Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Site varsayılanı" tarafından yazılmış yazıları görüntülüyorsunuz

Doğu Anadolu bölgesinin bilinen 3 bin yıllık geçmişe sahip mutfak kültürü ve yemekleri ayrıntılı olarak bir kitapta toplandı.


İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oktay Belli’nin editörlüğünü yaptığı kitap, Bitlis’te geçen yıl düzenlenen ”Uluslararası Doğu Anadolu Bölgesi Geleneksel Mutfak Kültürü ve Yemekleri Sempozyumu”nda yer alan sunumları ve bölgenin yemeklerini içeriyor.

Kitabın önsözünde açıklaması bulunan Prof. Dr. Belli, kitapta Doğu Anadolu Bölgesinin şimdilik bilinen 3 bin yıllık geleneksel mutfak kültürü ve yemeklerinin ayrıntılı olarak incelendiğini ve bunun bilimsel yöntemlerle anlatıldığını bildirdi.

Sempozyumun ardından basılan kitabın, Doğu Anadolu Bölgesinin kültür tarihinde çok önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu açıklayan Prof. Dr. Belli, sempozyumun Bitlis Eren Üniversitesi (BEÜ), Bitlis Valiliği ve Bitlis Belediyesinin ev sahipliğinde, İstanbul Üniversitesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Anadolu Geleneksel Mutfak Kültürünü Koruma ve Yaşatma Derneği, TMMOB Mimarlar Odası Van Şubesi, Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Yemek ve Kültür Dergisi ve Çekül Vakfının organizasyonuyla düzenlendiğini anımsattı.

Prof. Dr. Belli, ”Sempozyuma sunulan birbirinden değerli bildiriler önemini yitirmeden kitap olarak basıldı. Basımı sağlamak için elinden gelen her türlü çabayı harcayan BEÜ Rektörü Prof. Dr. Mahmut Doğru’ya teşekkür ediyorum” dedi.

Türkiye’nin bu yıl Oscar adayı Semih Kaplanoğlu’nun ‘Bal’ filmi oldu.


Yönetmen Semih Kaplanoğlu‘nun Altın Ayı ödülünü alan filmi ‘Bal’ bu sene Türkiye’nin Oscar adayı seçildi.

Kaplanoğlu’nun ‘Yusuf üçlemesi’nin son halkası olan filmde, seyirci Yusuf karekterinin çocukluk dönemine tanıklık ediyordu.

‘Bal’ 60. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde en prestijli ödül olan Altın Ayı ödülünü kazanarak büyük başarıya imza atmıştı.

‘Yumurta ve Süt’ ile birlikte üçlemeyi tamamlayan ‘Bal’ın konusu ise şöyle: Yusuf bir sabah gördüğü rüyayı babasına anlatır. Bu rüya ikisi arasında sonsuza dek kalacak bir sırdır. Aynı gün Yusuf sınıfın önünde öğretmenin verdiği okuma metnini okurken aniden kekelemeye başlar ve arkadaşlarının alay konusu olur.

Yakup, anlaşılmaz bir nedenle soyu hızla tükenen Kafkas arılarının peşinden uzak bir ormana gider. Babasının gidişiyle Yusuf iyice sessizliğe gömülür. Yusuf’un bu hali çay tarlasında çalışan annesi Zehra’yı üzmektedir. Ne kadar uğraşsa da Yusuf’u konuşturamaz.

Günler geçer, Yakup’un gecikmesi Zehra’yı ve Yusuf’u tedirgin eder. Zehra Miraç Kandil’i gecesi için Yusuf’u köyden uzaktaki annaannesine gönderir. Yusuf, orada dinlediği hikayelerdeki peygambere benzettiği babasının mutlaka geri döneceğine inanmaktadır.

Ertesi gün Sis Dağı şenliğinde de Yakup’a rastlayamazlar… Babasını aramak için ormanın derinliklerine dalan Yusuf’un gördüğü rüya gerçekleşecek midir?

62. Emmy Ödülleri sahiplerini buldu. ‘Mad Men’ bir kez daha en iyi dizi olurken, En İyi Erkek Oyuncu ‘Breaking Bad’ ile Bryan Cranston, En İyi Kadın Oyuncu ‘The Closer’ ile Kyra Sedgwick seçildi.

62. Emmy ödülleri, Los Angeles’taki Nokia Theatre’da düzenlenen törenle sahiplerine verildi.

CNBC-e ve e2’de canlı olarak yayınlanan törenin sunuculuğunu komedyen Jimmy Falllon üstlendi.
 

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ
Televizyonun Oscarları kabul edilen ödüllerde geçen sene olduğu gibi bu sene de ‘Drama dalında En İyi Dizi ‘Mad Men’ seçildi. Drama dalında En İyi Erkek Oyuncu ödülü, e2’de gösterilen ‘Breaking Bad’ ile Bryan Cranston’a verilirken, En İyi Kadın Oyuncu ödülü yine CNBC-e ve e2’de gösterilen ‘The Closer’ ile Kyra Sedgwick’in oldu.

Komedi dalında ise En İyi Dizi Modern Family seçildi. Bu dalda En İyi Erkek Oyuncu, bir diğer CNBC-e dizisi ‘The Big Bang Theory’deki rolüyle Jim Parsons’ın olurken, En İyi kadın Oyuncu ödülü de ‘Nurse Jackie’ ile Edie Falco’nun oldu.

Gecenin en anlamlı ödüllerinden biri olan Bob Hope Humanitarian Ödülü, usta oyuncu George Clooney’e verildi. Clooney’e ödülünü yakın arkadaşı Julianna Margulies verdi.

Yılın en fazla adaylık alan dizisi ‘The Pacific’ de beklendiği gibi En İyi mini dizi seçildi.

İşte gecenin kazananları:

Drama

En İyi Dizi: Mad Men
En İyi Erkek Oyuncu: Bryan Cranston, Breaking Bad
En İyi Kadın Oyuncu: Kyra Sedgwick, The Closer
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Aaron Paul, Breaking Bad
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Archie Panjabi, The Good Wife
En İyi Senaryo: Mad Men
En İyi Yönetmen: Steve Shill, Dexter (The Getaway)

 

Komedi

En İyi Dizi: Modern Family
En İyi Erkek Oyuncu: Jim Parsons, The Big Bang Theory
En İyi Kadın Oyuncu: Edie Falco, Nurse Jackie
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jane Lynch, Glee
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Eric Stonestreet, Modern Family
En İyi Yönetmen: Ryan Murphy, Glee (Pilot)

 

TV filmi ve mini dizi

En İyi Mini Dizi: The Pacific
En İyi TV Filmi: Temple Grandin
En İyi Erkek Oyuncu: Al Pacino, You Don’t Know Jack
En İyi Kadın Oyuuncu: Claire Danes, Temple Grandin
En İyi Yönetmen: Mick Jackson, Temple Grandin 
 

Diğerleri

En İyi Variety Show: The Daily Show, Jon Stewart
En İyi Reality Show: Top Chef
En İyi Animasyon: Disney Prep & Landing (NTV)

Uğur Yücel de ‘Yahşi Doğu’da

Cem Yılmaz’ın 2009 yapımı “Yahşi Batı” filminin devamı “Yahşi Doğu”nun çekimlerine önümüzdeki günlerde başlanacak.

Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur ve Zafer Algöz’ün başrollerinde yer aldığı “Yahşi Batı”nın devam filmi “Yahşi Doğu”nun kadrosuna Uğur Yücel de katıldı.

1800’lü yılların sonunda iki Osmanlı’nın, dönemin padişahı tarafından gönderildikleri Amerika görevi sırasında başlarına gelen olayların anlatıldığı komedi filminin sonunda kahramanlar Aziz Vefa ile Lemi Galip, Amerika’yı karıştırdıktan sonra, kendilerini bu sefer de Osmanlı Devleti’nden başka bir hediye götürmek üzere Çin’de buluyorlardı. Yani “Yahşi Doğu” maceranın kaldığı yerden, Çin’den devam edecek.

“Yahşi Batı” 2 milyon 322 bin 826 seyirci tarafından izlenmiş ve 20 milyon lira hasılat yapmıştı.

Filmlerine duygusunu veriyor

İki hafta önce vizyona giren Başlangıç’ın müziklerini Hans Zimmer yaptı. Zimmer, kariyerine sığdırdığı sayısız ödülle, film müziği denince akla gelen ilk isim. Hatta kendisi için ‘müziklerini Hans Zimmer yaptıysa film iyidir’ gibi genellemeler bile yapılabiliyor. Zimmer, dünyadaki 100 dâhiden biri olarak kabul ediliyor.

Bir film izlediğinizi düşünün, fonda hiç müzik yok. Korkar, endişelenir, gerilir miydiniz? Ya da izlediğiniz herhangi bir dizideki, filmdeki, gerilimin, mutluluğun yaklaştığını sezdiren ezgiler olmasa, havaya girer miydiniz? Müzikler filmi film yapan öğelerden biri. Hele hele, bir sinema salonundan çıktığınızda, hâlâ filmde çalan bir müzik aklınızda kalıyorsa… Şu sıralar sadece sinemanın değil, herkesin gündeminde Başlangıç var. Christopher Nolan’ın merakla beklenen filminin müzikleri, Lion King, Karayip Korsanları, Gladyatör, Sherlock Holmes gibi gişedeki başarılarıyla da dikkat çeken etkileyici filmlerin müziklerine imza atan Hans Zimmer’e ait. Zimmer, bugün dünyadaki 100 dâhiden biri olarak kabul ediliyor.

Hans Zimmer, 12 Eylül 1957’de Frankfurt’ta doğmuş. Henüz çok gençken Londra’ya yerleştiğinde, Air Edel Şirketi için reklam jingle’ları yazmış, 1980’de, The Buggles’ın The Age of Plastic longplay’inde grupla birlikte çalışmış. Hatta grupla çektikleri video MTV’nin yayına geçtiği gün ilk çaldığı klip olmuş. Daha sonra aralarında Ultravox ve avangard İtalyan grup Krisma’nın da olduğu çeşitli grup çalışmaları devam etmiş. Film müzikleri yapan Stanley Myers’la olan işbirliği ise Zimmer’i film müzikleri dünyasına sokmuş. Zimmer ve Myers, Moonlighting, Success is the Best Revenge, İnsignificance ve My Beatiful Launderette gibi fimler için çalışmış. İkili, geleneksel orkestra besteleriyle, elektronik müziği birleştirerek çok akıcı ve hatırlanan soundtrackler çıkarmışlar.

1986’da Zimmer, David Byrne ve Ryuichi Sakamoto’yla kendilerine Oscar ödülü getiren Last İmperor filmi için beraber çalışır. 1988’de çekilen A World Part filmi Zimmer’in müziklerini tek başına yaptığı ilk filmdir. A World Part’ı, kendisine ilk Oscar ödülünü getiren Rain Man filminin soundtrack’i izler. Ertesi yıldan itibaren, Zimmer, birbiri ardına pek çok film için müzik yapar. Driving Miss Daisy’yi, Black Rain, Backdraft, Thelma&Louise, A League of Their Own ve Days of Thunder filmleri izler. En büyük çıkışını ise 1994’te Aslan Kral filmiyle yapar. Bu filmin müzikleri Oscar, Altın Küre ve Grammy’nin de içinde olduğu sayısız ödül alır. 1995’te Crimson Tide filmiyle ikinci Grammy’sini alır. 1996’da ikinci Oscar’ı gelir The Preacher’s Wife filmi ile, aynı yıl BMI’nin prestijli ödülü Richard Kirk Ödülü’ne layık görülür. 1997’de As Good as it Gets, 1998’de The Thin Red Line ve 1999’da The Prince of Egypt’le birlikte üç yıl üst üste Oscar ödülü alır. 2000’ler bestecinin kariyerinde altın yıllar olarak sayılabilir. Hannibal, Gladiator, The Last Samurai, Batman Begins, The Da Vinci Code gibi önemli filmlerin müziklerine imza atan Zimmer, nihayet Sherlock Holmes filmiyle 9 yıllık aradan sonra yeniden Oscar ödülüne layık görülür. Sherlock Holmes’un ardından son olarak da İnception’la harikalar yaratır…

Başlangıç (İnception) filminde ise çok farklı bir şey denemişler. Zimmer bir röportajında şöyle anlatıyor: “Genellikle fimler parçalar halinde yapılır ve bu konuda belli bir düzen vardır. Besteci filmi izler ve yönetmenle temaları tartışır, sonra müzisyen temayı yazar. Biz bu filmde hiçbirini yapmadık. Tüm albüm, filmin bitmesinden bir yıl önce, senaryoyu okuduktan sonra şekillendi. Chris filme başladı, sete gittim, dekoru, aktörleri gördüm. Ama Chris’in filmi kurgulayacağı zamana geldiğimizde bana filmi göstermedi. Bana göre, ‘paylaşılan rüya’ydı temalarından biri filmin. Chris ise benden paralel bir rüya kavramı istedi. Sonuçta ben filmi görmeden bütün film müziğini yazdım. Daha sonra filmi izlediğimde ben de paylaşılan rüyalar ve paralel rüya görme fikrinin filmle nasıl uyumlu olduğuna şaşırdım.”

Zimmer öncelikle karakterlere ve onların hislerine kanalize oluyor. Onun müziğinin bu kadar sevilmesinin altında yatan neden bu. “Bir karakteri bir, iki notayla nasıl tasvir edebilirim” diye düşünmüş mesela Dark Knight müziklerini yaparken. Bir röportajda kendisine yöneltilen “müzik bestelemeye olan yaklaşımınızda bir değişiklik oldu mu” sorusuna verdiği yanıt da hayli ilgi çekici: “Evet, sanırım. Bu evrimsel bir şey. Şu an için Gladiator’deki gibi bir müzik yapamam, şu an olduğumuz yere aykırı durur. Sanırım zamanın ruhuna artık aykırı bir duyarlılığım var. Eğer şimdi büyük ve fazlasıyla destansı bir ezgi yazarsanız bir şeyler yanlış olur. Galiba bir filmde müzikle ne yapabileceğimi anlamakta giderek daha iyi bir hale geliyorum. Bu benim ilgi alanımın değişmesiyle de ilgili. Artık büyük, destansı ezgilerle ilgilenmiyorum. Artık iki, üç ya da dört notayı alıp bununla nasıl kompleks bir duygusal yapı inşa edebilirim ona bakıyorum.”

