Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Gourmet" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Nevşehirli bir şarap firmasının ürettiği 4 marka, şarap alanındaki önemli yarışmalar arasında gösterilen Concours Mondial de Bruxelles’de 2 altın, 2 gümüş madalya kazandı.

 Firmanın sahibi Hasan Turasan, Concours Mondial de Bruxelles yarışmasının kalite ve ciddiyet açısından dünyadaki uluslararası şarap yarışmaları içinde ilk üç sırada yer aldığını söyledi.

Kırmızı, beyaz ve rose dallarında yarışmaya katıldıklarını ve yarışmada Turasan Rose’nin altın madalya kazandığını belirten Turasan, şarabın Türkiye’de üretilen rose şarapları içinde uluslararası yarışmalarda ilk altın madalya kazanan ürün olduğunu dile getirdi.

Seneler Cabernet Sauvignon, Merlot ve Syrah karışımından elde ettikleri bir ürünün de aynı yarışmada altın madalya kazandığını ifade eden Turasan, Seneler Narince ve Seneler Öküzgözü şaraplarının ise gümüş madalya kazandığını bildirdi.


“Başarıda kalite sürekliliği önemli”

Kalitelerindeki sürekliliğin kazandıkları başarıda önemli olduğuna dikkati çeken Turasan, doğru zamanda doğru hareketleri yapmanın başarılarına katkı sağladığını dile getirdi.

Yıllık 2 milyon litre üretim kapasitesine sahip olduklarını ifade eden Turasan, toplam olarak 24 çeşit ürüne sahip olduklarını söyledi.

Yarışmayla gelen başarının ardından Avrupa’daki şarap uzmanlarından olumlu tepkiler aldıklarını aktaran Turasan, ”Türkiye’de şarapçılığın ilerleyebilmesi için sektörün önünün açılması lazım” diye konuştu.

Şarabın ülkeler arasında iyi bir reklam aracı olduğunu belirten Turasan, ”Eğer çok iyi bir planlama yapılabilirse Türkiye, 10 sene içerisinde, dünya üzerinde çok iyi bir şarap markası olabilir” dedi.

“Ödüllü şaraplar Çin’e ihraç ediliyor”

Yarışmanın ardından ödül kazanan şarapları Çin’e ihraç etmeye başladıklarını anlatan Turasan, kendi alanında Çin’e ihracat yapan ilk firmalardan olduklarını söyledi.

İhracat oranlarının şu an için çok yüksek boyutta olmadığını belirten Hasan Turasan, ”Bizim için önemli olan ihracat hareketini başlatabilmekti. Çünkü, dünya pazarında Türk şarabı çok az biliniyor” ifadesini kullandı.

Sektörün önünün açılması için önerilerini de anlatan Turasan, şarap üreten ülkelerle ithal eden ülkelerdeki vergilendirme sisteminin çok farklı olduğunu bildirdi.

Şarap üreticisi ülkelerde ürünün üzerinde herhangi bir vergi olmadığını vurgulayan Turasan, Türkiye’deki vergilendirme sisteminin üretici için ağır olduğunu kaydetti.

Şaraba nasıl bakıldığının önemli olduğunu da dile getiren Turasan, ”Şarabın ham maddesi üzümdür. Türkiye, konumu gereği üzüm yetiştirmeye son derece elverişli bir ülkedir. Bana göre, katma değeri son derece yüksek bir üründür” şeklinde konuştu.

Hürriyet Gazetesi yazarı Oğul TÜRKKAN, şarap konusunda oldukça önemli bir noktaya dikkat çekmiş. Ben de gerçekten bölgesel farklılıkları yansıtan daha az “sanayileşmiş” şarapları tercih etmeye çalışırken, ne yazık ki  bu tür şarapları  ülkemizde bulmamız giderek zorlaşmaya başladı. Oysa ki, şarap üretiminde ön sıralarda yer alan birçok ülkede, sadece şarabın üretildiği bölgeye giderek satın alabileceğiniz belki de adını bilmediğiniz pek çok çok özel şarabı bulmanız mümkün. Dileğim bunun bizim ülkemizde de sürdürülebilmesidir.
 
Burak Küçükebe
 
Oğul TÜRKKAN’IN yazısını aynen aktarıyorum:
 

Butik şarabın arzı hakkında

Geçenlerde Londra’daydım. Amacım bu dünyanın en güzel yeme içme şehrini tekrar koklamak ve tatmak, aynı zamanda da Masters of Wine (*)’ların toplantısına katılmaktı.

Bu uluslararası toplantıda, Master of Wine’lar ile yuvarlak masa toplantısı düzenleyip şarap tadımı ve güncel konuların tartışmasını yaptık.

Sabahtan, dünyadan Shiraz üzümünden şaraplar tattıktan sonra, ardından da dünyadan Riesling üzümünden şarapları tadıp yorumladık.

Her biri üretildiği toprağı yansıtan, birbirlerinden farklı lezzetlere sahipti.

Avustralya Riesling’inde yöreye özgü “lime” kokusu kendini diğerlerinden ayrıştırmasını sağlarken, Alman Riesling’i geç hasattan kaynaklanan tatlılığı ile öne çıkıyordu. Shiraz’larda ise; Fransız Shiraz’ı baharatlı tatlar sunarken Güney Afrika Shiraz’ı ise yuvarlak ve meyvemsiliği ile diğerlerinden ayrışıyordu.

Bu arada şunu belirtmek isterim ki, hepsi birbirinden güzeldi.

Ardından şarap piyasasından konu açıldı. Yuvarlak masa şövalyeleri gibi şarap şövalyeleri masanın çevresinde felsefi tartışmalara başladık. Tartışma süpermarketlerin şarap üreticileri ve butik şarap satıcılarının üzerindeki etkisinin tüketici üzerinde şarap seçimini daraltıp daraltmadığı ile ilgiliydi.

Günümüzde dünyadaki şarabın yaklaşık %70’i süpermarketlerde satılıyor. Süpermarketler ise raf dönüşü yüksek, kendi ödeme şartlarına uyan, tedarik sınırı olmayan üretici ve ithalatçılarla çalışırlar. Şarabın ticari koşulları ile kalitesi arasında seçimlerini ticari koşuldan tarafa kullanırlar. Ayrıca talebi yönlendirmelerinden dolayı, üreticiler üzerinde şarabın tarzı ve fiyatı hakkında yaptırım sahibi olurlar. Üretici ve ithalatçılara hangi şarabın satıp, hangisinin satmadığını söylerler. Diğer taraftan şarabın ruhuna aykırı ürünler tasarlatırlar desek dünya genelinde yanlış olmaz. Yöreye özgün özenli şaraplar ise satışta bilgi aktarımı gerektirdiğinden sürümlerinin yavaşlığı nedeniyle raflarda boy gösteremez.

Şarap tarımsal bir ürün olduğundan kaliteli ve geleneksel şarap sonlu bir ürün olup toprağına ve kültürüne özgü köken özellikleri, iklim, işlenme özellikleri gibi unsurlardan etkilenir. Bir anlamda şarabın doğasında bu romantik özellik vardır. Bölgesel iklim, toprağın su tutma özellikleri, geleneksel üretim alışkanlıkları, yöreye özgün veya uygun üzümler gibi birçok unsur şaraba kişilik kazandırır.

Süpermarketler ise orta bir kalitede, kökenini pek yansıtmayan, bilindik üzümlerden yapılan, tedarik sorunu olmayan ürünler satmayı tercih ediyorlar. Bu ürünlere de şarap deniyor ancak bunlar daha çok sanayi ürünü tarzında neredeyse sonsuz ürünler. Bir anlamda gazozlar gibi kalitede standartlığın, yüksek kalite ve bölge karakterinden önemli olduğu bir üretim tarzında ürünler.

Peki, tüketici neden süpermarketten şarap alır?

Bu sorunun cevabı pratiklikte yatıyor. 

