda aile, arkadaşlar yardımcı olabilmektedirler.

Gerçek yaşamdaki sosyal aktivitelerin arttırılması,ancak bunları sosyal ağlarda paylaşılmaması iyi olmaktadır.“Bu benim özel hayatım ve herkes nereye gittiğimi ne yediğimizi bilmek zorunda değil” diye düşünmek daha iyi gelecektir.

Sanal dünya kötü değil, ancak burada gerçeklerin yaratılıp oraya takılı kalınması ve yaşamın ertelenmesi önemli bir sorun. “Bu bağımlıktan kendi başıma kurtulmayı denedim, olmuyor” durumunda bir uzmandan yardım almak gerekebilmektedir.

 

 

Psikolojide geçen adıyla ve Türkçesiyle “bağlanma” dediğimiz “attachment”, bir bireyin (yetişkin ya da bebek) bağlılık duyduğu, ihtiyaç duyduğu diğer bir insanla kurduğu ilişkiye denir. Bu ilişki sonucunda duygusal ve sosyal bağlar oluşur.

 

Bağlanma kuramı ise ilk olarak bebekler ve bakıcıları arasında incelenmiştir. Bu bakıcılar genelde annelerdir ancak annesiz yetişen çocuklar veya yetimhane gibi yerler de dikkate alındığında “bebek ve bakıcısı” olarak genellenmiştir.

 

Bağlanma kuramıyla ilgili ilk deney ve gözlemleri, John Bowlby ve arkadaşları yapmıştır. Önce hayvanlar üzerinde gözlemlenmiş ve daha sonra Ainsworth tarafından da insanlar üzerinde incelenerek desteklenmiş ve çok önemli bulgulara ulaşılmıştır.

 

Bowlby’nin bu kuramı, yetişkinlerin yakın ilişkilerinde yaşadıkları duyguları incelemek için kuramsal bir çerçeve oluşturmuştur. Ainsworth ve arkadaşları bağlanmayı çocuklarda gözlenen üç bağlanma biçimini temel alarak geliştirdikleri üçlü sınıflama yöntemi ile ölçmüşlerdir.

 

Birçok araştırmaya göre yetişkinlikte bireylerin karşı cinse veya başka birine karşı kurdukları bağlanma aslında çocukluk zamanlarında “annelerine” yada “bakıcılarına” karşı kurdukları bağlanma ile temellendirilmiştir. Üçlü model şu şekildedir: güvenli bağlanma, kaygılı bağlanma ve kaçınmacı bağlanma.

 

Yetişkinlikte bağlanma bozukluğu; çocukluktaki çözülememiş bağlanma problemlerinin etkileri yetişkin yaşamda da belirgin şekilde kendini göstermesidir.

Çocuklukta gelişen bağlanma şekli kişinin yetişkin yaşamını da ciddi düzeyde etkiler. Yetişkin yaşamda da bağlanma problemi yaşayan kişiler kolay incinirler ve güvenli ilişki kurmakta zorlanırlar. Bu durum yaşamları boyunca benzer ilişkiler kurarak devam eder ve hep aynı döngüyü yaşamak bu kişiler için rahatsızlık vericidir. Kişi ilişkisinde kendini güvende hissetmiyorsa reddedilmek veya reddedilmeye yönelik davranışları vardır ancak bu davranışlarını ayırt etmek kişi için oldukça zordur. Diğer bir görünümü de kişi kendini güvende hissetmediğinde endişeleri nedeniyle partnerine yapışabilir. Bağlanmanın yetişkinlerde de farklı stilleri vardır.

 

Peki, bu bağlanma türleri bireyde nasıl gelişir?

 

Burada bakıcının rolü devreye girer. Bakıcı olan kişi, çocuğun ihtiyaçlarına ve isteklerine tutarlı ve devamlı karşılık veriyorsa, yakınlığı koruyabiliyorsa çocuk “güvenli bağlanma” sınıfına girer. Bu tip çocuklar bakıcılarıyla çok güvenli bir ilişki kurarlar, ve yakınlıktan emin oldukları için çevrelerini keşfetmeleri onlar için daha kolaydır. Eğer “ulaşılabilirlik” tehdit altında değilse bakıcının olmadığı durumlarda bile kaygılanmazlar, ve kurdukları bağı koparmazlar. Güvenli bağlanan kişiler yakın ilişki kurmakta zorlanmaz. Karşısındaki kişiye güven verir, kendi de güvenir(belirgin sorunlar yoksa) Tek başına olmaktan, yalnız kalmaktan kaygılanmaz. Karşı tarafın duygularını anlayabilir. Açık iletişim kurarlar.

 

Kaçınıcı bağlanan yetişkinler  takıntılı biçimde güvende hissetmek  ihtiyacındadırlar. Güvende hissetmediklerinde pasif şekilde ortamdan uzaklaşırlar. Yakın ilişkilerden korkarlar ve kaçınırlar. İdealize ilişkiler bekledikleri için kolay ilişki kuramazlar veya ilişkileri başlasa da kısa süre sonra sona erer. Bu kişiler insanlarla birlikte çalışmak yerine kendi başına çalışmayı tercih eden kişilerdir. Kaçınmacı kişiler de bakıcı bebeği umursamaz ise, ihtiyaçlarına karşılık vermez ve uzun süre yakınlık kurmaz ise, erken yaşta kopma ihtiyacı hissederler ve hayatları boyunca biriyle bağ kurmaları güçleşir. İlişkilerde kolaylıkla kopabilen insanların bu sınıfta olmaları muhtemeldir. Ve “psikopat” insanlar da genelde kaçınmacı bağlanmaya sahiptir.

 

Üçüncüsü ise, Doğu kültüründe, özellikle ülkemizde Batıya göre çok daha fazla görülen kaygılı bağlanma’dır. Bakıcı, bebeğin ihtiyaçlarına tutarsız karşılık verdiğinde, mesela aynı durum karşısında bir sevip bir kızdığında, çocuk kaygılı bağlanmaya sahip olur. Bu tip çocuklar anneleriyle birlikteyken bile huzursuzlardır, anne gidince ağlarlar, gelince de çok yapışırlar ve öfkelenirler, sürekli “ulaşılabilirlik” tehdidi yaşarlar, yakınlık kuramamaktan korkarlar. Kaygılı bağlanan yetişkinler karşı tarafa aşırı ilgi gösterirler. Bir süre sonrada değerli görülmediklerini hissederler.  Yaşadıkları ilişkiyi, birlikte oldukları kişiyi idealize ederler. Reddedilmeye karşı aşırı hassastırlar. Partnerleri yaşamlarının merkezindedir. Yaşamını ondan gelen tepkilere göre şekillendirir. Zihninde ilişkiyle çok fazla uğraşır. Duyguları hızla değişir ve duygularını abartılı şekilde yaşarlar.

 

Yetişkinlerde eğer “kaygılı” bağlanma türüne sahip isek bağlandığımız karşı cinsten kopamamamız gayet doğaldır. Yanlış anlaşılmasın, ilişkilerin gerçekten bitmesi gerektiği durumlar da ortaya çıkar. Aksi takdirde sağlıklı bir ilişkide bireyler elbette birbirlerinden kolayca kopamazlar. Bu her türlü sosyal ilişkiye de uyarlanabilir. Güvenli bağlanmaya sahip insanlar patolojik vakalara da en az bulaşan kişilerdir. Ancak kaygılı bireyler, sürekli güvensizdirler, şüphecidirler, gereksiz yere kuruntulara girerler ve isteseler de bu şüpheleri aşamayacakları durumlar olur.