 

Inception ya da Mimarlar Daha Fazla Uyusaydı Neler Yapabilirlerdi?

 Kaynak: Australian Design Review Çeviren: Dilek Öztürk

Inception filminden kareler

David Neustein, Inception’ı, mimar ve modern kentin idealleştirilmiş gerçekliği paralelinde inceliyor.

Şimdiye kadar bütün şikayetleri duydunuz. Ayrımcılık durmalı. Moda tasarımcılarının aksine, rock yıldızları ve mimarlar filmlerde çok yanlış gösteriliyorlar. “My Architect” filmiyle bu anlayış yok oldu sandık ama onda da makineleşmiş bir yapı vardı. Sketches of Frank Gehry eğlenceli bir filmdi, tabii çok çaresizle yapılan birkaç araba kovalamaca sahnesi dışında… Silahlar, patlamalar, koşturmalar içerisindeki Matrix üçlemesinde “Mimar” diye adlandırılan bir karakter vardı fakat tüm yaptığı gün boyu bir odada oturup televizyon izlemekti.
 


Inception Fragmanı

Tanrıya şükür ki Christopher Nolan bize “Inception”ı getirdi. Şu anda gösterimde olan film, bize, mimarların en iyi yaptığı şeyi gösteriyor. Mimar rolünde izlediğimiz Ellen Page ile birlikte, Nolan hepimizin beklediği idealleşmiş bir gerçekliği gözler önüne seriyor. Tüm mimarların aksine, Page’in karakteri, Ariadne, genç ve çekici bir kadın. Ariadne ayrıca yine diğer tüm mimar kadınların aksine başkaların hayatlarını gözetleyip, onların hayalleriyle yaşamıyor. Onun yerine, okuldan sonra, çalışma hayatına girmeden direk olarak, başkalarının hayallerini tasarlamak için işe alınıyor!
Maalesef ki gerçek mimarlık dünyası ve filmlerdeki mimarlık neredeyse aynı. İkisi de fantezi ve arzulama dünyasını anımsatıyor fakat çoğu da bir yandan dahiyane bir şekilde bizi soymak için hazırlanmış birer tuzak. İlham ve gerçeklik arasındaki bu bağ, Calvino’nun Zobeide’sini akla getiriyor. Arzuların kadınını yakalamak için tasarlanan labirent, sadece çirkin bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. 1 Eğer bu manzaranın alaycı olduğunu düşünüyorsanız, Westfield Bondi Junction olarak da bilinen buzlu camdan yapılma, ruh parçalayıcı şu labirentte bir gezinin. Frank Lowy’nin hayaline hoşgeldiniz.
Michel Houellebecq son zamanlarda şöyle bir şey yazdı: “Bu mekanların ruhu kötü, insanca değil, acımasız, makineleşmiş bir his yaratıyor. Derinlerde, herkeste… Herkes burayı yıkmayı arzuluyor.”2
Inception’ın çılgın yıkım ve patlama sahnelerine nasıl bu kadar heyecanlı bir şekilde tepki verdiğimize şaşmamalı. Bunun bir nedeni de film kahramanlarını n rüya bölgeye ulaşmak için ne kadar çabaladığını görmek. Rüyanın içindeki her rüya, uyanık dünyaya bir o kadar daha az bağlı. Rüya sürecinin en dibinde, zaman, kendiliğinden inanılmaz bir şekilde yavaş akıyor.


Inception filminden kareler

Tuhafdır ki, bu rüyaların mekanları idealden çok uzak. Inception’da, kahramanımız Dom Cobb’un karısıyla birlikte, yıllarca süren rüyalar sayesinde inşa ettiği bir şehirle karşılaşıyoruz. Çift, boş sokaklarda el ele gezindiğinde, birden bu mekanın onların hayallerindeki şehir olduğuna inanmamız gerektiğini düşünüyoruz. Neden Le Corbusier ya da Robert Moses dışında kimsenin böylesi bir kenti hayal edebileceği hala pek açık değil. Pek uygun bir balayı noktası olmadığı da apaçık ortada… Izgara plan dokusu ve kuleleri ile, bu şehir, Corb’un “Radiant City”si ya da La Défense’nin steril mekanları ile tuhaf bir benzerlik içinde. Kentin çeperinde, pırıl pırıl binalar, yüksek gecekondulara yol veriyor. Çeper, kumdan bir kale gibi rüzgardan aşınıyor.
Birçok metropol gibi, Dom ve Mal’ın vizyonları daha durgun (aynı zamanda daha az ilginç) bir şekilde gelişmeye devam ediyor. Kentin tam kalbinde çok tuhaf bir şey keşfediyoruz.
Burada, sığ bir havuz içinde, Dom ve Mal’ın uyanık hayatlarında yaşadıkları tüm evler birbirinin aynı. Bunlardan sonuncusu, Mal’ın çocukluğunu geçirdiği, bir gökdelene komşu, küçük bir klubeyi andıran ev. Buradaki klube aslındaki tüm şehirdeki havayı yakalamak için orada. Orada, eski nostaljiyi hatırlatmak için duruyor, metropoliste samanlığın içindeki bir iğne 3 gibi… Farklılığı vurgulamaya çalışan, herşeyin aslında o kadar da doğru olmadığının sinyalini veren bir ev. Gördüğünüz gibi, ütopya, hafıza kaybına bağlı. İdeal kent, başarısızlığa mahkum ediliyor.
Konu olarak, kayıp klube ayrıca iki ya da daha fazla güncel heykel çalışmasını akla getiriyor. Rachel Whiteread’ın 1993’te yaptığı “House”, Gordon Matta-Clark’ı n “Splitting” adlı çalışmaları gibi. Güncel bir yerleştirme olan House, birkaç yıkık dökük ev arasında betonarme yapısıyla mekanda negatiflik yaratıyor. Bununla eşit derecede performans sergileyen Splitting’de ise, Matta-Clark tipik bir banliyö evine testere ve çekiçle giriyorlar. Evin ortasında vahşi bir performans sergileyerek, evcilliği ve güveni yok ediyorlar. Bu işlerdeki yeniden yapılanma, yıkma durumları, toplamanın başka bir formu.4 Kent ise güçlü bir okyanus gibi. Matrix’de olduğu gibi Inception’da da, rüyalarımız değiştirilebilir çipler sayesinde seviyelendirilebili yor.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminden bir kare