Tüketicinin süpermarketten şarap alması diğer alışverişini yaparken kolayına geliyor. Diğer taraftan süpermarketlerin şarapta sanki her yerden daha ucuzlarmışçasına yapmış olduğu promosyon kampanyaları da en uygun fiyatın süpermarkette olduğu intibasını yaratıyor.

Ayrıca süpermarket şarabın kalitesi ile doğrultulu bir seçim yapmayıp, sadece alım şartlarını ve raf dönüş hızını göz önünde bulundurarak alım ve arz ediyor.

Yavaş yavaş, İngiltere’de büyük zincirler (Marks and Spencer gibi) Master of Wine’lardan danışmanlık alarak seçimlerinin sağlam bir zemine, şarap bilgisine bağlamaya çalışıyorlar. Bir anlamda bu kısır döngüyü kırmaya çalışıyorlar.

Peki, bunun sonucunda ne oluyor?

Küçük ve butik üretimler süpermarketin satış şartlarına uymadığından raflarda yerini alamıyor. Özellikle, yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi romantik özellik taşıyan şaraplar tüketiciye arz edilemiyor.

Şarap romantik ruhunu kaybedip gitgide bir sanayi ürünü halini alıyor. Dünyada butik şaraplar satan mağazalar gitgide zora düşüyor.

İşte yuvarlak masa tartışmalarından bu sonuç çıktı.

Peki, Türkiye’de durum ne?

Şarabın en yaygın dağıtım kanalı yine süpermarketler. Burada tüm seçim sanayii tipi şaraplardan oluşuyor.

Birçoğunda fiyatlar ucuz gibi gözükse de (kampanya dönemleri hariç) piyasanın üstünde.

Butik şarap satıcısı deyince bir avuçtan öteye gitmiyor. Butik şarap mağazaları Türkiye’de yaşayamıyor. Butik üretici de ürünlerini satacak kahraman aracı bulamıyor. Bir anlamda “kahraman bakkal süpermarkete karşı” misali.

Durum böyle olunca hep beraber sanayii tipi üretilen şarapları tüketiyor oluyoruz.  Özel üretimlere (diğerlerinden daha fazla desteğe ihtiyaçları olmasına rağmen) hiç katkıda bulunamıyoruz. Şarapta Türkiye’nin toprak özelliklerini yansıtacak ürünlerin çoğu başlarını bile kaldıramıyor. Sanayii tipi üretici de butik şarapları yaygın dağıtım ağı ve iletişim avantajlarını kullanarak satmayı beceriyor. Sadece butik üretim yapanlar da sanayii tipi üretime doğru kayıyorlar. Tüketici adına ve gelişmekte olan Türk şarapçılığı adına çok yazık oluyor.
 
* Master of Wine: MS şarap üstadı
 

Oğul TÜRKKAN-Hürriyet-02/06/2010

Kırmızı Şaraplı Risotto :

Malzemeler : Pirinç 400 gr Tereyağ 75 gr Rende peynir 100 gr 1/2 litre kırmızı şarap Yarım kuru soğan 3 diş sarımsak Tavuk suyu

Hazırlanışı : Sarımsağı tereyağ ile kızartıp tencerenizden çıkartın. Küp küp ince kestiğiniz soğanları yağa ilave edin ve iyice öldürün. Pirinci ilave edip, pirinçlerin ortası nerede ise transparan olana dek kavurun. Isıttığınız tavuk suyunuzu yavaş yavaş pirince ilave edin, kepçe kepçe ekleyin ve karıştırarak çektirin. Daha sonra şarabı ilave edip kaynamaya bırakın. Tüm şarabı çekince pirinç peynirinizi ilave edin, karıştırın ve servis yapın.

Şarap Soslu Gulaş :

Malzemeler :

 350 gr gulaş 1 adet kuru soğan 6 adet domates 2 çay bardağı kırmızı şarap süslemek için taze maydanoz 1 tatlı kaşığı kırmızı biber 2 tatlı kaşığı sıvı yağ

Hazırlanışı : Etin 2 yüzü hafif kızarana kadar sıvı yağda çevrilerek soğanlarla kızartılır. Çekirdekleri çıkarılmış rendelenmiş domates, şarap, kırmızı biberler tencereye konur , et eklenir ve et yumuşayıncaya kadar pişirilir,servis sırasında üzerine doğranmış maydanoz serpilir.

Kırmızı Şarap Soslu Karides :

 Malzemeler : 1 kg jumbo karides 3 çorba kaşığı sızma zeytinyağı 6 diş sarımsak (Datça sarımsağı tavsiye ediliyor) 1 kg domates 1 su bardağı kırmızı şarap Maydanoz, birer tutam kekik, nane, kırmızıbiber Bira

Hazırlanışı : Karidesleri ayıklamadan bütün olarak yıkayın. Sonra biranın içine yatırıp 30 dakika bekletin. Büyük dişli Datça sarımsaklarını kalınca dilimleyin. Domateslerin kabuklarını soyup küp küp doğrayın. Derince bir tavaya zeytinyağını koyun. Sarımsakları ekleyip, 1 dakikaya yakın karıştırarak pişirin. Domatesleri ilave edin. Birkaç dakika sonra birada bekletilmiş karidesleri içine yerleştirin. Üzerine bir su bardağı kırmızı şarabı ekleyip 30 dakika kadar pişirin. Maydanoz yapraklarıyla süsleyip, servis yapın.

Dana Böbreği Şarap Soslu :

Malzemeler : 1 kg Dana Böbreği (yağları temizlenip yıkanmış ve dilimlenmiş) 1 Soğan (ince doğranmış) 1 Limonun Suyu ve Rendelenmiş Kabuğu 1 Tatlı Kaşığı Tuz 1 Çay Kaşığı Karabiber 1 Su Bardağı Hafif Tatlı Şarap 30 gr (2 çorba kaşığı) Tereyağı 250 gr Mantar (temizlenmiş) 125 gr (1/2 su bardağı) Acı Krema Baharat Torbası: 8 Sap Maydanoz 1 Fiske Kekik 1 Defne Yaprağı

 Hazırlanışı : Şarapta pişmiş mantarla hazırlanan şarap soslu dana böbreği, patates püresi ve sote taze fasulye ile servis edilir. Böbrek dilimlerini ateşe dayanıklı bir cam tencereye koyup üstüne soğan, limon kabuğu rendesi, tuz ve biberi koyup, limon suyunu, baharat torbasını ve şarabı ekleyiniz. Tencereyi harlı ateşe oturtup, ara sıra karıştırarak ısıtınız. Kaynamaya başlayınca ateşi kısıp yemeği 30 dakika pişiriniz. Bu arada, küçük bir tavada tereyağı eritiniz, köpükleri sönüp yağ kızınca, mantarları ekleyiniz ve karıştırarak 3-4 dakika kızartınız. Sonra tavayı ateşten alınız. Böbrekler pişince mantarları tencereye katıp karıştırarak kremayı ekleyiniz. Ara sıra karıştırarak, 5 dakika daha pişiriniz. Tencereyi ateşten alıp baharat torbasını çıkartıp atınız. Yemeği, içinde piştiği tencereyle servis ediniz.