 

Burada anne ve çocuğun ilişkisi, ileride bütün hayatını etkileyecek derecede önemlidir, ve çocuğun bakıcısının bir “anne” olması çok önemlidir. Çünkü çocuk anneyle diğer insanlarla kurmadığı bir bağ kurar. Annenin kokusundan, ses tonuna kadar çocuk için çok önemli unsurlardır. Bu sebeple yetimhanede büyüyen insanların sağlıklı bağlanma kurma ihtimalleri düşük olduğundan, kaygılı ya da “büyük ihtimalle” kaçınmacı bağlanma türüne sahip olmaları olasıdır.

 

Toparlayacak olursak, romantik ilişkilerde insanımızın gösterdiği “şüpheci, güvensiz, kaygılı ve ilişkinin kopacağına dair kafada büyüyen kuruntulara olan temayül”, bağlanma türleriyle ilgili olabilir. Annelerinizle çocuklukta kurduğunuz ilişki bugün romantik ilişkinize yansımıştır. Türkiye’de ise batıya göre “kaygılı” insanlar olduğumuz gözlemlenmiştir.

 

Yetişkinlerde bağlanma bozukluğu üzerinde psikoterapi ile çalışılır. Terapi de erken dönemdeki çocukluk yaşantıları üzerinde çalışılır. Çözülmemiş aile içi ilişki problemleri üzerinde durulur. Kişinin bağlanma şekline bağlı psikolojik tepkileri düzenlenir.

 

Kaynak:

 

Sümer, N., & Güngör, D. (1999). Yetişkin Bağlanma Stilleri Ölçeklerinin Türk Örneklemi Üzerinde Psikometrik Değerlendirmesi ve Kültürlerarası Bir Karşılaştırma. Türk Psikoloji Dergisi, 14(43), 71-106

 

Bowlby, J. (1973). Attachment and loss: Seperation, anxiety and anger. New York: Basic Books.

 

Bretherton, I. (1992). The origins of attachment theory: John Bowlby and Mary Ainsworth. Developmental Psychology, 28, 759-775.v

HAYAT SENARYOMUZ ve ‘’TRANSAKSİYONEL ANALİZ’’

Hepimizin bir başlangıcı, ortası ve sonu olan bir hayat öyküsü vardır.Her öyküde olduğu gibi kahramanları,kurbanları, kalıcı veya geçici karakterleri vardır.Yaşanan olaylardan oluşan bu öyküden kendimize göre bir senaryo üretiriz.Farkında olmadan küçük yaşlarda yazmaya başladığımız bu senaryoyu ergenlikte tekrar düzeltmeler yapıp geliştiririz.Bazı bölümleri sıkıcıdır,bazıları ise komik ya da trajik sahneler içerir.Bazen bir ömür boyu farkında olmadan aynı senaryoyu hayatımızda tekrar tekrar,farklı dekor ve kostümlerle sahneleriz.

Hayat Öyküsü ve Hayat Senaryosu kavramları Transaksiyonel Analizin kurucusu psikiyatrist Eric Berne ve psikolog Claude Steiner tarafından geliştirilmiştir. Hayat Öyküsü yaşananlardan, Hayat Senaryosu ise yaşananlardan çıkardığımız yorumlardan,bize yakıştırılanlardan ve erken yaşlarda aldığımız kararlardan oluşmaktadır. Buna göre, yaşamakta olduğumuz hayatın temel planını çocukken çizmiş olmamızdır.Yetişkin yaşamımızda çocukken almış olduğumuz kararların oluşturduğu bir senaryoyu oynarız.Bu senaryoda değişiklik ancak bunu fark etmekle ve çocukluk kararlarımızın değişmesiyle mümkün olmaktadır.Bazıları bizi yakıştırılanların,bazıları ise küçük yaşta yaşadıklarımızın sonucudur.Olumsuz olduklarında gelişmemizi, üretkenliğimizi, mutluluğumuzu etkileyip insan ilişkilerimizi bozabilirler.

 

Bizi özgürce seçilmemiş bir senaryonun oyuncusu yapanlar,küçük yaşta bize yakıştırılanlar ve ebeveyn beklentileridir.Hayat senaryosunun temelini oluşturan bu beklentiler ve yakıştırmalar,daha çocuğun doğumuyla başlayıp,çoğunlukla anne babaların kendi özlemlerini, özellikle kendi çocuk dünyalarının özlem ve endişelerini yansıtmaktadır.

 

Transaksiyonel Analiz (TA) ya da İşlemsel Çözümleme, herşeyden önce yaşama bir bakış şeklidir. İnsanların düşünce, duygu ve davranışlarını tanıyabilmek ve anlayabilmek için bir  psikoloji teorisi sunar. 

 

Kişiliği, ilişkileri ve iletişimi anlamak için kullanışlı bir model olan TA, terapi sürecinde kişinin gelişimi ve değişimi için sistematik bir çerçeve sunar.

Kuramın amacını, temel kavramlarını ve tedavi yaklaşımlarını anlayabilmek için, temelinde yer alan felsefenin anlaşılması önemlidir.

 

Psikolojinin iletişim, gelişim, kişilik, psikopatoloji ve terapi alanlarıyla ilgili bilgileri içeren TA kuramı, insanı olumlu olarak ele alan insancıl bir yaklaşımdır. TA’nın sunduğu terapi yöntemi terapistle danışanın iki eşit insan ilişkisini garantileyen bir yaklaşım sunmasıyla öne çıkar.

 

Eric Berne, insanların tedaviye aktif olarak katılabileceğini, problemlerinin ne olduğunu anlayabileceğini ve tedavide sorumluluk alabileceğini öne sürmüştür.

 

 

TA bazı temel önermeler sunar. Bunlar insan, yaşam ve değişim hedefi üzerine bazı yaklaşımlardır. Eğer kişi, bu temel sayıltıların insanlarla ilgili kendi anlayışını dile getirdiğini düşünüyorsa, TA kendisine hitap edebilir.

 

Kuramın felsefesinin dayandığı temel önermeler yalnızca insanlarla ilgili değildir. Aynı zamanda yaşamla ve değişmenin amacı ile de ilgilidir. TA yaklaşımı, aşağıdaki önermelerin insanlara, yaşama ve değişmenin amacına ilişkin olarak pratiğe dönüşmesini amaçlamaktadır.

  -İnsanlar OKEY’dir.

  -Herkesin düşünme kapasitesi vardır.

  -Yaşamında ne olacağına herkes kendisi karar verir.

 

Kuramın dayandığı temel anlayış, Berne’ün şu ifadesiyle hoş bir şekilde özetlenebilir:

“İnsanlar dünyaya prens veya prenses olarak gelirler. Ancak daha sonra kurbağaya dönüşürler. Tedavinin amacı da, insanların yeniden prens veya prenses olmalarına  yardımcı olmaktır.”

 

Transaksiyonel Analiz kuramı, temel kavramları arasında “hayat pozisyonunu” kendimize, başkalarına ve yaşama karşı aldığımız tavır olarak belirler. Eğer bu pozisyon kendimize ve dünyaya olumlu bakışı içerirse, bir başka deyişle: ”Ben de iyiyim, yapabilirim, başarabilirim, diğerleri de, genel anlamda, iyidir, yapabilir ve başarabilirler” pozisyonu, hem kendimizle barışık olur hem de başkaları ile işbirliğine girebiliriz. Bu da ruh sağlığımız kadar verimliliğimizi ve üretkenliği arttırır.