Eternal Sunshine of the Spotless Mind Fragmanı

Güçlü iki paralel dünyanın çalıştığı bir başka film olan Michel Gondry’nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki Joel, kendi isteği ile uykusunda hafızasını sildiriyordu. Hafızası çaresizce çökerken, Joel, son anılarına eski sevgilisi ile birlikte tutunmaya çalışıyordu. Hafızası silindiğinde, aşıkların buluştuğu ev de etraflarında çöküveriyordu. One Day in the Life of Ivan Denisovich filminin kahramanı, hapishanedeki hücresinde örülen duvarlarla birlikte, aslında yenilgi kaçınılmaz olduğunda edinilen dürtüleri gösteriyordu.5 Bu davranış bugun de gayet doğru. Bugün de gereksiz satatü sembolleri, anlık heyecan veren aletler ve anlık şehirlere karşı verdiğimiz tepki kaçınılmaz olarak bu oluyor…
Özet
O halde Inception bize nasıl bir sonuç sunuyor? Ne yazık ki, bugünün filmleri izleyiciyi havada asılı kalan şeylere terk ediyor. Her zaman yapılan, hikayeyi tam ortasından yakaladığımızı sandığımız anda, sanki birinin fişi çekip o ana kadar algıladıklarımızı altüst etmesi…
 

Memento Fragmanı

Bu mutlu son sadece karakterin bir yanılsaması mı? Artık izleyici hikayeye mükemmel bir son verme görevini üstleniyor. Nolan bu tekniğin kaşifi gibi. Daha önce de Memento’da aynısını kullanmıştı. “Havada asılı kalan son” durumu, daha sonra Bryan Singer’ın The Usual Suspects ve David Lynch’in Mulholland Drive filmleri ile en son durumuna erişti. Bu teknik her yeni filmde geliştikçe, sonuçları da bir o kadar klinikleşiyor. Aslında bu da bir tür seçim taktiği gibi: Karışıklık yaratmak, kannat vermekten her zaman daha kolay.
1 Italo Calvino, “Cities and Desire 5”, in Invisible Cities, Harcourt Brace Jovanovich, 1978
2 Michel Houellebecq, “Approaches to Distress”, The Paris Magazine, 4. Sayı, Haziran 2010, s 52-62
3 Elliot Smith, “Needle in the Hay”, The Royal Tenenbaums film müziklerinden, Hollywood Records, 2001
4 … şeylerin insanı var ettiğini ve onlara yanlış bir bilinç verdiğini söyleyebilirsiniz. Jean-Paul Sartre, Critique of Dialectical Reason 2, Verso, 2006
5 Alexander Solzhenitsyn, One Day in the Life of Ivan Denisovich, Bantam Books, 1990 

Inception ya da Mimarlar Daha Fazla Uyusaydı Neler Yapabilirlerdi

Tarih: 4 Ağustos 2010 Kaynak: Australian Design Review Çeviren: Dilek Öztürk

Inception filminden kareler

David Neustein, Inception’ı, mimar ve modern kentin idealleştirilmiş gerçekliği paralelinde inceliyor.

Şimdiye kadar bütün şikayetleri duydunuz. Ayrımcılık durmalı. Moda tasarımcılarının aksine, rock yıldızları ve mimarlar filmlerde çok yanlış gösteriliyorlar. “My Architect” filmiyle bu anlayış yok oldu sandık ama onda da makineleşmiş bir yapı vardı. Sketches of Frank Gehry eğlenceli bir filmdi, tabii çok çaresizle yapılan birkaç araba kovalamaca sahnesi dışında… Silahlar, patlamalar, koşturmalar içerisindeki Matrix üçlemesinde “Mimar” diye adlandırılan bir karakter vardı fakat tüm yaptığı gün boyu bir odada oturup televizyon izlemekti.
 


Inception Fragmanı

Tanrıya şükür ki Christopher Nolan bize “Inception”ı getirdi. Şu anda gösterimde olan film, bize, mimarların en iyi yaptığı şeyi gösteriyor. Mimar rolünde izlediğimiz Ellen Page ile birlikte, Nolan hepimizin beklediği idealleşmiş bir gerçekliği gözler önüne seriyor. Tüm mimarların aksine, Page’in karakteri, Ariadne, genç ve çekici bir kadın. Ariadne ayrıca yine diğer tüm mimar kadınların aksine başkaların hayatlarını gözetleyip, onların hayalleriyle yaşamıyor. Onun yerine, okuldan sonra, çalışma hayatına girmeden direk olarak, başkalarının hayallerini tasarlamak için işe alınıyor!
Maalesef ki gerçek mimarlık dünyası ve filmlerdeki mimarlık neredeyse aynı. İkisi de fantezi ve arzulama dünyasını anımsatıyor fakat çoğu da bir yandan dahiyane bir şekilde bizi soymak için hazırlanmış birer tuzak. İlham ve gerçeklik arasındaki bu bağ, Calvino’nun Zobeide’sini akla getiriyor. Arzuların kadınını yakalamak için tasarlanan labirent, sadece çirkin bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. 1 Eğer bu manzaranın alaycı olduğunu düşünüyorsanız, Westfield Bondi Junction olarak da bilinen buzlu camdan yapılma, ruh parçalayıcı şu labirentte bir gezinin. Frank Lowy’nin hayaline hoşgeldiniz.
Michel Houellebecq son zamanlarda şöyle bir şey yazdı: “Bu mekanların ruhu kötü, insanca değil, acımasız, makineleşmiş bir his yaratıyor. Derinlerde, herkeste… Herkes burayı yıkmayı arzuluyor.”2
Inception’ın çılgın yıkım ve patlama sahnelerine nasıl bu kadar heyecanlı bir şekilde tepki verdiğimize şaşmamalı. Bunun bir nedeni de film kahramanlarını n rüya bölgeye ulaşmak için ne kadar çabaladığını görmek. Rüyanın içindeki her rüya, uyanık dünyaya bir o kadar daha az bağlı. Rüya sürecinin en dibinde, zaman, kendiliğinden inanılmaz bir şekilde yavaş akıyor.