Kırmızı Şarap Soslu Biftek :

Malzemeler : Et icin: 1 kg biftek 1 adet sogan 2 yemek kasigi salca 250 ml kirmizi sarap 250 ml su Margarin, sivi yag, tuz ve un Ispanakli Garnitur icin: Yarim kg ispanak 250 gr mantar 100 gram kasar peyniri Tuz ve karabiber

Hazırlanışı : Etlere tuz ve karabiber serperek,kizgin yagda kizartin.Pistikten sonra etleri tavadan alin.Ince ince dogradiginiz soganlari etlerden arta kalan yagda soteleyin.Uzerine un ve salcayi ekleyerek karistirin.Su ve kirmizi sarabida katin.Etleri tencerenin icine tekrar yerlestirin ve tencerenin kapagini kapatin.Kisik ateste iki saat kadar agir agir pisirin. Ispanaklari haslanmis suda birkac dakika bekletin.Daha sonra suzup hemen buzlu suyun icine atin.Mantarlari ince ince dograyin,margarinde soteleyin,tuz ve biber ekleyin.Ispanaklari ikiye ayirin.Ilk olarak ispanaklari firin tepsisine koyun.Uzerine mantarli karisimdan ekleyin,tekrar ispanakla kapatin.En uste kasar peyniri serpin.220 derecede 30 dakika kadar pisirin. Etleri hazirladiginiz ispanak ve patates puresi ile servis yapin.Afiyet olsun…

Şarap Soslu Bonfile :

 Malzemeler : 600 Gr Bonfile (4 parça) 2 Çorba Kaşığı Zeytniyağı 4 Patates (küçük) 4 Dal Fesleğen (kıyılmış) 1 Su Bardağı Süt 1 Tatlı Kaşığı Tereyağı Tuz Karabiber

Hazırlanışı : Etlerin pişmesi kısa süreceği için önce sosu hazırlayın. Sosun pişmesine yakın bir tavada zeytinyağı ile etleri kızartın. Şarap Sos: 1 Su Bardağı Kırmızı Şarap, 1 Çay Bardağı Soya Sosu, 1 Çay Kaşığı Bal. Şarabı bir tencerede kaynatın. Soya sosa bir çay kaşığı balı ilave ederek karıştırın ve şaraba ekleyin. Yaklaşık 20 dk kısık ateşte kaynatın. Patatesleri haşlayın. Haşlandıktan sonra kabuklarını soyup bir tencerede ezin, tereyağı, süt, tuz, karabiberi ekleyip 2 – 3 dk karıştırarak pişirin, ateşten alın. Fesleğeni ekleyip tekrar karıştırın. Tabaklara ikişer kaşık şarap sosu, üzerine patates püresini ve en üste bonfileleri koyun. Kalan sosu ( yaklaşık 2 çorba kaşığı ) bonfilelerin üzerine dökerek servis yapın.

Sote levrek, pazı şeritleri, kremalı Narince sosu :

Malzemeler : 4 levrek filetosu, kılçıkları ayrılmış ve derisi üzerinde 20 adet pazı yaprağı Şarap sosu için: 2 çorba kaşığı tereyağı 2 çorba kaşığı çok ince doğranmış kuru soğan 1/2 çay kaşığı dövülmüş sarımsak Bir bardak beyaz (Narince veya Chardonnay) şarap Bir bardak taze çiğ krema Bir tutam safran Tuz ve taze çekilmiş beyaz biber.

Hazırlanışı : Önce sosu hazırlayın. Orta boy bir tavada tereyağını eritin ve soğanlarla sarmısakları bu yağda yumuşayıncaya kadar iki dakika pişirin. Şarabı ilave edin ve yüksek ateşte sadece iki çorba kaşığı şarap kalana dek suyunu uçurun. Kremayı ve safranı ekleyip kaynatın, altını kısarak beş dakika daha kaynatın. Beyaz biberi ve tuzu ekleyin. Bu arada pazı yapraklarının ortalarındaki sert kısmı bıçakla iki tarafından keserek çıkarın. Pazıları birer parmak kalınlığında şeritler halinde doğrayın. Bir tel süzgece koyup eviye içinde üzerlerine iki bardak kaynar su dökün. Levrek filetoları káğıt havlu ile kurulayın ve derili yüzlerine tuz serpin. Büyük boy bir yapışmaz tavayı kızdırdıktan hemen sonra içine çok az zeytinyağı dökün. Levrekleri derili yüzleri önce olacak şekilde tavada dört dakika pişirin, sonra çevirip diğer yüzlerini de bir dakika pişirin. Servis için: Önceden ısıttığınız tabakların ortasına pazı şeritlerinden bir tomak yapıp yerleştirin. Etrafına kremalı şarap sosunu gezdirin. Pazıların üzerine derili yüzleri yukarıya bakacak şekilde birer adet balık filetosu oturtun. Sosun üzerine taze dereotu yaprakları ve soyulmuş domates küpleriyle dekor yapın. Kullanacağınız şarabın kaliteli olması önemli, zira sosun hakim tadını verecek malzeme şarabın kendisi. İçmeyeceğiniz şarabı kesinlikle sosta da kullanmayın.

 Fesleğenli Mozzarella Salatası

Malzemeler: 1 paket mozzarella peyniri 2 adet domates 1/2 demet taze fesleğen 1/2 çay bardağı sızma zeytinyağı 1/2 limon suyu 1-2 diş sarımsak Tuz

Hazırlanışı: Çok basit. Peynirleri ve domatesleri halka halka dilimleyin. Fesleğeni çok ince kıyın. Sarımsakları ezin. Zeytinyağı, sarımsak, limon suyu, tuz ve kıyılmış fesleğeni karıştırıp domates ve peynir dilimlerinin üzerinde gezdirin.

Ö.Burak Küçükebe MD

Şarabın yapılışı

Şarap yapmak için önce üzümler bağlarından toplanır, ardından ezilir sonra, maya (üzümde doğal olarak bulunur) üzüm suyundaki şeker ile birleşir ve aşamalı olarak bu şekeri tüketerek alkole dönüşür. Maya aynı zamanda havada buharlaşan karbondioksiti üretir. Mayanın işlemi tamamlandığında üzüm suyu şaraba dönüşür. Üzüm şarabı kırmızı, beyaz veya rose (pembe) olur. Bunun yanı sıra köpüklü şaraplarda mevcuttur. Ayrıca, şaraplar içindeki şeker miktarına göre de sınıflandırılabilir. Bu sınıflandırmaya göre; sek, dömi-sek, yarı-tatlı ve tatlı olmak üzere dört ana grup vardır. Üzümden imal edilmeyen şaraplara meyve şarabı adı verilir. Her meyveden şarap üretilebilir. Fakat dünyada şarapların büyük bir kısımı üzümden üretilmektedir. Arpa gibi nişasta içeren bitkilerden yapılan içecekler şarap sınıfına girmez. Şarap genelde üzüm ve meyvelerden elde edilir.En iyi içme zamanı on yıldan sonradır ve kırk yıla kadar içilebilir. Bunun yanı sıra uzakdoğuda yaygın bir şekilde pirinç şarabı da tüketilir. Pirincin buharla pişirilip mayalanmasıyla elde edilir.

Cabernet Sauvignon, Merlot, Pinot Noir, Shiraz/Syrah, Zinfandel, Nebbiolo, Sangiovese, Tempranillo, Aglianico, Gamay, Grenache, ve Barbera başlıca kırmızı üzüm türleridir. Chardonnay, Riesling, Sauvignon Blanc, Pinot Gris/Pinot Grigio, Gewürtztraminer, Chenin Blanc, Muscat, Pinot Blanc, Sémillon, Trebbiano ve Viogner ise başlıca beyaz üzüm türleridir.

Şarabın diğer kullanım yerleri

Din

Hıristiyanlıkta Kudas Ayininde hiçbir katkı maddesi eklenmeden kullanılır.

Eczacılık

Tıbbi Şarap; içine çeşitli maddelerin çözünmesiyle içmek suretiyle yapılan ilaçtır. Alkol derecesi en az 11 olan kırmızı veya beyaz şaraplar tercih edilir.

Edebiyat

Kırmızı rengi dolayısıyla sevgilinin dudağı, âşığın kanlı göz yaşıdır. Kadehi andıran biçimiyle lale, kırmızı rengiyle gül de şaraptır. ve tekkelerde saki adındaki şarap dağıtıcı aslında Allah’ın rahmetini dağıtır. yani şarap mecaz anlamda kullanılır edebiyatta.şarap ın diğer adı da mey dir.