 

Dünyaya veya başkalarına olumlu baksa da kendini azımsayan kişi, edilgen ve mutsuz olur. Kendine güvenen ama başkalarının potansiyelini azımsayan kişi ise ya kimseye güvenmediği için herşeyi kendi yüklenir, yorgun düşer, ya da güvensizliğinden dostca ilişkiler geliştiremez. Kendisini beğenmeyen ve sevmeyen, aynı zamanda diğer insanlara ve yaşama olumsuz bakan kişi ise kendini çıkmazda görür, bu pozisyondan çıkamazsa ruh sağlığını da yaşamını da yitirebilir.

 

Transaksiyonel Analizin diğer bir alt kuramı ise canlılar arası “temas iletisi” veya “okşanma” ihtiyacıdır. Temel ihtiyaçlarımız arasında, fark edilmek, kabul görmek, sevilmek ve beğeni vardır. Çocuk eğitiminde anne babalar bunu yakından bilirler.

Yeterince ilgi almayan veya ilgiyi paylaşmakta zorlanan çocuğa, yaramazlık yaparak ilgi çekmek istediğinde anne veya babasının, “bak şimdi seni okşamaya geliyorum” şeklindeki uyarısı çocuk için çarpık da olsa bir ilgi, bir “okşamadır.” Çünkü olumsuz bir ilgi bile ilgisizlikten daha çok doyurucudur.

 

Müzik Beynin Gıdasıdır…

Beynimiz, onu anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, bizler muhtemelen onu anlayamayacak kadar basit olacaktık… (Ian Stewart/The Collapse of Chaos)

Günlük yaşam içinde müziği ve etkisini her yerde yaşıyoruz. Sadece bir saniyeliğine herşeyi bir kenara bırakıp gözlerimizi kapadığımızda, dışarıdan gelen araba ve korna sesleri, kuş sesleri veya yağmur sesi bile içinde bir melodi barındırıyor. Tabiatın her yerinde büyük bir uyum içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği bulunuyor. Vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının seslerinde de, müziğin ilgi ve ilişkisini gözlemleyebiliriz. Ritim, tüm canlılarda evrenseldir. Çünkü tüm canlılar iç yapılarında, yaşamsal işlevlerini kendi oluşturdukları iç ritim ile yaparlar. Tüm yaşantımızın, şu ana kadar getirdiğimiz şekliyle kendine ait bir iç ritimi vardır. Bunun yanında fast-food dükkanlarında çalan hızlı pop müzik, hastahanelerde ve restoranlarda çalan klasik müzik vs.. hepsi aslında müziğin davranışlarımıza, hislerimize nasıl hizmet ettiğine işarettir. Bu doğrultuda bakınca ritimin, iyileştirmeyi hızlandırmada etkisi olabileceği yadsınamaz. Müzik hayatımızın içinde bu kadar varken, bunu terapiden uzak tutmak doğru olmaz…Müziğin bize hissettirdikleri ve düşündürdükleri kimseye anlatamayacak kadar bireysel, bunun yanında herkesi kapsayabilecek kadar evrensel ve her seferinde farklı hisler yaratabilmesi olanağıyla kendini yenileyen bir oluşumdur.

Psikolojik terapilerde, son zamanlarda klasik psikoterapilerin dışında başka alanlara olan ilgi ve ihtiyaç arttı. Hem psikoterapistler, hem de desteğe ihtiyaç duyanlar artık daha farklı arayışlar içine girdiler. Diğer sanat alanlarının kullanışı gibi, müzik de bu sürece dahil edilebilen ve oldukça katkı sağlayan bir araç niteliğini kazandı. Müzik aslında tek başına bile terapötik bir etkiye sahip olabiliyor. Belki farkında olarak belki de olmayarak gün içinde yaşadığımız hayat döngüleriyle beraber, dinlediğimiz müziklerin de değiştiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Hiç birimiz mutluyken çok yavaş bir şarkı, ya da mutsuzken dans parçaları dinleyemeyiz. Müzik kimi zaman uyarıp coştururken, kimi zaman sakinleştirir, kimi zamansa kendiliğinden kişinin duygu boşalımını sağlar.

Tüm bunlar varken, müzik terapisinin insan davranışlarında pozitif değişimler yaratarak, kişisel yaşamın değerini arttıran benzersiz bir uygulama olduğunu söylemek pek de yanlış sayılmaz. Müzik terapisi; sosyal, duygusal, bilişsel, öğrenme, algısal ve motor alanlarda gelişimin sağlanması için, müzik ve sağlığın bir arada kullanıldığı bir sanattır. İletişimin sözsüz biçimi olması açısından müzik çok etkilidir. Neredeyse herkes en azından belli bir tür müziğe olumlu tepki verir.

 

 

 

Müzik terapisinin etkinliğini sınamak için uygulanan EEG çalışmaları sonucunda; üzüntü, endişe, korku, mutluluk gibi duyguların beyinde farklı dalgalar yarattığı, ve bunun dinlenen müziğin yarattığı hisle paralellik gösterdiği gözlenmiştir. Terapötik müzik endorfin salgısını ve olumlu duyguları artırıp, korkuyu ve kaygıyı azaltır, kalp ritmini düzenler, kan basıncını düşürür, terlemeyi azaltır, kasları gevşetir, nefesi dengeler, bağışık sistemini güçlendirir ve hiperaktiviteyi sakinleştirir. Bunula beraber, hareket reflekslerimizi uyararak uyumlu hareket etmemizi sağlar.Dünyada hem ruhsal hem fiziksel sıkıntılarda bir tedavi yöntemi olarak kullanılan müzik terapisi son yıllarda ülkemizde de kullanılmaya başlandı.

Slovakya’da özel bir hastanede yeni doğan bebeklere, Mozart’ın “Eine Kleine Nacht Musik” adlı eseri, doğum stresini azaltmak için uygulanıyor. Burdan müziğim aslında bebeklikten hatta anne karnındayken bile faydalı olduğunu anlayabiliriz. Kulak oluşumunu gebeliğin 18. haftasında tamamlar ve bunun beyin gelişimi için çok büyük bir etkisi vardır. Sinir sisteminin oluşumunda, akustik belirleyiciler rol oynar. Kulağın oluşumuyla beraber çocuğun dinleme arzusu oluşur, ve anne sesi onun için duygusal bir besin kaynağı ve yaşam enerjisi durumuna gelir. Bu sebeple hamilelik döneminde annenin yumuşak sesle konuşması bebeği huzurlu hissettirir.

Beynimizde alfa, beta, delta ve teta dalgaları bulunur. Beta dalgaları; uyanıkken, aktifken ve bir şeye konsantreyken salgılanır. Alfa dalgalar ise biraz daha sakinlik durumunda vardır, en iyi öğrenme bu dalgalarda gerçekleşir. Teta ve Delta dalgaları ise uyku ve derin uykuda salgılanır. Aslında yaşadığımız çoğu sıkıntının altında bu dalga sistemlerinin bozulması yatar. Eğer bunları yeniden yapılandırabilirsek, sıkıntılarımızdan kurtulmuş olabiliriz. Bunu yapmak ise bizim sistemimizle çok basit.