Inception filminden kareler

Tuhafdır ki, bu rüyaların mekanları idealden çok uzak. Inception’da, kahramanımız Dom Cobb’un karısıyla birlikte, yıllarca süren rüyalar sayesinde inşa ettiği bir şehirle karşılaşıyoruz. Çift, boş sokaklarda el ele gezindiğinde, birden bu mekanın onların hayallerindeki şehir olduğuna inanmamız gerektiğini düşünüyoruz. Neden Le Corbusier ya da Robert Moses dışında kimsenin böylesi bir kenti hayal edebileceği hala pek açık değil. Pek uygun bir balayı noktası olmadığı da apaçık ortada… Izgara plan dokusu ve kuleleri ile, bu şehir, Corb’un “Radiant City”si ya da La Défense’nin steril mekanları ile tuhaf bir benzerlik içinde. Kentin çeperinde, pırıl pırıl binalar, yüksek gecekondulara yol veriyor. Çeper, kumdan bir kale gibi rüzgardan aşınıyor.
Birçok metropol gibi, Dom ve Mal’ın vizyonları daha durgun (aynı zamanda daha az ilginç) bir şekilde gelişmeye devam ediyor. Kentin tam kalbinde çok tuhaf bir şey keşfediyoruz.
Burada, sığ bir havuz içinde, Dom ve Mal’ın uyanık hayatlarında yaşadıkları tüm evler birbirinin aynı. Bunlardan sonuncusu, Mal’ın çocukluğunu geçirdiği, bir gökdelene komşu, küçük bir klubeyi andıran ev. Buradaki klube aslındaki tüm şehirdeki havayı yakalamak için orada. Orada, eski nostaljiyi hatırlatmak için duruyor, metropoliste samanlığın içindeki bir iğne 3 gibi… Farklılığı vurgulamaya çalışan, herşeyin aslında o kadar da doğru olmadığının sinyalini veren bir ev. Gördüğünüz gibi, ütopya, hafıza kaybına bağlı. İdeal kent, başarısızlığa mahkum ediliyor.
Konu olarak, kayıp klube ayrıca iki ya da daha fazla güncel heykel çalışmasını akla getiriyor. Rachel Whiteread’ın 1993’te yaptığı “House”, Gordon Matta-Clark’ı n “Splitting” adlı çalışmaları gibi. Güncel bir yerleştirme olan House, birkaç yıkık dökük ev arasında betonarme yapısıyla mekanda negatiflik yaratıyor. Bununla eşit derecede performans sergileyen Splitting’de ise, Matta-Clark tipik bir banliyö evine testere ve çekiçle giriyorlar. Evin ortasında vahşi bir performans sergileyerek, evcilliği ve güveni yok ediyorlar. Bu işlerdeki yeniden yapılanma, yıkma durumları, toplamanın başka bir formu.4 Kent ise güçlü bir okyanus gibi. Matrix’de olduğu gibi Inception’da da, rüyalarımız değiştirilebilir çipler sayesinde seviyelendirilebili yor.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminden bir kare

Eternal Sunshine of the Spotless Mind Fragmanı

Güçlü iki paralel dünyanın çalıştığı bir başka film olan Michel Gondry’nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki Joel, kendi isteği ile uykusunda hafızasını sildiriyordu. Hafızası çaresizce çökerken, Joel, son anılarına eski sevgilisi ile birlikte tutunmaya çalışıyordu. Hafızası silindiğinde, aşıkların buluştuğu ev de etraflarında çöküveriyordu. One Day in the Life of Ivan Denisovich filminin kahramanı, hapishanedeki hücresinde örülen duvarlarla birlikte, aslında yenilgi kaçınılmaz olduğunda edinilen dürtüleri gösteriyordu.5 Bu davranış bugun de gayet doğru. Bugün de gereksiz satatü sembolleri, anlık heyecan veren aletler ve anlık şehirlere karşı verdiğimiz tepki kaçınılmaz olarak bu oluyor…
Özet
O halde Inception bize nasıl bir sonuç sunuyor? Ne yazık ki, bugünün filmleri izleyiciyi havada asılı kalan şeylere terk ediyor. Her zaman yapılan, hikayeyi tam ortasından yakaladığımızı sandığımız anda, sanki birinin fişi çekip o ana kadar algıladıklarımızı altüst etmesi…
 

Memento Fragmanı

Bu mutlu son sadece karakterin bir yanılsaması mı? Artık izleyici hikayeye mükemmel bir son verme görevini üstleniyor. Nolan bu tekniğin kaşifi gibi. Daha önce de Memento’da aynısını kullanmıştı. “Havada asılı kalan son” durumu, daha sonra Bryan Singer’ın The Usual Suspects ve David Lynch’in Mulholland Drive filmleri ile en son durumuna erişti. Bu teknik her yeni filmde geliştikçe, sonuçları da bir o kadar klinikleşiyor. Aslında bu da bir tür seçim taktiği gibi: Karışıklık yaratmak, kannat vermekten her zaman daha kolay.
1 Italo Calvino, “Cities and Desire 5”, in Invisible Cities, Harcourt Brace Jovanovich, 1978
2 Michel Houellebecq, “Approaches to Distress”, The Paris Magazine, 4. Sayı, Haziran 2010, s 52-62
3 Elliot Smith, “Needle in the Hay“, The Royal Tenenbaums film müziklerinden, Hollywood Records, 2001
4 … şeylerin insanı var ettiğini ve onlara yanlış bir bilinç verdiğini söyleyebilirsiniz. Jean-Paul Sartre, Critique of Dialectical Reason 2, Verso, 2006

5 Alexander Solzhenitsyn, One Day in the Life of Ivan Denisovich, Bantam Books, 1990 

AKM artık protestolara ‘seyirci’

İki yılı aşkın süredir kapalı olan AKM temsillere ‘sahne’ olmaktan çıkıp protestolara ‘seyirci’ olmaya başladı. AKM, önceki gün Kültür Sanat-Sen öncülüğünde suç duyurusunda bulunan STK’lerin ardından dün de İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın basın toplantısına tanıklık etti.

İstanbul’un ‘sanat mabedi’ Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM), yenilenmek üzere kapatılmasının üzerinden iki yılı aşkın bir süre geçti ve AKM artık temsillere ‘sahne’ olmaktan çıkıp, kapısının önündeki açıklamalara, protestolara ‘seyirci’ olmaya başladı.

Önceki gün Kültür, Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası’nın (Kültür Sanat-Sen) öncülüğünde bir araya gelen sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları temsilcilerinin, AKM’nin onarımında ihmali ve kusuru olanlar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunacağını açıklamasının ardından, dün İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ilk kez AKM ile ilgili bir basın toplantısı düzenledi.

Ajans’ın Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, şimdiye kadar yaşanan gelişmeleri uzaktan izlemeyi tercih ettiklerini ancak önceki gün yaşanan gelişmeden sonra bir açıklama yapmak ve gelinen son noktayı kamuoyuyla paylaşmak istediklerini belirtti.

Basın açıklamasına “Bunu ister meydanda bir açıklama, ister bir meydan okuma olarak kabul edin” diyen Avdagiç, 2008’den bu yana İstanbul 2010 AKB Ajansı’nın AKM ile ilgili yaptıklarını özetledi. AKM’nin yenilenmesinin Ajans tarafından sadece bir tadilat projesi olarak görülmediği söylenen açıklamada, oluşturulan öncü projenin Kültür Sanat-Sen’in Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açtığı dava sonucu İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nce durdurulduğu, bu nedenle ajansın, AKM’nin onarımıyla ilgili başlattığı her türlü çalışmayı durdurmak zorunda bırakıldığı belirtildi.

Açıklamada durdurma kararı sonrasında Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Devlet Opera Balesi Genel Müdürü, yürütmeyi durdurma kararı aldıran Kültür Sanat-Sen, ilgili meslek örgütleri temsilcileri, projeyi hazırlayan mimari büro temsilcileri ile bir araya gelen Ajans’ın, projeyi revize ettiği ancak Kültür Sanat-Sen’in, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nde devam eden projenin iptali istemiyle açtığı davayı geri çekmemesi nedeniyle Koruma Kurulu’nun yeni projeyi değerlendirmeye almadığı da vurgulandı.