Şarap üreten ülkeler

Dünyada 7 milyon 647 bin 743 hektar alanda bağcılık yapılıyor ve dünyada yıllık üzüm üretimi yaklaşık 65-66 milyon ton, Türkiye‘de ise 530 bin hektar bağ var ve yaş üzüm üretiminin 90-110 bin tonu şarapta kullanılıyor. [1]

Kişi Başına Şarap Tüketimi: ██ 1 litreden daha az ██ 1 ile 7 litre ██ 7 ile 15 litre ██ 15 ile 30 litre ██ 30 litreden daha fazla

Ülkelere göre şarap üretimi 2003[2]
Sıra Ülke Üretim
(ton)
1 Fransa Fransa 4.735.260
2 İspanya İspanya 4.623.750
3 İtalya İtalya 4.408.611
4 Amerika Birleşik Devletleri ABD 2.350.000
5 Flag of Argentina.svg Arjantin 1.322.500
6 Flag of the People's Republic of China.svg Çin 1.200.000
7 Avustralya Avustralya 1.019.400
8 Flag of South Africa.svg Güney Afrika 885.300
9 Almanya Almanya 828.855
10 Flag of Portugal.svg Portekiz 709.300
- - -
41 Türkiye Cumhuriyeti Türkiye 22.548

Şarap tadımı

Ana madde: Şarap tadımı

Şarap tadımı’ duyulara dayanarak şarapların değerlendirilmesi işlemidir. Sadece tat alma değil, görme, koklama ve ağız duyusuna da hitap eden, profesyonellere olduğu kadar amatörlere de seslenen bir uğraştır. Bu dalda profesyonel olarak çalışanlara ‘sommelier’ denir. Dilin tat alma hassasiyetini korumak amacıyla, profesyoneller kadar amatörler de aşırı derecede acılı, ekşili ve tuzlu yiyeceklerden kaçınmalıdırlar.

Şarap tadımı görme, koklama ve tat alma duyularına sırasıyla hitap eden, profesyonellere olduğu kadar amatörlere de seslenen bir uğraştır.

Türk Şarabı

Ana madde: Türk Şarabı

Türkiye toprakları, dünyanın en eski şarap bölgelerinden biridir. Anadolu şarabın beşiğidir. Anadoluda bağcılık Hititlere kadar uzanır. Hatta Batı dillerinde şarap anlamına gelen vin, vino, wine gibi sözcüklerin kökü Anadolu’ya ve Hitit diline uzanır. [3] Türkiye’de şarap hemen hemen bütün bölgelerde üretilmektedir. Marmara-Trakya bölgesinde, Adakarası, Savignon Blanc, Papazkarası, Karasakız, Semillon ve Gamay üzümleri üretilmektedir. Ege Bölgesinde Cabernet Sauvignon, Carginan, Alicante Bouchet, Çalkarası, Sultaniye, Bornova Misketi ve Merlot üzümleri üretilir. Diğer bölgelerde ise Kalecik Karası, Emir, Öküzgözü ve Boğazkere gibi değerli üzümler üretilmektedir.

Türkiye’nin toprakları üzüm yetişriciliğine son derece elverişlidir.Bugün dünyanın bir çok bölgesinde şarap yetiştirebilmek için pek çok sunni yöntem geliştirilmiştir. Türkiye’nin toprakları doğal olarak verimli olmasına rağmen Türk Şarabı büyük şarap üreticisi olan ülkelerin gerisinde kalmış olmakla birlikte giderek saygınlık kazanmakta ve Türk şaraplarının üretim miktarı hızla artmaktadır.

Şarap yapınında kullanılan üzümler

İlgili maddeler

Dış bağlantılar

Kaynakça

  1. ^ Hürriyet gazetesi, 1 Mayıs 2008
  2. ^ Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin Türk Şarapları raporu
  3. ^ Cumhuriyet gazetesi, 7 Mayıs 2009

Çok iyi bir şarap, eğer uygun bir yemekle içilmezse beklentilerimizi boşa çıkarabilir, bir hayal kırıklığı yaratır ve keyif planlarımız hüsrana uğrar.  Hangi şarabın hangi yemekle içilebileceğini bilmek için temel bazı bilgilere gerek duyulur.

“Koyu etlerle kırmızı, açık renkli etlerle beyaz şarap” klişesi geçerliliğini çoktan yitirmiştir. Doğal aroma maddelerine önem veren, yeni ve yaratıcı yemek pişirme teknikleri yepyeni kombinasyonları mümkün kılmış ve özellikle beyaz şarapların önemini artırmıştır.

Şarap ve yemek birbirine benzerse, yani yemeğin içindekiler ve hazırlanışı, şarabın kıvamı, yapısı,  kokusu ve tat nüanslarına benzerse, istenen ahenge ulaşılabilir. Burada her zaman akılda bulundurulması gereken üç temel kural vardır:

1) Şarabın tadı, yemeğin tadına baskın olmamalı.

2) Şarap ve yemek sıralaması aroma, tatlar, kıvam ve yapı açısında birbirine paralel olmalı.

3) Şarabın yemek masasında üç düşmanı vardır:

  • Sirke; örneğin çok fazla sirke katılmış bir salata
  • Çok keskin bir ekşiliği olan yiyecek ve içecekler (limon gibi)
  • Yağ (örneğin bazı çok yağlı yapılan balık türleri, özellikle kırmızı şaraba metalik bir tat verebilir)özellikle kırmızı şaraba metalik bir tat verebilir

 

Alkol, tatlının ve baharatların etkisini artırır, ayrıca hazmı kolaylaştırır.  Şarapta alkol seviyesi düşükse, kalan şeker kendini daha fazla gösterir. Kalan şeker içermeyen tam olarak mayalanmış şaraplar, tam olarak mayalanmış ama daha az alkol içeren şaraplardan daha yumuşak bir etki bırakırlar. Şarapta veya kavrulmuş, ızgara yapılmış ya da buğulanmış yemeklerdeki acılık veren maddeler,  tatlı algılanmasını uyumlu bir hale getirirler ve ölçülü bir asiditenin algılanmasını sağlarlar. Acılık veren maddeler, yavaş yavaş algılanırlar ama uzun süre kalıcıdırlar; tanenli ve çok alkollü şaraplarla uyumludurlar.

Çok yağlı yemeklerle asidi, taneni ve alkolü zengin şarapların içilmesi önerilir. İştah açan bu üç bileşen, hazmı da kolaylaştırır.

Çok baharatlı yemeklerin tatları, alkol derecesi yüksek şaraplarla birlikte daha da kuvvetlenir. Bu yüzden, alkol derecesi yüksek şaraplarda fazla derecede asit de varsa dikkatli bir seçim yapmak gerekir.

Özellikle köpüklü şaraplardaki karbonik asit, tatlı algılanmasını biraz önler. Bu tip şaraplar, yemeklerle birlikte olduklarından daha tatlıymış gibi gözükürler. Yemeklerle birlikte sekliği fazla olan köpüklü şaraplar daha uygundur (tatlılar hariç).

Tuz, şarap ve yemeklerdeki aroma ve acılık veren maddelerin algılanmasını  artırır.

Asit, tatlıyı destekler (bunu çileğe biraz limon sıkarak görebilirsiniz),  ayrıca geçici olarak acılığı gizler. Asiditesi yüksek şaraplarla, fazla asitli yemekler uymaz.

Tatlı tat, şaraptaki aroma maddelerinin algılanmasının kolaylaştırır, acı ve ekşi tadı dengeler. Çok sek yapılmış şaraplar, yemeklerle birlikte daha yumuşak ve ahenkli bir izlenim bırakırlar (yemekteki tuzdan ve şekerden dolayı).