Yorgunluktan depresyona, öğrenme zorluğundan iletişim bozukluğuna, dikkat eksikliği sendromundan otizme varıncaya kadar bir sürü rahatsızlığa çare olan bu metod aynı zamanda yaratıcılığı arttırmak ve yabancı dilleri kolayca öğrenmek için de kullanılıyor.

Müzik herkes için yararlı olabilir. Fiziksel, duygusal, sosyal ya da bilişsel eksiklikleri olan kişilerde terapötik olarak kullanılmasına karşın, sağlıklı kimseler de müziği rahatlamak, stresi azaltmak, ruh halini iyileştirmek ya da egzersizlerde eşlik için kullanabilir. Potansiyel olarak zararlı bir etkisi yoktur. Müzik terapistleri müzik yoluyla, iletişimi, akademik gücü, dikkat süresini ve motor becerilerini iyileştirme de dahil pek çok hedefe ulaşmalarında hastalarına yardımcı olur. Aynı zamanda davranışsal terapi ve ağrı yönetimi konularında da yardımda bulunabilirler.

 

İnsanın kendisini ifade ediş şekli çok önemlidir. 3-5 yaş arası kişilerde sağ-sol beyin arasından bir dominans oluşur. Yani ses kontrolü ya sağ ya da sol kulaktan olur. Her kişide kulaklardan biri diğerine göre daha baskındır. Sağ kulağı baskın olan kişiler daha hızlı düşünür, daha çabuk öğrenir ve daha güzel konuşur. Bu sol beynimizin dominant olduğunu yani kısa yolu seçen, kariyere önem veren, mantığı ön planda olan, sistematik bir insan olduğumuzu gösterir. Sol kulağı baskın olanlarda ise, gelen bilgiyi sol beyine yollarken hata ve gecikmeler olabiliyor. Bu da sağ beynimizin dominant olduğunu, çok yaratıcı, empatik, sosyal ve duygulu bir insan olduğumuzu gösterir. Tomatis, “bir kişi çok yoğun olarak sesini sol tarafta kontrol ediyorsa sınavlarda, toplantılarda çok heyecanlanabilir, kalp çarpıntısı, stres yaratabilir ve böylece de kendini bloke eder” demiş. Bu nedenle bu sistem daha çok sağ kulağın geliştirilmesi üzerine yoğunlaşmıştır. Müzik terapisindeki amaç ise bu iki beyin arasındaki dengeyi kurmak ve beyin kaynaklarının tamamını kullanabilmeyi sağlamaktır.

Orta kulak dış dünyada kendimizi nasıl gösterdiğimizi, iç kulak ise iç dünyamızı gösterir. Ses önce dış kulağa gelir, burada törpülenir ve iç kulağa iletilir. Ama bazı durumlarda, örneğin hiperaktivite bozukluğunda, ses direkt iç kulağa gelir, bu da stres ve yorgunluğa yol açar. Önemli olan duymak değil dinlemektir; çünkü duymak pasif, dinlemek ise aktif bir süreçtir. Kulakla öğreniyoruz, kulakla konuşuyoruz. Önemli olan sağ-sol kulağın, sağ-sol beyinle işbirliği içinde olduğunu bilmemiz. Amacımız ise bu iki kulak aracıyla beynimizin iki alanını da olabildiği maksimum seviyede kullanmak ve yaşam kalitemizi arttırmak.

Metodun faydası süreklidir. Çünkü program sonucu elde edilen ilerleme sürmektedir. Bunun nedeni ise, edinilen faydanın koşullanmaktan değil, dengenin onarılması yani restore edilmesindendir. İki kür arasında zaman verilmesinin nedeni, beynin değişime adapte olabilmesi için yoğun ve sürekli uyarılmaya ihtiyacı olduğu gibi bu değişimi şekillendirip entegre edebilmesi için de uyarılmadığı bir döneme ihtiyacı olmasındandır. Entegrasyon, görünürdeki pasif dönemde yani dinleme kürü sürecinin bitiminden sonra meydana gelmektedir. Aslında bu bir asimilasyon / özümseme evresidir. Uyarılma organizmamızı rahatsız etmektedir, dolayısıyla da asimilasyonun özümsenmesi için sindirme zamanı tanınmalıdır.

Müzik terapisinde en çok kullanılan müzik Mozart. Bunun nedeni ince ve kalın titreşimlerin bir arada sadece Mozart bestelerinde olması.

Kimler bu metoddan faydalanabilir?

Önce ruh, sonra bedenimiz hastalanıyor. Müzik terapisiyle çocuklarda; konsantrasyon, dikkat, davranış, okuma-yazma, disleksi, algılama, konuşma ve otizm üzerinde başarılı sonuçlar alınıyor. Müzik Terapi Uzmanı Dr. Nöcker, müziğin çocukların kavrama gücünü ve belleğini geliştirdiğine, sağlıklı bir öz güven duygusu oluşturduğuna dikkati çekiyor, ayrıca şiddet eğilimine karşı müziğin iyi bir terapi aracı olduğunu da vurguluyor. Yetişkinlerde ise; depresyon, panik atak, kulak geliştirme, stres, uyku, iletişim becerileri ve migrende olumlu sonuçlar alınıyor. Lisan öğrenimine gelince, her dil farklı frekanslar içermektedir, bir harfi söyleyebilmek için kulağın onun titreşimini algılıyor olması gerekmektedir. Öğrenmek dinlemekten geçmektedir! Mesela 1000 Hz. İle 2000 Hz. arasındaki frekansları duyan Fransız kulaklar, frekansları 2000 Hz ile 12000 Hz arasında değişen İngilizceyi kavramak ve konuşmakta zorlanıyorlar. Müzik terapisiyle; dil öğrenimi, ses analizi, düzgün ritm, doğru aksan, konsantrasyon ve ifade yeteneği üzerine çalışılıyor.

 

 

Müzik Terapisi

 

Fiziksel Etkileri 

Beyin fonksiyonları müziğe tepki vererek fiziksel olarak değişime uğrar. Ritim vücuda yatıştırıcı bir etki uyandıracak şekilde daha yavaş, derin nefes alma konusunda rehberlik edebilir. Kalp atış hızı ve kan basıncı da dinlenilen müzik türlerine duyarlılık gösterir. Kalp atış hızı, işitsel uyaranın işitsel yoğunluğuna ve hızına bağlı olarak hızlanma ya da yavaşlama eğilimindedir. Yüksek ve hızlı sesler hem kalp atış hızını hem de kan basıncını artırma eğilimi gösterir. Daha yavaş, yumuşak ve düzenli tonlar ise aksi sonuçlar doğurur.



Müzik aynı zamanda kas gerilimini hafifletir ve motor becerileri iyileştirir. Çoğunlukla rehabilitasyon kliniklerinde fiziksel taklit becerilerinin yeniden yapılandırılmasına yardımcı olmak üzere kullanılır. Müzik dinlerken endorfin ve doğal ağrı hafifleticilerin seviyesi artarken stres hormonlarının seviyesi azalmaktadır. Bu ikinci etki kısmen de olsa, müziğin bağışıklık fonksiyonunu iyileştirme yeteneğini açıklayabilir. 1993 yılında, Michigan Eyalet Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma 15 dakika boyunca müziğin etkisi altında kalmanın interleukin-1 seviyesini artırabileceğini, bunun bir sonucu olarak da bağışıklığı güçlendirebileceğini göstermiştir.