AKM projesini hayata geçiremedikleri için çok üzgün olduklarını söyleyen Avdagiç, AKM’nin kapalı kalmasından şikâyet edenlerin, gerçekte kapalı kalmasına neden olanlar olduğunu söylerken, “Bize bu işi yaptırmayanları kamuoyuna şikâyet ediyoruz” dedi.

Avdagiç, AKM’yi geleceğe taşıyacak uygulama modeli oluşturulması durumunda, ajansın gereken katkıyı vermeye hazır olduğunu da belirtti.

İngiliz Daily Mirror gazetesi, doğu Akdeniz’de Türkiye’nin de aralarında bulunduğu kimi destinasyonların, yüzde 24’ten başlayan fiyat düşüşleri dolayısıyla, rezervasyonlarını yaptırmamış İngiliz aileler için uygun tatil olanağı sunduğunu belirtti.

İngiliz Daily Mirror gazetesinin seyahat sayfasında yayımlanan “Son dakika aile tatilleri için büyük fırsat” başlıklı habere göre henüz tatil rezervasyonlarını yaptırmayan İngiliz aileler, tatil paketi fiyatları düşmüş durumdayken “karlı” durumda bulunuyor. Durgunluk ve gelecek yıl için yüksek vergi kaygılarının halkı daha dikkatli harcama yapmaya sevkettiğini belirten DM, “Co-op Travel tarafından yapılan bir araştırma en büyük fiyat düşüşlerinin doğu Akdeniz’de, Paphos, Girit, Zante ve Türkiye’de görüldüğünü, tümünde 2009’a göre yüzde 24 fiyat düşüşü olduğunu saptadı. Zirvedeki 20 tatil destinasyonunda bir aile için ortalama harcamanın ortalama 232 sterlin (yaklaşık 600 TL) düştüğü belirtilen haberde ailelere yönelik geç dönem rezervasyonlar için güçlü bir piyasa ortaya çıktığı, binlerce ailenin indirimli fiyattan tatil satın aldığı kaydedildi. DM, avroya karşı güçlü sterlinle eski İspanya ve Fransa gibi eski “gözdelerin” de geçen yıla göre daha “ulaşılabilir” tatil olanağı sunduğunu kaydetti. 

Canım garip şeyler de çekiyor

Serdar Turgut, Akşam gazetesinden Habertürk’e transfer olduktan sonra bir de televizyon programına başladı. Popüler kültürü seviyor. Televizyon için acemi olduğunu söylüyor.

 Hınzır ve arıza şeyler düşünmek ise onun için ayrı bir keyif. Derdi yazmak, yazabilmek. Başka bir şey değil. Son dönemde Fethullah Gülen ve cemaatler üzerine yazılarıyla dikkat çekiyor. Eleştirilere cevapları hazır. Demokratik açılım ve artan teröre de farklı bir perspektiften bakıyor. İşte anlattıkları…

– İlk aklıma geleni hemen sormak istiyorum ki o da Zaman gazetesine verdiğiniz bir röportajda kullandığınız “kültürel solculuk” kavramı. Buna ne anlam yüklüyorsunuz?

– Marksizmin yöntemine inanıp, Marksist siyasi mücadelenin içinde olmamak demek bu. Marksizm bilimsel bir yöntem, Batı’nın ürünü. Birçok sosyal olayı çözümlemek için kullanılabilir. Kültürel solculuk kısmını da ben uydurmadım.

– Her şeyi yazıyorsunuz. Sanırım haftada sekiz yazınız var. Siyaset, politika, magazin özellikle de popüler kültür. Dengeyi nasıl tutturuyorsunuz?

– Öyle bir derdim yok. Popüler kültürü seviyorum, okuyorum. Ciddi birikimim var, tarihini bilirim. Politik yazılarıma da popüler anekdotlar koyup, okumayı daha akıcı hale getirdiğimi düşünüyorum. Suya sabuna dokunmayan yazılar yazmak da ciddi emek, beceri ister. Bir işe inanırsanız onun hakkını verme kaygınız olur, bu da işinizden keyif almanız anlamına gelir.

– Cinselliğe epey takmıştınız. Müstehcenlik sınırında espriler yazıyordunuz. Sonra bıraktınız. Tepki mi geldi, sıkıldınız mı?

– Sıkıldım. O yönde espri yapmak artık kolay geliyor. Yeni şeyler deniyorum. Daha zor konularda mizahımı sınıyorum.

– Oluyor mu?

– Bazen, tam değil. Çalışıyorum…

– Televizyon programı da yapıyorsunuz.

Az sonra gideceğim maalesef.

– Niye maalesef?

– Bana uygun değil aslında. Yani bir konu hakkında yazmadan önce düşünme ve kurma fırsatınız var. Yazının yalnızlığı ve ıssızlığı içinde bir hikâye örgüsüyle bütünleşirsiniz. Televizyon ise anlık, tüketiliyor. Düşünme zamanı yok. Elbette pek düşünmeye ihtiyacınız da yok. Canlı yayın tehlikeli. Ama kendimizi tutuyoruz.

– Ne kadar kavga o kadar reyting ama?

– Tartışma programları hoş değil. Tuhaf bir gerginlik solunuyor, konuşmalar dengesiz. Bir de enteresan olmak ister, doğru veya yanlış çarpıcı laf söyleme derdine düşerseniz vay halinize. Yani iş sidik yarışına dönüyor.

– Bu bir çeşit entelektüel cehalet değil mi?

– Televizyonda konuşmak için söylediğiniz şeyin arkasında düşünce olmasına gerek. Hiç bilmediğimiz bir konuda enteresan olabiliyorsunuz. “Bu bir cehalet demek mi?” derseniz bence değil, başka bir şey.

Cumhuriyet çocuğuyum

– Öyle bir yerdesiniz ki anlayamıyorum. Yeni Şafak, Zaman gazetesinde röportajlarınız çıkıyor. Cumhuriyet rejiminin eksiklerinden bahsediyorsunuz.

– Bu tamamen analizlerim sonucu ulaştığım nokta. Ciddi eksiklikler var. Bu eksikliğin giderilmesinin zamanının geldiğini düşünüyorum. Çünkü gidermezsek onu kaybedeceğiz.

– Neler o eksiklikler?

– Cumhuriyetin inançla bağlantısının kopması mesela. Bakın din demiyorum inanç diyorum. Bunun ekonomik temelleri uzun bir hikâye. Cumhuriyet ilk döneminde kaynak kullanımı için köylüleri sömürdü, çünkü sömürülecek başka sınıf yoktu. Sanayi zaten çok uzaktaydı. Kalkınma için gereken değeri köylüler yarattı, kaynak sağladılar. Tüm bunlar olurken köyle sistem yabancılaştı ve inanç değeri yıprandı, eksik kaldı. Bu çatal günümüze kadar da darbeler, sağ-sol derken keskinleşerek açıldı. Şimdi ben özellikle CHP’nin inançla kopan bağı sağlamlaştıracağını düşünüyorum, yani arzuluyorum. Laik cumuhuriyetçiler buna tepki gösteriyor ama benim derdim laik Cumhuriyeti kurtarma ve uzun ömürlü yapabilmekten fazlası değil.