En uygun şarap-yemek ikilisinin seçiminde önemli bir dizi faktör daha vardır: günün hangi zamanı olduğu, hangi mevsim olduğu, dışarıdaki sıcaklık,  içme nedeni (doğumgünü gibi), içen kişilerin yaşı ve şarap zevki, fiyat ve menü  sırası.

Mümkünse aşağıdaki sırayla servis yapılmalı:

Şarap Sıralaması
beyaz kırmızıdan
sek tatlıdan
soğutulmuş normal sıcaklıktakinden
zarif ve yumuşak baharat çağrışımlıdan
hafif kuvvetliden
az alkollü çok alkollüden
genç eskiden
önce içilmelidir

 

Yemek Sıralaması
zarif ve yumuşak baharatlıdan
hafif kuvvetliden
tuzlu yumuşak ve hafif tatlıdan
önce yenmelidir

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Su Ürünleri Fakültesi Temel Bilimler Bölüm Başkanı Prof.Dr. Mustafa Alparslan, her balığın mevsiminde tüketilmesi gerektiğini belirterek, taze tüketilen balığın vitamin ve mineral kaybına uğramadığını söyledi

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Su Ürünleri Fakültesi Temel Bilimler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Alparslan, tüm deniz canlılarının üreme ve yaşama mevsimleri olduğu gibi tüketilme mevsimlerinin de olduğunu bildirdi.

Prof.Dr. Alparslan, balıkların avlandıkları ve tüketilmesi gerektiği aylara ilişkin şu bilgileri verdi: ”Ocak ayında uskumru, lüfer, palamut, istavrit lezzetlerini muhafaza eder. Kefal ve hamsi tam yağlı durumdadır. Çinekop, kofana, minakop boldur. Midyenin mevsimi başlamıştır. Tekir, kırlangıç fazla miktarda avlanır. Şubat ayına gelindiğindeyse, pahalı sofraların önemli karakteri olan kalkan mevsimi başlar, mayıs sonuna kadar devam eder. Tekir bu ayda bol çıkar. Uskumru, lüfer, palamut ise bu ayda yağını kaybetmeye başlar. Gümüş balığı, kefal, dere pisisi ve midye lezzetle yenir. Mart ayında kefal, levrek ve kalkanın en lezzetli zamanıdır. Uskumru ise çiroz olmaya başlar. Nisanda kalkan lezzet bakımından yine liste başında gelir ve en bol zamanıdır. Mercan, levrek, kılıç, kırlangıç bolca çıkmaya başlar. Dolayısıyla diğer aylara göre bu ayda balık türü daha boldur. Mayıs ayına bakılınca ıstakoz, levrek, barbunya, dil balığı, tekir, kılıç, kırlangıç, pavurya, karides, iskorpit bolca çıkar, zevkle yenir. Kalkan yavrusu ve gelincik balıkçı ağlarına yüz göstermeye başlar.”

Haziran ayında balıkların az tutulduğunu ve geçici olarak Karadeniz’e gittiklerini bildiren Prof.Dr. Alparslan, şöyle devam etti: ”Dip balıkları da yumurtalarını dökmüş olduklarından dolayı dağınık gezerler. Bu sebeple haziran ayı verimsizdir. Temmuzda sardalyanın mevsimi başlamıştır. Ekim ayı sonuna kadar lezzetini devam ettirir. Tekir, barbunya yine tadını devam ettirir. Istakoz, pavurya, böcek bol miktarda çıkar. Ağustos çingene palamudu mevsiminin açtığı aydır. Sardalya, kılıç, mercan, sinarit, ıstakoz ve pavurya yine nefis lezzetlidir. Eylülde sardalya, kılıç nefasetini devam ettirir. Palamut irileşmiş olup çeşitli yemeği yapılır. Lüfer, kolyoz, izmarit, kırlangıç bolca çıkar. Ekim ayında geçici balıkların yazın Karadeniz’de beslenip Marmara’ya dönüşe başladığı aydır. Bu, balığın her çeşidinin bollaşması demektir. Kasım ayında ekim ayındaki balıkların bolluğu ve lezzeti devam eder. Pisinin en nefis olduğu aydır. Torik akışa başlar, lakerdası yapılır. Aralık ayında ise uskumru, lüfer, palamut, torik yağlı olduklarından her türlü yemeği yapılır. Bu ayda tekir boldur, hamsinin de tam lezzetli zamanıdır.”
 

Balığı nasıl pişirmeli?

Halkın balık pişirme konusuyla ilgili olarak bilinçlendirilmesi gerektiğini belirten Prof.Dr. Mustafa Alparslan, ”Balığın doğru zamanda ve doğru yöntemlerle pişirilmesi halk sağlığı ve halkın beslenmesiyle de çok yakından ilgili olan bir konudur. Balıklar özellikle diğer yemeklerde olduğu gibi pişirme sırasında kesinlikle yanlarından ayrılmamamız gereken besin maddeleri” dedi.

Balıkların pişirilmesi esnasında, aşırı sos ve katkı maddelerine başvurulmaması gerektiğini dile getiren Alparslan şunları kaydetti: ”Balığı sağlıklı bir şekilde pilaki ve mümkünse kızgın yağda pişirilmeden, ızgara, fırın ve mevsimin yeşillikleriyle beraber doğaçlama bir şekilde pişilmesi uygundur. Ancak pişirilmesi konusunda en önemli olan etken balığın içine sevgi katılarak pişirilmesidir. Bu mevsimin balığı olan lüfer özellikle daha büyük boyutlarda iri kofana ve sırtı kara cinsteyse harika bir şekilde pilaki yapılabilir. Balığın insan sağlığı ile doğrudan ilişkili ve günlük beslenmemizde çok önemli bir vitamin ve mineral kaynağı olduğunu unutmamalıyız. Sonuç itibariyle balık, zevkle tüketilen hayvani gıdalarımızın en başında gelen önemli bir üründür”. Alparslan, balığın mevsiminde tüketilmesi gerektiğini, taze tüketilen balığın, vitamin ve mineral kaybına uğramadığını sözlerine ekledi.

Türkiye’nin her karış toprağı, kültürel zenginliği, tarihi dokusu, insanı büyüleyen doğasıyla görülmeye değer. İşte farklı yörelere ait farklı lezzetler…

 

Deniz ve güneşin yanı sıra inanç, yayla, av ve sağlık turizmi açısından zengin alternatifler sunan bölgelerimiz, tarihi değerleriyle de göz kamaştırmakta. Anadolu’nun verimli topraklarında yetişen çeşitli ürünlerden yapılan yemeklerin yer aldığı ve bölgelere göre farklılık gösteren sofralarımız, her damak zevkine hitap edecek tatları da cömertçe sunmakta.

Kimi bölgelerimizde baharat ve acı, kimi bölgelerimizde meyve ve sebze, kimilerinde ise bakliyat ağırlıklı yemekler, yöreye özgü kültürle harmanlanarak ikram edilmekte. Günümüzde hazır yiyecekler ağırlıklı olarak tüketilmeye başlansa da yörelerimize özgü yemekler hala sofralarımızın baş köşesinde misafirlere sunulmakta.
 

Eşsiz güzellikleriyle Akdeniz

Yeşili ve maviyi buluşturan, tatili, ”deniz, kum ve güneş” olarak tarif edenlerin ilgi odağı Akdeniz Bölgesi, tarihi ve kültürel mirasıyla da farklı alternatifler sunuyor.

Bölge, ”doğa harikası” olarak olarak tarif edilen güzelliklerinin yanı sıra, yayla turizmi, inanç turizmi ve av turizmine ilgi duyanları da bekliyor. Bölgenin zengin mutfağını da unutmamak gerekir.

”Kebabın başkenti” olarak bilinen Adana’da kebap çeşitleri ve buzlu ”bici bici”, Antalya’da, bol cevizli Arap kadayıfı ve tirmis, Mersin’de tantuni ve kerebiç, Isparta’da kabune, Hatay’da ise humus ve künefe, bölgenin tadılması gereken lezzetlerinden sadece birkaçı.