 

Zihinsel Etkileri 

Sesin türüne ve tarzına bağlı olarak müzik zihinsel keskinliği artırabilir ya da rahatlamaya yardımcı olabilir. Hafızayı kuvvetlendirerek öğrenmeyi artırabilir; bu ise öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda iyi sonuçlar almak için kullanılabilir. Bu etki kısmen de olsa, çoğu insanın müzik dinlerken gösterdiği, artan konsantrasyona bağlı olabilir. Artan üretkenlik de, iyileşen konsantrasyon yeteneğinin bir başka sonucudur. Bir çalışma sonrası ortaya atılan “Mozart etkisi” terimi, üniversite öğrencilerinin klasik müzik dinlerken matematik problemleri konusunda daha başarılı olduğunu göstermiştir.

 

Duygusal Etkileri

Müziğin insan duygularını etkileme yeteneği iyi bilinmektedir ve sinema yapımcıları müziği bu nedenle çokça kullanır. Müzik, sakinlik, gerilim, heyecan ve romantizm gibi çok çeşitli duyguları oluşturmak üzere kullanılmaktadır. Bebeklerin uykuya geçmelerini sağlamak ve sakinleştirmek için başvurulan ninniler çok uzun zamanlardan beri popülerdir. Müzik aynı zamanda, bazı ortamlarda çok değerli bir terapötik araç olacak şekilde duyguları sözel olmayan biçimlerde ifade etmek üzere de kullanılabilir.

 

ŞİİR TERAPİSİ

Dil, sembol ve hikayenin iyileştirici gücünü temel alarak, şiir, oyun, monolog gibi yaratıcı yazı çalışmalarının ile terapi amacı ile sürdürüldüğü şiir terapisine, çeşitli edebiyat eserlerin ruh sağlığını geliştirmek ve korumak için kullanıldığı biblioterapi sıklıkla eşlik eder. Günlük tutmak ve izdüşümsel (reflective) yazı çalışmaları, zorlayıcı ve travmatik deneyimlerin duygu yükünü atarak, özümsenmesi ve yeniden anlamlandırılmasında önemli katkılar sunar.

Edebiyat konusunda bilgili ve klinik açıdan donanımlı şiir terapisti, bir uygulama seansında çalıştığı birey veya danışanlarla bir edebi eser sunarak, kurgusal, karakterolojik ve imgesel yönlerinin detaylı tartışmasını sürdürürebilir. Eğer mevcutsa, farklı karakterlere ait bakış açılarına karşılaştırmalı olarak değinilmesini sağlayabilir. Bireylerin eserdeki sanatsal yapı içersinde kendilerine dair parçalar bulmasına teşvik edebilir. Son aşamada, şiir terapisti bireyleri yaşadıkları özdeşleşim ve yeni farkındalıklarını özgün yaratcı yazı çalımaları yada sözel paylaşım aracılığıyla kendi benlikleri ile bütünleştirmeleri için yönlendirir.

Şiir terapisi, bireyin kendi ve diğerlerini algılamasında netlik kazanması; yaratıcılık, öz-güven ve kendini ifade becerisinin artması; yoğun duyguları kağıda dökerek gerilimini azaltması; yeni fikir, içgörü ve bilgilerin sentezi yaparak yeni anlamlar oluşturması; davranış ve tutumlarının değişmesini sağlayacak olgun başa çıkma becerilerinin gelişimi yönünde katkı sağlar.

Şiir terapisi özellikle alkol ve madde bağımlılıklarının tedavisinde, kronik ve terminal hastalıklarda psikososyal desteğin bir parçası olarak kullanıldığı gibi, ergenlerle, sorun yaşayan ailelerle,kronik psikolojik rahatsızlığı olan bireylerde,psikiyatri ünitelerinde, huzurevlerinde ve travma tedavisinde yaygınlıkla kullanılabilen bir sanat psikoterapisi türüdür.

“Hayatınızın şairi olun!” diyor, ünlü filozof Jacques de Coulon. Şiir, ne bir kaçış, ne de bir soyutlamadır. Fakat kendiniz olabilmeniz için bazı donuk kalıplardan daha iyi bir çıkış yoludur

“Şiir, hayatınızı sürdürebilmeniz için, bir gücü ve fazlasıyla etkili bir enerjiyi içinde gizli tutar.”

 

Psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde müziğin kullanılması, sanatın ‘tedavi edici’ bir araç olarak kullanılmasında bilinen en eski ve en yaygın yöntemdir.Plastik sanatlarla, hatta geleneksel Türk  sanatlarından ebru ile terapi de geçmiş yıllarda kimi sanatçılar ve hekimler tarafından uygulandı. Batı’da psikiyatride kullanılan şiir terapi, yani şiirin psikolojik rahatsızlıklarda yardımcı bir tedavi aracı olarak kullanılması anlamında gelmektedir.

Kelimelerin Doğru Kullanımı

Acılara karşı kelimeler…Bize tanıdık gelebilecek bir kavram, Jacques de Coulon ile birlikte bambaşka bir boyut kazanıyor. Kelimelere evet, fakat bu sefer şiirsel! Sadece daha iyi bir iletişim kurmak için değil,  hayal gücümüzü özgür bırakmak ve ruhumuzu harekete geçirmek için…O halde kim bizi düşünmekten alıkoyabilir ki?

“Dil varlığın evidir, onu biçimlendirirken bizi çevreleyen dünya üzerinde hareket edebilecek, ona yeni bir ışık verebileceğiz.” diye yanıtlıyor Jacques de Coulon. Bazen bu küçük değişiklik, kendi içimizde ve çevremizde taşıdığımız görünümünü yenilemek için yeterli şiiri getirebilir. Bizi yetiştiren ve bize canlılık veren şiir rolünü; farklı yaşamak için dekor, aşk, ya da şehri değiştirmenin her zaman gerekli olmadığını göstererek yerine getiriyor.

Şiire Olan İhtiyacımız

Gereksiz tüm faaliyetler, şiiri bir kenara koymak için yarışıyorsa, ona bir öncelik verebilmek için Jacques de Coulon, asıl ihtiyacımız olan şiirin hatlarını takip etmeyi öneriyor. Belli bir politikayla yönetilen, analitik ve istatistiksel yanı baskın düşüncenin büyük bir bölümüne, yaygın bir aktivizm baskısına ve dayatılan her bir görüşe karşı şiirin iyileştirici gücü…. Hayatı şiirleştirmek, örneğin tıpkı amaçsız olarak bir şehirde gezinmek gibi, gökyüzündeki bulutları seyredebilmeyi, bakışımızı etrafımızdaki insanlara yöneltebilmeyi gerektirir. Bugün kaçımız zamanımızı yaşamaya programlıyor?