– “Cumhuriyet bir başarısızlıktır” demeniz de bu yüzden mi?

– Evet bu konuda başarısız. Bir diğer konu da elbette ki Kürtler. Terör durmuyor, kan akıyor, korkarım ki akacak da. Mesela ben Doğu Karadeniz’de saldırıların artmasını bekliyorum.

– Neden?

Biz, Karadeniz’in güvenliği için Rusya ile bir ortaklık kurduk. Amerika buna kızıyor. Bölgenin karışması gerekiyor bu yüzden. PKK’nin bundan sonraki saldırılarının Doğu Karadeniz’de olacağı kanısı var bende. Demokratik açılım deseniz yeterli ve gerçek bir şey yok ortada. Bu insanlar niye dağda, güçlü Türk ordusu niye bunları bitiremiyor diye sorup durursanız işe samimi yaklaşmazsınız. Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi gerekli. Kürtler ne istediklerini biliyor. Dertleri de bu ülkeyi bölmek değil. Özerklik konusunda konuşulması gerekli. Sorunsuz yaşayabiliriz, yeter ki isteyelim. Bir de Türkiye terörü gerçekten bitirmek istiyor mu bunu da bilemiyorum. Soru işaretlerim var. Sürekli dağları taşları döven savaş görüntülerini izliyoruz. Bunlar sorunun çözülmesine hizmet etmiyor. Oturup konuşmak gerekli

– “Teröristlerle masaya oturmak” olur mu?

– Tüm dünya bunu yaptı. Konuşmadan, öldürerek çözemiyorsunuz işte, ortada her şey… Güçlüyken konuşacaksınız, kozlar elindeyken konuşacaksınız. Diğer türlü korkak durumuna düşersiniz.

– Peki, ya Gülen ve cemaatlere yakınlaşmanız. Bunu nasıl açıklıyorsunuz kendinize?

– Bu bir yakınlaşma değil. Gülen’in bu değişimde yeri olacağını düşünüyorum. Umarım yanılmıyorumdur. Yani onu okudum, kritik anlarda açıklamalarına baktım. Rejime karşı tutumlarında dengeliler. Elbette kafalarındaki hedefe ulaşırlarsa her şeyi değiştirebilirler. Dinci tarafta sert ve keskin zihniyetler korkutucu. Ama daha yaşanabilir bir hayat için belki bu onlar denenebilir diyorum. Ben Cumhuriyet çocuğuyum, derdim Cumhuriyetin zarar görmesinin önüne geçmek. Benim yazıları bir bütün olarak okumuyor insanlar. Başını okumadan sonuna bakarsanız olmaz. İçinden bir cümle çekip sözü söylemek istediğiniz yere getirdiniz mi orada bir riyakârlık var demektir. Diyorlar ki “yaşı ilerledi ölüm korkusu mu sardı?” Yok canım! Yaşım düşünmemde olgunluk yaşı; 55. Her şeyi sentezlediğim bir yaştayım. Ölüm korkum olsa dindar olurdum ki hiç değilim. 

Arıza şeyler düşünmek beni rahatlatıyor

– Rojin’e hakaret davası sonuçlandı. Hapis cezası aldınız, para cezasına çevrildi. Şimdi dönüp baktığınızda ne düşünüyorsunuz?

– Kesinlikle yanlış anlaşıldım. Bir militan hikâyesi yazıyordum, eşkıya davranışını betimliyordum. En büyük hatam ona bir isim koymaktı. Aklımda hakaret yoktu. Olayı bazı örgütler devir aldı. Kendini demokrat sunan örgütler bunu kadına karşı bir saldırı, etnik kökeni bir taciz olarak değerlendirdiler. Bundan keyif alanlar da oldu.

– Sormadan edemiyorum. Helin Avşar röportajınız vardı, pedikür falan… Bir an o sahne geldi aklıma. Neden, gerek var mıydı?

– Ben en ciddiyi yaparken bile kafamın bir kompartımanında hınzırlığımı tutuyorum. Helin’i de kırmadım. Ayak fetişisti teması üzerinde pedikürü benim yapmam bile söz konusuydu. Az daha bu teklifi de kabul edecektim. Belki başka zaman! Arıza şeyler düşünmek beni rahatlatıyor.

– Bu hoşunuza gidiyor yani?

– Ben de insanım, düşünce üretmek üzerine varolan bir hayvan değilim. Canım böyle garip şeyler de çekiyor. Daha neler var aklımda neler ama sürpriz olsun…

– YÖK’te de çalıştınız, medyayı da iyi biliyorsunuz. İkisinin ortak noktaları neler?

– İkisi de cadı kazanı. Dedikodu seven, ölümcül rekabetle büyüyen yerler. Çok da fazla ciddiye almamak gerekli onları. Ben bir dönem çok zarar görüyordum. Şimdi yerim sağlam, canım yanmıyor da sıkılmıyor da… Eşek gibi çalışıyorum. Derdim yazmak, yazabilmek. Başka bir şey değil…

Doğu Anadolu’da turizm atağa geçecek

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde şehir ve kültür turizmi konusunda çok ciddi kaynak ayırdıklarını ve alt yapı çalışmaları yaptıklarını belirterek, ”Van bizim özellikle üzerinde durduğumuz bir yöre. Van eksenli bir turizm gelişmesi planlamaya çalışıyoruz. Şu anda iki yöreye özel biçimde önem vermeye çalışıyorum. Doğuda Van, iç doğuda Erzurum olmak üzere iki bölgede Doğu Anadolu turizmini ayacağa kaldırmaya çalışıyoruz” dedi.

 Bakan Günay, turizmin bulunduğu bölgede bütün üretici sektörler arasında ilişki kurmayı sağladığını, küçük esnafa kadar dayanan bir hizmet ağı imkanı sunduğunu ifade ederek, Hatay, Gaziantep, Urfa, Mardin ve Adıyaman’da, hatta Van’a, Kars’a Ağrı’ya İshak Paşa Sarayı’na kadar olan coğrafyada inanılmaz bir kültür turizmi potansiyeli bulunduğunu söyledi.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde geniş bir damak tadı, yemek kültürü ve gastronomi konusunda büyük zenginlik olduğunu dile getiren Günay, ”Terör asıl o bölgeyi olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin batısında şu ana kadar biz düşe kalka çok iyi bir yere geldik Allah’a şükürler olsun ama Doğu ve Güneydoğu insanı turizmden büyük bir gelir elde edebilir. Büyük bir istihdam kapısı çünkü turizm” diye konuştu.
Sadece Nemrut’un bölgeye milyonlarca insanın gelmesini sağlayabileceğine dikkati çeken Bakan Günay, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Sadece Mardin, Gaziantep, Urfa, Hatay Müzesi tüm bunlar dünya çapında çok önemli destinasyonlar haline gelebilir. Biraz terör bölgenin yakasını bıraksa. O bölgede herhangi bir yörede mayın, bomba patladığı zaman bir ölümlü olay ortaya geldiği zaman, sanıyorum ki bu bölgeye olan ilgi ne yazık ki azalıyor. Bu bölgedeki potansiyelin gecikmesine, kendisini devreye sokmasına engellenmesine yol açıyor. Van bizim özellikle üzerinde durduğumuz bir yöre. Van eksenli bir turizm gelişmesi planlamaya çalışıyoruz. Şu anda iki yöreye özel biçimde önem veriyorum, doğuda Van, iç doğuda Erzurum olmak üzere Doğu Anadolu turizmini ayacağa kaldırmaya çalışıyoruz. Mesela Diyarbakır İçkale’yi yeni bir müze alanı haline getiriyoruz.
Mardin bir anlamda yenileniyor. Mardin ve Midyat’ta çeşitli kamu kurumlarıyla işbirliği içinde tarihi kent dokusunu ortaya çıkarma konusunda yoğun bir çabamız var. Urfa’da mozaik çalışması, bir kaç yıldan bu yana yapılıyor, yeni bir müze girişimimiz, sokak sağlıklaştırması, tarihi mekan düzenlemeleri var. Aynı şekilde Gaziantep hızla ayağa kalkmış durumda. Bölgenin tek ve en büyük mozaik müzesini yapıyoruz. Bu yılın sonunda açılışını gerçekleştirmeye, mevcut müzeyi iyileştirmeye çalışıyoruz.”