Side’de gün batımını, antik tiyatroyu, Manavgat’ın Akdeniz ile buluştuğu noktayı, Alanya Kalesi’ni, Kızıl Tersane’yi görmek, tarihi mekanlarda geçmişin hayalini kurmak isteyenler kadar, Kaleiçi’ndeki bir butik otelde konaklayıp şehrin en eski plajı olan Mermerli’den denize girmekle yetinenlerin tercihi Antalya.

Yaklaşık 9 bin yıllık geçmişe tanıklık eden Mersin, 321 kilometrelik sahil şeridinin yanı sıra adıyla özdeşlesen tantunisi, tatlı olarak da cezerye ve kerebici ile kente gelenlere çeşitli alternatifler sunuyor.


”Kokusu çekiyor”

Adana’yı ziyarete gelenler, hemen kokusunu aldıkları, birbirinden güzel mekanlarda ünlü ustaların ellerinden çıkan kebabın tadına bakmadan kentten ayrılamıyor. Kentte onlarca kebap lokantası bulunsa da, Adana kebabının ”Tarihi Kazancılar Çarşısı”nda, bol yeşillik, pişmiş yeşil biber ve domates, ezme ve çoban salata ile birlikte çarşının nostaljik havasında yenilmesi öneriliyor. Kebabın yanında ise tercihe göre acılı ya da acısız şalgam içilebilir.

Adana’nın sıcağından bunalanlar ve kebaptan sonra tatlı yemek isteyenler için farklı bir alternatif ise ”bici bici” tatlısı. Genellikle sokak tezgahlarında satılan, nişastadan yapılan ve rendelenmiş buz, gül suyu, pudra şekeri katılarak sunulan bu soğuk tatlı, ferahlatıcı tadıyla güzel bir lezzet.

Kentin hemen hemen her köşesinde bulunan şırdancılar ile mumbarcılar ise bilinenlerden farklı bir lezzeti sunuyor. Şırdan, koyunun kalın bağırsağının bir kısmı biber salçalı ve pirinçle doldurularak, mumbar ise ince bağırsaktan yine içine pirinç doldurularak hazırlanıyor, bol kimyon ve pul biberle sunuluyor.

Şehir turuna çıkıldığında ise adeta deniz kenarında olduğunuz hissi uyandıran ve huzur veren, Seyhan Baraj Gölü kıyısındaki Adnan Menderes Bulvarı’na ve çevredeki piknik alanlarına gidilebilir.

Şehir turunun devamında, kent merkezinden geçen Seyhan Nehri’nin en dar yerinde bulunan ve Evliya Çelebi’nin yazdığına göre, Abbasi halifesi Memnun döneminde üzerinden geçenlerden haraç alınan 1500 yıllık Taşköprü, görülmesi gereken mekanlar arasında. Taş Köprü üzerinden ise bölgenin en büyük camisi konumundaki Sabancı Merkez Camisi’nin siluetinin Seyhan Nehri’ne yansıdığı manzara görülmeye değer.

Köprünün yanındaki, tarihi Adana evlerinin yoğun olarak bulunduğu Tepebağ Mahallesi, kültür merkezi haline dönüştürülen tarihi Kız Lisesi ve Merkez Sabancı Camisi’nin bitişiğindeki, görsel şölen sunan bahçe düzenlemesine sahip büyük Merkez Park da görülmesi gereken yerler arasında. Ayrıca, Merkez Park’ın bitişiğindeki Arkeoloji Müzesi ile Kuruköprü civarındaki Etnografya Müzesi’nde ise bölgeden çıkan arkeolojik eserler görülebilir.

Adana’yı geride bırakıp, Ceyhan’ı doğru 20 kilometre gidildiğinde, Misis beldesinde yol boyu sıralanmış sıkmacılar ve gözlemeciler hemen fark ediliyor. ”Ömrü uzattığı” belirtilen ve hatta ”Lokman Hekim’in iksiri” olduğu ileri sürülen bol köpüklü Misis ayranıyla yenilen sıkmalar, ziyaretçilerin damağında güzel bir lezzet bırakıyor.

Bu arada, beldedeki Hititler’den kalma antik kent Misis ile Misis Köprüsü de mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Yaygın efsaneye göre Lokman Hekim, ölümsüzlüğün ilacını bulmuş, bu amaçla kullanacağı otları ve tarifi köprüden Seyhan Nehri’ne düşürmüştür.

Misis’ten sonra Ceyhan yönüne gidildiğinde, 12. kilometrede ise Yılan Kalesi’ne ayrılan 3 kilometrelik yola ulaşılıyor. Haçlı ordularının 11-12. yüzyılda yaptığı tahmin edilen kalenin, ”yılanların kralı” anlamına gelen ”Şahmaran Efsanesi”nin de kaynağı olduğu öne sürülüyor.

Doğa, tarih ve eşsiz lezzetlerin adresi

Dört mevsim güneşin yüzünü gösterdiği Antalya, sunduğu alternatiflerle, sayıları milyonlarla ifade edilen yerli ve yabancı turiste gönlünce tatil olanağı sunuyor. Sadece Akdeniz’in değil, dünyanın incisi olan kent, 5 yıldızlı otelde her şey dahil sistemi ile sorunsuz bir tatil yapmak isteyenden, Olimpos’taki konaklama yerlerinin birine sırt çantası ile gelip aylarca ayrılamayanlara kadar farklı arayıştaki tatilcilere her türlü olanağı sağlıyor.

Lüks yatlarıyla yeşil koyları gezen ünlü ve zenginler ile Likya Yolu’nu bir uçtan diğerine yürüyerek kat etmeyi aklına koymuş gezginler, bölgede doğanın tadını aynı keyifle çıkarıyor.

İlk parlamentonun kurulduğu Patara’yı, kartal yuvası Kalkan’ı, sualtı zenginlikleriyle Kaş’ı, Kekova’yı, Demre’deki Noel Baba Müzesi ve Myra Antik Kenti’ni görme imkanı bulan tatilciler, yeşilin maviyle uyumunu ortaya koyan Adrasan, Olimpos, Çıralı, Phaselis’te de denizin keyfini çıkarıyor.

Eski uygarlıklara ilgi duyanlar için hazine değeri taşıyan Antalya, Termessos ve Perge antik kentleri, Aspendos Antik Tiyatrosu ve Side Aspendos Tapınağı ile uygarlıkların beşiği olduğunu ziyaret eden binlerce yerli ve yabancı turiste yeniden gösteriyor.

Side’de gün batımını, antik tiyatroyu, Manavgat’ın Akdeniz ile buluştuğu noktayı, Alanya Kalesi’ni, Kızıl Tersane’yi görmek, tarihi mekanlarda geçmişin hayalini kurmak isteyenler kadar, Kaleiçi’ndeki bir butik otelde konaklayıp şehrin en eski plajı olan Mermerli’den denize girmekle yetinenlerin tercihi de yine Antalya.

Sadece golf oynamak için Belek’i seçenler ile Akdeniz’in en yeni ve konforlu olanaklarını sunan otellerde profesyonel ekiplerin düzenlediği kongrelere katılanlar da, aynı lüksü paylaşıyor.

Antalya’ya av turizmi, yayla turizmi için gelenlerin tercihi ise Toroslar’a sırtını dayamış Akseki, İbradı, Korkuteli ve Elmalı oluyor. Bir kere gelmenin, bir kere görmenin bu yeryüzü cennetini keşfetmeye yetmediğini fark edenler için Antalya, yıllarca her tatil fırsatında koşup gelinen ikinci adres olma özelliğini koruyor.

Bol cevizli Arap kadayıfı ve tirmis

Antalya, tarihi ve turistik güzelliklerinin yanı sıra her beğeniye ve keseye uygun yiyeceklerin de bulunduğu ve lezzetlerin yarıştığı kentler arasında yer alıyor.