İyileşmek İçin Şiir

Her kim “tedavi” diyorsa, acıdan bahsediyor. Jacques de Coulon’a göre bizim acımız, ister ruh halleri, ister durumlar olsun, bunlar mesele bile değilken, hayatımızı bunları tanımlamak için harcadığımızdan geliyor. Bu nedenle; işimize, sevgilimize ya da arabamıza bağımlıyız. Onların varlığı, mutluluğumuz değilken, yalnızca bizim refahımıza bağlıdır hâlbuki… Ki kaybolduklarında (bir işten çıkarılma, bir boşanma, bir hırsızlık gibi) bütün dengemiz tehdit edilir. Filozof “Ama biz bu işten ya da bu ilişkiden daha fazlasıyız.” diye ısrar ediyor. Aksine bir zorluk durumunda ( bir bağlılık ya da bir öfke) tamamen kendimize hapsoluyoruz. Nedense bu durumun geçici yanı gözümüzden kaçar. Büyük mutluluklar gibi bir kederin de ayrımında olabilecek yetiye sahip olmak gerekiyor.

“Günler geçip gidiyor; ben kalıyorum…” der şairler. Şair olmak, durumumuzun metaforu değişirken, Mirabeau köprüsünde kendini nehrin akışını izlerken bulmayı gerektirir. O halde şiir, daha fazla özgünlük yakalayabilmemiz için kimliklerimizin özgür kalmasına olanak sağlayabilir.

“Şiir okumanın iyileştirici etkisi var mıdır? Şiir, bizi zihinsel acılarımızdan kurtarabilir, ruhu besler ya da bilgelik sağlar mı?” sorularıyla başlar yazar Stephen Akey’in Şifalı Wordsworth isimli makalesi. Akey, cevabını peşinen giriş cümlesinde verir: “Evet, şiir bunların hepsini yapabilir.”

Uygulama:

1.Rahatlayın!

Şairliğe ulaşmanın anahtarı gevşemede yatar. Uyku ve uyanıklık arasında sakin bir durum arayın. Bırakın gelsin kelimeler, görüntüler… Ki seveceğiniz ya da onlar tarafından davet edileceğiniz bir şiirdir bu. Kelimeler ve görüntülerin sembolik olarak ilettiği yankıya dâhil olabilmek için bir mantra gibi tekrarlanabilir. Çünkü kelimeler gerçek bir yaratıcılık gücüne sahiptir.

2.Duyularınızı bütünüyle açın!

Şair olmak, duyularınıza yeniden sahip olabilmeniz için çıkarcılıktan kurtulmanızı gerektirir. Gerçeğin sakladığı zenginliğinizi umursamayın, sıyrılın tüm düşüncelerinizden. Güneşin veya rüzgârın okşaması için teninizi hazırlayın. Bir meyveyi öyle bir çiğneyin ki damağınız bunu hissetsin. Bir bukete daldırın burnunuzu. Yargılamadan, etiketleyerek hiç değil, kendinizi tüm bu görüntülerin, kelimelerin, etkilerin geçişine bırakırken, hiçbir şeyinize karışılmadığını fark edeceksiniz…

 




 

 

    Ruhsal bozukluklar, tüm akut ve süreğen sağlık sorunlarının önemli bir oranını oluşturmaktadır; bu nedenle de ruh sağlığının önemi, günümüz dünyasında özelikle önem taşır duruma gelmiştir. Üstelik, kişinin ruhsal durumu, beden sağlığını ve toplumsal yaşamını önemli ölçüde etkilemektedir. Yaşam kalitesi, önemli oranda kişinin ruhsal durumu tarafından belirlenir. Tıbbi bakıma ihtiyaç duyan kişilerin büyük bölümü aynı zamanda ruhsal bozukluklara veya beyin bozukluklarına sahiptir. Birçok bedensel hastalığın önemli ruhsal yönü vardır. Ruhsal bozukluklar, erken ölümler ya da kalıcı hasar geliştirebilirler.

Ruhsal sağlık sorunlarına önem vermek ve nedenlerini araştırmak bu nedenle önem ve aciliyet taşır.  Sağlık korumanın önemi Eski Yunan’dan beri bilinmektedir. Eski Yunan, tedavi tanrıçası Panacea’dan çok koruyucu hekimlik yanrıçası tapınmakla korumanın önemini kabul etmişlerdir. Adalf Meyer, William Alanson White, C. Macfie Campbell, Thomas W. Salmon ve Elmer E. Southard gibi ünlü psikiyatrlar koruyucu psikiyatrinin önemini vurgulamışlar. Gene de bazı psikiyatrlar mental hijyen çalışmalarına aktif olarak katılmakla birlikte  bazısı konuya ilgisiz kalmışlardır.

Önemi eskiden beri bilinmekle birlikte ruhsal bozuklukların toplumda ne kadar yaygın olduğu konusundaki çalışmalar, gerçek anlamda 20. yüzyılda yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşı öncesi kayıtlardan çıkarılan bilgilerde, tüm ruhsal bozuklukların toplumda yaygınlık oranı % 3.6 olarak saptanmıştı. İkinci Dünya Savaşından sonra, ruhsal bozuklukların şiddetini belirlemek amacıyla psikolojik ve psikosomatik belirti envanterleri kullanılarak toplumu temsil eden örnekler üzerinde doğrudan görüşmeler yapıldığında ruhsal bozukluk oranı %20’lerde bulunmuştur. Bu yöntem kuşkusuz öncekine göre daha geçerlidir ve çağdaştır.  1970’ler sonrasında, yapılandırılmış tanı görüşmeleri ve en yeni sınıflandırma modelleri kullanılarak yapılan çağdaş çalışmalarla yaşam boyu ruhsal bozukluk gösterme oranı %30’lara çıkmıştır. Bu demektir ki her üç kişiden biri, yaşamının bir döneminde dikkate değer şiddette bir ruhsal bozukluğu yaşayacaktır. Bu gelişmeler sonucu, ruhsal bozuklukların toplumdaki yaygınlığı hakkkında, bedensel hastalıklardaki gibi geçerli bulgulara ulaşılmıştır.

Bugün için bütün toplumlarda ve teoplumların her kesiminde ruhsal bozuklukların bireysel ve toplumsal, maddesel ve yaşamsal önemi iyice anlaşılmıştır. Konunun önemini kavramak için, yayımlanan dergilere, kitaplara, gazete yazılarına, radyo ve televizyon yayınlarının nicelik ve niteliğine bakmak yeterlidir. Eğer bugün hemen herkes, paniki depresyon, stres gibi sözcükleri her an başvurabiliyorsa, konunun önemini kavramış demektir..

   Çağdaş yaşama ve düşünme biçimi, toplumlara ve toplum kesimlerine göre değişik oranlarda ama mutlaka, ruhsal bozukluğu reddetme, görmeme, gizleme, ruhsal bozukluk geçirenleri damgalama davranışları giderek aşılmaktadır. Ruhsal bozuklukları daha iyi anlamamıza yol açan araştırmalar, son analizde bazı beyin aminleri metabolizmasındaki sapmalar sonucu ortaya çıktığını göstermiştir. Böylece, ruhsal bozuklukların, mesela tiroid hormonlarındaki değişmelerle ortaya çıkan tiroid hastalığından farklı olamadığı söylenebilir duruma gelmiştir.

Bu gelişmeler sonucu, paralel zamanlama içinde, bedensel hastalıklar konusundaki koruyucu tıp çalışmalarının ruhsal bozukluklar için de geçerli olacağı fikri önem kazanmış ve bu konuda çalışmalara yönelinmiştir. Konu genelde koruyu tıp, özelde koruyucu psikiyatridir. Ve madem ki ruhsal bozukluklarla bedensel hastalıklar benzer mekanizmalarla ortaya çıkmaktadır, ruhsal bozuklukları önleme çalışmaları için kullanılacak yöntemler, bedensel hastalıklar için kullanılan halk sağlığı yöntemlerinden farklı olmayacaktır.