Bakan Günay, Doğu Karadeniz bölgesinde de turizm odaklı bir kalkınma planı hazırladıklarını anımsatarak, ”Karadeniz ve Doğu Anadolu’da turizm odaklı kalkınma potansiyelini ayağa kaldırma konusunda yoğun bir çalışma sergiliyoruz. Terör ne yazık ki bu bölgelerde, iç Karadeniz’de, Doğu Anadolu’da bir bomba patladığı zaman, potansiyelin gecikmesine, kendisini devreye sokmasının engellenmesine yol açıyor” dedi.

”Çarpık kentleşme büyük sorun”

”Türkiye’nin kültür ve turizmdeki en büyük sorunu sizce nedir?” sorusuna, ”Israrla her yerde söylüyorum. Türkiye’nin kültür yapısını da her yerde tahrip eden, turizm potansiyelini de önemli ölçüde etkileyen çarpık kentleşme” yanıtını veren Bakan Günay, Türkiye’nin çarpık kentleşmeyle baş etmeye çalıştığını vurguladı.
Günay, şöyle konuştu: ”Biz yaylalarımızı da çok katlı ve estetiği olmayan yapılarımızla, deniz kenarında da aynı şekilde çok katlı ve estetik duygusundan yoksun yapılarla doldurmuşuz. Caddemiz, sokağımız, meydanımız yok. Günlük yaşamımız ne yazık ki estetikten yoksun apartmanlarla kuşatılmış ve kıstırılmış vaziyette. Yaşam tarzımızın o eski zarafetini, özgünlüğünü, nezaketini ortaya koyacak fiziksel mekanlardan koparılmışız. Eğer bu son 50 yıl içinde, bu çarpık kentleşme yaşanmamış, şehirlerimiz daha estetik kaygısı ve gelecek duygusuyla kurulmuş olsa şu an Türkiye olduğundan çok daha çekici bir ülke haline gelebilirdi. Ne yazık ki dünyanın başka ülkelerini görünce insan içinde çok derin bir acı hissediyor. Çarpık kentleşmenin bundan sonra kesin olarak durması, var olanlarla elden geldiğince mücadele edilmesi ve ancak Türkiye’nin önünün açılabileceği konusundaki düşüncelerimi yüksek sesle gittiğim kasaba festivallerinde bile ifade ediyorum.”

Turizmi çeşitlendirme çalışmaları

Bakan Günay, ”erken rezervasyon rakamlarıyla” ilgili soru üzerine, Türkiye’nin turizmde geçen yılı artıyla kapatan tek ülke olduğunu hatırlattı. Erken rezervasyon kampanyasının iki yıldan bu yana iç turizme yönelik yapıldığını kaydeden

Bakan Günay, ‘‘Yoğun bir yakınma oluyordu önceki yıllarda bizim yurttaşlarımız yabancılardan daha pahalı hizmet alıyorlar diye. Bizde erken rezervasyon kampanyası başlatarak aynı indirimlerden kendi yurttaşlarımızın da yararlanmasını sağlamaya çalıştık. Geçen yıl yüzde 40’lar civarındaydı sanıyorum bu yıl yüzde 60’lar civarında bir artış sağlandı. Erken rezervasyon sayesinde iç turizmde büyük bir hareketlilik sağlandı. Böyle devam edecek gibi görünüyor” diye konuştu.

Türkiye’de mevsimi genişletmek ve turistlerin ilgi alanını büyütmek konusunda çok büyük ve somut çalışmaları bulunduğunu vurgulayan Bakan Günay, termal turizmin de bunlardan biri olduğunu dile getirdi.

Türkiye’nin termal alanda büyük bir potansiyeli bulunduğunu anlatan Günay, ”Termal Master Planı’nı bitirdik. Türkiye’de şu anda çok sayıda Erzurum’dan İzmir’e kadar çeşitli alanlarda termal alanı tahsis edebileceğimiz elimizde hazırlığımız var. Bu konuda yatırımcılara her türlü kolaylığı göstermeye hazırız” diye konuştu.

Kongre turizminin de çok önemli olduğunu belirten Günay, şunları söyledi: ”Kongre turizmi müşterisi aynı zamanda kanaat önderi. Kendi mesleğinin, toplumunun önde geleni olduğu için. Onlar hem yüksek harcama yapıyorlar hem de anlatım etkileme güçleri son derece yüksek. Kongre turizmi konusunda İstanbul’da Kongre Vadisi bitti çok önemli bir alan kazandık. Haliç’te eski Sütlüce mezbahası denilen yerde şu anda Haliç Kongre Merkezimiz oluştu, hem kültür hem de kongre etkinliklerinde kullanıyoruz. Ayazağa ile ilgili kongre ve kültür, konser salonu çalışmalarımız var. Ege Bölgesi’nde, İzmir’de çok önemli bir yatırım var TÜRSAB ile birlikte gerçekleştirmeye çalıştığımız. KOMER kongre merkezi, Doğu Akdeniz’in en büyük kongre merkezi olacak ve Kuşadası, İzmir, Ege turizmine çok büyük katkı sağlayacak.

Bunun yanı sıra Ankara’da, Konya’da, Antalya’da Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kongre turizmi konusunda yeni yatırımlar var. Oteller salonlarını imkanlarını büyütmeye çalışıyorlar. Kış turizmi, Türkiye’nin yine küresel ısınma çağında önemli çekim alanlarından birisi. UNIVERSIAD 2011 Erzurum’da yapılacak, çok ciddi bir alt yapı yatırımı var. Ayrıca Sarıkamış’ı bu destinasyona katmak, Ilgaz’da, Davraz’da başka alanlarda, Uludağ’da yeni düzenlemeler yapmak ve kış turizmi potansiyelini geliştirmek konusunda gayretlerimiz var.”