Her şey dahil konaklanan otellerde Akdeniz’in taze sebze ve meyvesi, deniz ürünleri önce gözleri doyururken, kentin sokaklarındaki restoranlar, kafeler de farklı alternatifler sunuyor.

Antalya’ya has, başka yerde lezzetine rastlanmayan şiş köfte ile bol tahinli, sirkeli, üzeri yumurta, domates ve soğan dilimleri ile donatılmış, en üstüne de maydanoz serpilmiş Antalya piyazı, kentte hemen her köşe başındaki bir lokantada yeniliyor.

Antalya’ya özgü lezzetler arasında bulunan ve bir kere tadıldı mı yıllarca unutulmayan hamur tatlısı Arap kadayıfı da tarçınla harmanlanan, bol cevizi ve şerbetiyle Türkiye’de bilinen yassı kadayıftan başka bir lezzet olanağı sunuyor. Hamuru ay şeklinde parmak uçlarıyla basılarak kapatılan ve usulünce kızartıldıktan sonra ılık şerbete atılan Arap kadayıfı, meşhur şiş köfte ve piyazın ardından Antalya sofrasının lezzetini tamamlıyor.

Antalya lezzetlerinin vazgeçilmezi ”serpme börek” de kentin ara sokaklarındaki eski pasajların içinde, küçük dükkanlarda sade, peynirli ve kıymalı yapılarak sabahın ilk saatlerinde tükeniyor.

Antalya’ya has yanık dondurma da keçi sütünün hafif yanmasına neden olacak kadar uzun kaynatılması zorunluluğu nedeniyle ortaya çıkan lezzetlerden biri. Eskiden yanık sütle yapılan dondurma günümüzde Antalya’nın kendine özgü, vazgeçilmez, tadılması mutlaka tavsiye edilen en önemli lezzetleri arasında yer alıyor.

Antalyalı’nın belki yarım asırdan fazladır, tok tuttuğu için özellikle Ramazan aylarında yediği üzeri susam ve yarım badem içleri ile süslenmiş tahinli, hafif şekerli kurabiyesi Bağaça da bilinen önemli lezzetlerden biri.

Önünden belki defalarca geçilen, vitrini rengarenk cam kavanozlarla dolu dükkan belki çok da göz önündedir ama kavanozlara dikkatle bakmayan biri, içlerinde bergamot, turunç, patlıcan, limon çiçeği, nar, bal kabağı, hurma, yeşil ceviz reçeli olduğunu fark etmeyebilir. Antalya’ya gelen ve bu tadı bilenler bir iki kavanoz reçel almadan dönmüyor.

Antalya’da sokakta tezgahlarda satılan, sarı renkte, çerez gibi tüketilen baklagil ”tirmis”i, çok az insan tanıyor. İnce kabuğu ağza alındığında kolayca sıyrılan, sarı renkte ve çerez gibi yedikçe insanın bırakamadığı tirmis, Antalya’da pazarlarda veya sokak tezgahlarında satılıyor.

Antalyalıların çocukluklarından bu yana çerez olarak tükettikleri tirmisin, Antalya dışından gelenler tarafından bilinmediğini belirten satıcılar, zaman zaman mısırla karıştırıldığını ve tirmisin ne olduğuna ilişkin kendilerine çeşitli sorular yöneltildiğini söylüyor.

”Hoşgörü kenti”

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Mersin, zengin tarihi ve kültürel mirası ile doğal güzelliklerinin yanı sıra yöresel yemekleriyle turistlerin damak zevkine hitap ediyor.
Yaklaşık 9 bin yıllık geçmişe tanıklık eden Mersin, 321 kilometrelik sahil şeridinin yanı sıra adıyla özdeşlesen tantunisi, tatlı olarak da cezerye ve kerebici ile kente gelenlere çeşitli alternatifler sunuyor.

Cami ve kiliselerin bir arada bulunduğu, farklı dinlerden insanların cenazelerinin yan yana defnedildiği Şehir Mezarlığı ile Mersin ”hoşgörü kenti” unvanını hak ediyor. Bu arada Mersin Devlet Opera ve Balesi’nin temsillerini sahnelediği Mersin Kültür Merkezi bünyesindeki Mersin Müzesi kentin tarihine ışık tutuyor. Birçok eserin yer sıkıntısı dolayısıyla sergilenemediği müze ile Mezitli ilçesindeki çok sayıda sütunun yüzlerce yıl ayakta kaldığı Soloi Pompeiopolis Antik Kenti, ziyaretçilerin uğrak mekanları arasında yer alıyor.

Yazın sıcak aylarında yaylaların ilgi gördüğü kentte, merkeze 44 kilometre uzaklıktaki Çağlarca köyü, şelalesi ve alabalık tesisleriyle ilgi çekiyor. Özellikle Arap turistlerin tercih ettiği köye gelenler, bu arada yörede üretimi yaygınlaşan kiviyi de ağacından kopararak tatma imkanı buluyor.

Mersin’in doğusunda yer alan Tarsus ilçesi de ”inanç turizmi” açısından önemli bir potansiyeli barındırıyor.

Papa 16. Benediktus tarafından geçen yılın ”Saint Paul Yılı” ilan edilmesi dolayısıyla Hz. İsa’nın 12 havarisinden biri St. Paul’un yaşadığı yer olan ve Vatikan’ın ”hac” yeri kabul ettiği Tarsus, geçen ay yapılan etkinliklerle dikkatleri üzerine çekti. St. Paul’un evi ve kuyusu ile St. Paul Anıt Müzesi’nin bulunduğu Tarsus, Müslümanlar için de önemli merkezlerden biri olarak kabul ediliyor.

Danyal Peygamber’in makamının bulunduğu Makamı Şerif Camisi ve Danyal Peygamber Kabri, ilçede görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Rivayete göre, MS 2. yüzyıl başlarında dönemin hükümdarı Dakyanus’un zulmünden kaçan Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Dekarnuş, Sazenuş, Kafetaltayuş ve köpekleri Kıtmir’in sığındıkları ve 309 yıl uyudukları Eshab-ı Kehf Mağarası da Deler köyünde bulunuyor. Halk arasında ”Yedi Uyurlar” olarak bilinen mağara, ziyaret edilecek önemli yerlerden.

Mersin’in batısında yer alan Erdemli ve Silifke ilçeleri ise günümüze kadar ayakta kalabilen görülmeye değer çok sayıda tarihi eserin yanı sıra denizi ve doğal güzellikleriyle dikkat çekiyor.

Tarih ve doğa

Sahil yolu boyunca ve iç kesimlerde görülmeye değer yerlerin başında, Erdemli’ye bağlı beldeye adını veren, deniz içindeki adacık üzerine kurulu Kızkalesi geliyor. Toroslar’da sıkça rastlanan doğal çukurların en büyüklerinden biri olarak nitelenen obruğun yanında kurulan ve ilk çağlardan beri kutsal işlev gördüğü sanılan Kanlıdivane Antik Kenti de görülmesi gereken güzellikte.

Türk hakimiyetine girdikten sonra Türkmen aşiretlerinin kışlak olarak kullandığı ”Kanlıdivane”nin adının, Türkmen aşiretlerinde zaman zaman toplanıp kararlar aldıkları yerlere divan denildiği ve obruk içindeki kayalık ve harabelerin kan gibi kırmızı renkte olmasıyla ilgili olduğu ileri sürülüyor. Halk arasında ise suçluların obruk içine bırakılıp arslanlara parçalatılmasından dolayı bu adı aldığı söylentisi bulunmakta.

Erdemli ilçesine bağlı Limonlu beldesine 10 kilometrelik mesafede, sarp yoldan Toroslar’a doğru gidilerek ulaşılan Kayacık Vadisi, sık ağaç yapısı, buz gibi akan çayı ve kuş sesleriyle doğa ile baş başa kalmak isteyenler için adeta ”saklı cennet”… Merkeze yaklaşık 45 kilometre uzaklıktaki vadi, zorlu yol koşullarına karşın ayağını buz gibi suya uzatarak keyif yapmak isteyenlere, gürültüden uzak serin bir ortam sunuyor.