 

Hızlı hayat akışı içinde pek farkına varamadığımız koruyucu hekimlik çalışmalarının bugün ulaştığı sonuç görkemlidir ve uygarlığın parlak kazanımlarından biridir. Çok eskilerde uygarlıkları yok eden “kara veba” bugün korucu yöntemlerle “eradike” edilmiş, sağlık uzmanlarınca bile unutulup gitmiştir. Daha yakın zamanlara dönersek, ürpertici, yok edici, en azından yaşamı kabus haline getiren firengi, sıtma gibi hastalıklar da benzer akıbete uğratılmıştır.

 

Ne var ki ruhsal bozuklukların ortadan hemen tümüyle kaldırılması, verilen örneklerdeki kadar kolay değildir; gene de koruma çalışmalarıyla önemli kazanımlara elde edildiği bilinmektedir.

 

Önemi ruhsal bozuklukların bireysel ve yoplumsal maliyetinin dikkate alınmasıyla giderek önemi artan “Koruyucu Psikiyatri”, pisikiyatrinin bir alt dalıdır;  koruyucu hekimliğin yöntemlerini kullanır. Son yüzyılda, Halk Sağlığı hekimlerinin, hastalığın tedavisi, hastalığın ortaya çıkardığı sekellerin giderilmesi ya da azaltılmasındaki geleneksel rollerinin dışında, hastalığı oluşmadan önlemenin önemini kavranmıştır.

Yirminci Yüzyıl’ın ikinci yarısının başlarında, ruhsal bozuklukların ortaya çıkmadan önce önlenebileceği ümidi doğmuştu. Bu yıllarda hem psikiyatri ileri düzeye ulaşmış, psikiyatrik hastalıkların oluşumu aydınlanmış; hem eğitim, öğretim, gazete, kitap yayımı, radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçları yaygınlaşmıştı. Ayrıca, bireyler ve toplum, daha bilgili, uyanık, ruhsal hastalıklar konusunda daha duyarlı ve bilinçli hale gelmişti.

Çocuklar, ana karnına düşmesinden olgunluğa erişinceye kadar uygun çevresel, bedensel, ruhsal ve toplumsal koşullarda büyütülür, uygun gelişimsel ilkeler uygulanabilirse sağlıklı bir ruhsal yapı kazanmış olurlar; ruhsal bozukluğa yakalanma şansları azaltılabilirdi. Bu amaçla, toplum ruh sağlığı programları araştırılmaya ve geliştirilmeye başlandı.

Tüm insanların, özellikle çocuğun gelişimi üzerine etkili olabilecek hekimlerin, kadın-doğum uzmanlarının, çocuk uzmanlarının, öğretmenlerin, ruh sağlığı konusunda eğitimi ele alınmaya çalışıldı. Bunun yanında anne babaların, ruh sağlığı konusunda eğitimine önem verildi.

Bu konuda dikkatler gelişme çağındaki çocukların bir arada bulunduğu kreşler, ana okulları, okullar ve diğer sosyal kurumlar üzerine odaklaştırıldı. Sağlıklı çocuk yetiştirme üzerine tüm kitle eğitim araçlarıyla konferanslar, toplantılar, seminerler, eğitim programları düzenlenmeye başlandı.

Bu çalışmalar yapılırken görüldü ki çocuklara ruhsal sağlık yönünden daha iyiye ulaşma çabaları çok etkili değildi. Çünkü bu çabalar tüm yopluma yöneltilmişti. Daha çok, zaten iyi koşullarda yaşayan eğitimli, bilinçli çocuklar ve aileleri hedef alınmıştı. Başka deyişle, bu programlar, genellikle, zaten en iyisini yapan kişiler tarafından izleniyordu. Çalışmaların daha verimli olabilmesi için bu çabaların daha çok ruhsal hastalık yönünden riskli kişiler ya da gruplar üzerine yapılması gerekiyordu.

Eğitim çabaları, çocuklarını yetiştirmede daha az yetenekli, daha az olanaklı anne-babalar, bu gibi ruhsal bozukluk açısından yüksek risk taşıyan çocukları eğitmekle görevli sağlık görevlileri, özel eğitim öğretmenleri, çocuk hapishaneleri görevlileri, polisler ve rahatsız ailelerle temasta olan görevliler üzerinde yöneltilmeliydi. Amaç, uygun olmayan çocuk yetiştirme kalıplarını yok etmek, çocukların ruhsal hastalık açısından risk altında yetişmelerini önlemekti.

Araştırmalar sonucu, ruhsal bozuklukların biyolojik nedenleri konusunda daha çok bilgi elde edinildiğinde birincil koruma konusunda daha yeni modeller geliştirilmesi gereği ortaya çıktı. Bu gelişmeler sonucu “genetik danışma” salık verildi. Ancak konuya sadece kalıtım açısından yaklaşmak da yeterli değildi.

Gene de, birincil korumanın birçok alanlardaki çabalarının yararları sürmektedir. Araştırmalar göstermiştir ki, çocukluktaki fiziksel ya da cinsel istismar, kötüye kullanım, erişkin yaşamında kişide özel ruhsal bir hastalığa neden olmasa bile, ömür boyu ruhsal bozuklukların bazı belirtilerine yol açmaktadır. Çocuğa yönelik böyle bir istismar, iyi bir eğitimle önlenebilir en azından azaltılabilir.

Bir birincil koruma yöntemi olarak, stresi yönetme ve azaltma, stresle baş etme eğitimleri, birincil korumanın yararlarına bir örnektir. Stresle baş etme konusunda kayda değer yöntemler geliştirilmiştir. Her türlü spor faaliyetleri, en azından yürümek, sağlıklı beslenme, bedensel sağlığı koruma örnek verilebilir. Genellikle sanılanın aksine, zihinsel faaliyetler, okuma, yazma, düşünme, sanat faaliyetleri, özel yeteneklerin değerlendirilmesi ve geliştirilmesi, olanak ölçüsünde hobiler, kendini geliştirme  ruh sağlığını koruma konusunda bireysel görevlerimiz olmaktadır.

Yaşam içinde kaçınılmaz olan “stresle baş etme” çalışmalarının önemi giderek artmaktadır ve bu konudaki çalışmalar özellikle gelişmiş ülkelerde bir endüstri haline gelmiştir. Her zaman kitlelerle karşı karşıya kalan yöneticiler, bu konuda eğitim almakta, konunun uzmanlarınca verilen kurslara katılmakta, bir yandan kendi maruz kaldıkları stresle baş etme konusunda yeterlilik kazanırken diğer yandan muhatap oldukları kişi ve grupların stresli tepkileriyle karşılaştıklarında nasıl davranacakları konusunda bilgi ve yetenek sahibi olmaktadır. Konu yönetim bilimi kitaplarında yerini çoktan almıştır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün çağdaş tanımıyla, sağlık, sadece hastalığın olmayışı değil, bedenen ruhen ve sosyal yönden tam iyilik halidir. Stres altındaki kişilerin ruhsal sorunlar yaşamaları, ruhsal bozukluklar ortaya çıkarmaları yanında bazı bedensel hastalıklara daha kolay yakalandıkları, toplumsal sorunlara yol açtıkları bilinmektedir. Örneklemek gerekirse, işlerinde daha az verimli, her türlü kazalara daha yatkın olabilmektedirler. Bu kişilere yönelik koruma çalışmaları özellikle  öncelik taşımaktadır.

Bazı ruhsal bozuklukların nedenleri bedensel hastalıklardır. Örneğin tiroid bezinin az hormon salgılamasıyla ortaya çıkan hipotiroidi bir bedensel hastalıktır. Ancak bir dizi bedensel belirtilerinin yanında ruhsal bozukluk belirtileri de ortaya çıkarır. Piyasada satılan tuzlara ölçülü oranda iyod eklenmesiyle bu hastalık önemli oranda azaltılmış ve dolaylı olarak ruhsal bozuklukları önleme konusunda da  kazanımlar elde edilmiştir.

Yüksek riskli kişiler, birincil koruma yöntemleriyle alkolizmden kurtarılabilir. Hamilelik sırasında bazı ilaçların kullanımı önlenerek, doğacak çocuktaki ciddi ruhsal ve emosyonel hasar önlenebilir.

Frengi örneğine dönelim. Koruyucu hekimlik çalışmalarıyla artık pek bilinmeyen ancak cinsel niteliği nedeniyle damgalanmış ve seyri itibariyle çok yıkıcı olan bu hastalık, nasıl bulaştığı konusunda bireylerin bilgilendirilmesi sonucu, kişilerin rast gele cinsel ilişkililerden kaçınması, en azından bu tür ilişkilerde koruyucu önlemlere başvurması sonucu hemen hemen ortadan kaldırılmıştır. Örneğin bu yanı sağlığı koruma konusunda bireyin kendisine düşen görevi vurgulamaktadır; ancak yeterli değildir. Toplumsal örgütlenmeye düşen görevler de vardır ve yerine getirilmiştir. Profesyonel anlamda cinsel eyleme giren kişilerin sifiliz konusunda periyodik muayeneden geçirilmesi, hastalığı yaydıkları saptanan kişilerinçalışmalarının engellenmesi ve tedavi edilmesi birincil koruma alanındaki örgütsel çalışmalardır.

İkincil koruma, hemen tüm psikiyatri uzmanlarının ve diğer ruh sağlığı profesyonellerinin üstlendiği görevdir; amacı ruhsal bozuklukların erken teşhis ve tedavisidir

Kuşkusuz, herhangi bir ruhsal bozukluk, görüldüğü en erken andan itibaren tedavi edilmeye başlanmalıdır. Böylece, gelişen ruhsal bozukluğun erken teşhis ve tedavisi, hastanın, bu hastalıktan en az zarar ile kurtulmasını sağlayacaktır. Teşhis ve tedavi geciktikçe tedavi süresinin uzaması, tedavinin zorlaşması, hastalığın daha çok hasar bırakması kaçınılmazdır.  Kısaca erken teşhis ve tedavi, zaman, masraf, işgücü ve hastalığın kalıcı hasarlarını azaltma ya da ortaya çıkışını önleme yönünden önemli kazançlardır.

Bu kavram, kanserle savaşta “kanserden korkma, geç kalmaktan kork” sözleriyle sloganlaşmıştır. Sifiliz örneğimize tekrar dönelim. Koruyucu hekimlik uygulamaları sonucu frengiden nasıl korunulacağı konusunda bilgi sahibi olan kişi, anılan hastalık yönünden minimum risk altındadır. Gene de hastalığa yakalanırsa ve sağlık koruma bilgisi yeterliyse, korkunç hastalığı hemen yenme şansı vardır. Hastalığın ilk ve erken belirtisi cinsel organında ortaya çıkacağı için konunun hassasiyeti, utanma ve damgalanma konusunu bir tarafa bırakır ve erken tedaviye yönelirse kısa süreli penisilin kürüyle korkunç hastalıktan kurtulmuş olur. Erken teşhis ve tedavi şansını kaçırırsa, sonraki ömrünü sakat bir birey olarak yaşamak zorunda kalır. Bu işleyiş, ruhsal bozukluklar için de geçerlidir.

İkincil koruma için öncelikle halkın eğitimi gerekir. Bu görev, önce ruh sağlığı profesyonellerinin görevidir. Araç ise, yayınlar, kitle iletişim araçları, toplantılar gibi etkinliklerdir. Ruh sağlığı profesyonellerinin de kendi eğitimleri itibariyle iyi donanımlı ya da iyi eğitimli olmaları gerekir. Eğitimin önemli bir diğer yanı, halkın ruhsal hastalıklar konusundaki kavrayışlarıdır.

Erken teşhis ve tedavi ile düzeltilebilecek küçük bir ruhsal sorun, bu yapılmadığında ya da yapılamadığında, söz konusu çocuk ya da ergen , erişkin yaşamına ulaştığında önemli bir ruhsal sağlık sorunlarıyla karşımıza çıkacaktır. Burada hedef, özellikle yüksek risk altında bulunan çocuk ve ergenlere yönelmedir. Bu çocuklar, aileleri, yakın çevreleri ile ve çok yönlü olarak ele alınmalıdır. Amaç, risk altındaki çocukların yaşama alanı içinde güçlendirilmesi, çocuk için daha iyi çevre yaratılmasıdır. Bu uygulamalar, çocuğun ruhsal yapısındaki yıkımı azaltacaktır.

Erken teşhis ve tedavide, birinci basamak hekimlik önem taşır. Çünkü, birçok psikiyatrik hasta, başlangıçta bu kurumlara başvurmaktadır. Bu nedenle, birinci basamak hekimlerin, ruhsal bozukluk konusunda iyi donanımlı olmaları gerekir. Psikiyatrik hastaların diğer başvuru kurumları psikiyatri poliklinikleridir. Erken teşhis ve tedavide, psikiyatri polikliniklerinin önemi büyüktür. Ülkemizde üniversite, devlet ve sigorta hastaneleri poliklinik hizmeti vermektedir. Konuya eleştirel yaklaşımla bakıldığında, en azından bazı örneklerde, polikliniklerin, hastanelerin bodrum katlarında, havasız, bakımsız koşullarda bulunduğuna dikkat çekilmelidir. Polikliniklere, hekim dahil poliklinik personeline yeterice önem verilmediği görülmektedir..

Modern toplum psikiyatrisi, akut olarak rahatsızlık olduğu zamanlar bile, hızlı müdahalelerle, hastaneye yatma süresini kısaltmayı amaçlamıştır. Bu açıdan bakıldığında da kaliteli ayaktan tedavinin önemi ortaya çıkmaktadır.

Kriz önleme teorileri ve ruhsal krizleri önleme çalışmaları, ikincil korumanın önemli çalışma alanlarından biridir. Kriz daha ilk ortaya çıktığında gereken müdahale yapılırsa, yeni başlayan yangın hemen başlangıçta söndürülmüş olur; yoksa yangın tüm alanı kapsar, ondan sonra uzun zaman ve emek kaybıyla, uzun uğraşlarla söndürülebilse bile, önemli bir yanmış yıkılmış yangın alanı ve yangının verdiği yaygın hasar kaçınılmazdır. Bu nedenle ruh sağlığını koruyucu çalışmalar içinde “krize müdahale” önemli yere sahiptir. Çevresel koşulların, zorlu yaşam deneyimlerinin bireylerin ruh sağlığını tehdit eden düzeylere ulaştığı günümüzde kriz ve krize müdahale kavramları daha da önem kazanmıştır