Erdemli’den Silifke’ye giderken sıcaktan bunalanlar ise çok sayıda halk plajından birinde denize girerek serinleyebilir. Özellikle Akyar denilen kesimde, kayalıklardan denize karışan soğuk su, yüzerken insanlara ayrı bir keyif sunuyor.

Silifke sınırlarındaki Cehennem ve Cennet de ziyaretçileri bekliyor. Sahile yakın mesafede bulunan ve kayalara oyulmuş yaklaşık 450 basamakla dibine ulaşılan Cennet çukuruna inip çıkmak bir saati buluyor. Burayı görmek için inip-çıkanlar yürüyüş sonunda çevrede bulanan restoranlardan köpüklü ayranını içerek hem susuzluklarını giderebilir hem de yorgunluklarını atabilir.

Bu obruklara yakın mesafede bulunan ve ”havasının astımlılara iyi geldiğine inanılan” Astım-Dilek Mağarası, özellikle hastalar ve geleceğe yönelik beklenti için dilek dilemek isteyenler tercih ediliyor.

Silifke’den daha iç bölgelere doğru yolculuğu göze alanlar Uzunburç beldesindeki Uzuncaburç Antik Kenti’ni görebilir. Antalya’daki Side Antik Kenti kadar zengin tarihi dokuya sahip olmasına karşın, tanıtım eksikliği nedeniyle pek bilinmeyen ve Mersin’in ”Side”si olarak nitelendirilen bölge, sütunlu caddesi, tiyatrosu, Helenistik anıt mezarları, tören kapısı, tapınakları ve kulesi ile önemli tarihi mekanlardan biri.

Silifke’ye kadar gelenler, birçok tesisin yer aldığı Narlıkuyu’da balık yemek de farklı bir alternatif. Temiz suyu ile dikkati çeken koy etrafında denizle iç içe yer alan restoranlar günün her saati müşterilerine taze balık sunuyor.

Aydıncık ve Bozyazı ilçelerinden geçilerek ulaşılan Anamur’da, Ören beldesindeki birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Anemurium Antik Kenti, geniş bir alana yayılan tarihi kalıntıların yanı sıra denizi ile de ziyaret edilmesi gereken yerlerden. Antik kent, dağlık alana yayılan nekropol, su kemerleri, tiyatro, odeon, hamam ve mozaiklerin bulunduğu tarihi kalıntıların yanı sıra tertemiz denizi ile de ilgi çekiyor.

Tantuni, kerebiç

Tantuni, Mersin’e gelenlerin mutlaka tatması gereken bir lezzet. Geçmişi 19. yüzyılda kente çalışmaya gelen Arap işçilere kadar dayanan tantuninin, etinden ekmeğine kadar özenle hazırlanması gerekiyor. İlk zamanlarda yağsız et ile yapılan tantuni, zamanla farklı lezzet sunmak amacıyla normal yağlı etle de yapılmaya başlandı. Tantuniyi yağsız tercih edenler, biftek bölümünden yapılmasını isteyebilir.

Somun ve açık ekmek arasında servis edilen, özel saclarda kendine özgü yöntemle pişirilen, ete domates, yeşillik, soğan ve baharat da konularak yapılan tantuninin yanında şalgam veya ayran içmeyi de ihmal etmeyin. Tantuninin tadını alabilmek için ise mutlaka açık ekmeği tercih edin.

Damak tadına düşkünler için farklı bir tatlı alternatifi de, özellikle Ramazan ayında rağbet gören, yöreye özgü kerebiç tatlısı. İrmik, ceviz veya Antep fıstığı ile şeker karışımıyla yapılan tatlıya katılan çöven otundan elde edilen süt görünümlü köpük de bu tatlıya ayrı bir lezzet katıyor.

Kentteki gezinin ardından memleketlerine hediye götürmek isteyenlere cezerye öneriliyor. Cezerye, havuç, toz şeker, bisküvi, ceviz veya Antep fıstığının yanı sıra Hindistan cevizinin karışımıyla elde ediliyor.

”Buradadur, çünkü burası Burdur”

Burdur İl Özel İdaresinin çatısında, Atatürk Heykeli’ne bakan yüzündeki billboarddaki ”Buradadur, çünkü burası Burdur; Her şeyin en güzeli burada bulunur” yazısını ilk kez görenler bir hayli iddialı bulsa da şehir tarihi, kültürel ve doğal güzellikleriyle keşfedilmeyi bekliyor.

251 bin nüfuslu, halkının yüzde 70′i tarım ve hayvancılıkla geçinen Burdur’da yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular kentin tarihinin Neolotik Çağ’a kadar dayandığını ortaya koyuyor. Sınırları içinde Sagalassos, Kibyra, Kremna gibi tarihte büyük önemi olan kentlerin kalıntılarını barındıran Burdur’un müzesi de bu nedenle zengin tarihi eserlere sahip.

Geçen yıl Avrupa’da Yılın Müzesi Yarışması’nda Özel Ödül’e layık görülen Burdur Müzesi’nde 59 bin eser bulunuyor. Tarihe meraklı turistler için bulunmaz bir mekan olan Burdur, kentin merkezinde Dikkuyrukların yuvası Burdur Gölü, Yeşilova ilçesindeki Salda Gölü, başta Söbüce olmak üzere serin yaylaları, el değmemiş bir doğanın ortasındaki Karanlık Kanyon ve Türkiye’nin turizme açılan ilk mağarası unvanını taşıyan İnsuyu ile de doğaseverlere hitap ediyor.

Burdur, gittiği yörenin lezzetlerini tatmadan dönmek istemeyenler için ise meşhur şiş köftesi, yaprak sarması, katmeri, et böreği, ceviz ezmesi, haşhaş ve kenevir helvası ile ayrı lezzet imkanları sunuyor.

Göller yöresinin belki de en farklı yapıya sahip gölü olan Salda, Burdur’un Yeşilova ilçesinin 4 kilometre batısında yer alıyor. Türkiye’nin en derin göllerinden biri olan Salda, denizden yüksekliği 1193 metre olan, ormanlarla kaplı Toroslar’ın arasında bir krater gölü olma özelliğini taşıyor.

Sodalı suya sahip, magnezyum yönünden zengin ve killi olan göl, birinci derecede sit alanı ve turizm merkezi statüsünde bulunuyor. İki yıl önce Antalyalı bir grup dalgıcın yaptığı çalışma sonucunda, göl dibinde tatlı sularda çok ender bulunan sünger yapısına rastlanan, çok iri sazanların yaşadığı gölün kumsalı, sudaki magnezyum nedeniyle beyaz renkte.

Beyaz kumsal, Mars’tan gelen fotoğraflardaki yeryüzü görüntüsüyle benzerlik gösterdiği için bilim adamlarının ilgisini çekmekte. İskoçya’nın Glasgow Üniversitesinden Prof. Dr. Mike Russel’ın 4 yıl süreyle yaptığı araştırma, 2000 yılında İngiliz yayın kuruluşu BBC’de belgesel olarak işlendi.

Gölün etrafındaki birçok plajdan en bilinenleri ise Yeşilova Belediyesi Halk Plajı ve Milli Parklara bağlı Orman Plajı. Halk plajına ücretsiz girilebilirken, orman plajına giriş ise ücretli. Her iki plajda da çadır kampına olanak sağlayan altyapı bulunuyor.


Doğa tutkunları için alternatif

Isparta, Akdeniz, Ege ve İç Anadolu bölgelerinin arasında geçiş yolu olması nedeniyle hemen herkesin bir şekilde yolunun düştüğü bir kent. Tarih boyunca yerleşim alanı olma özelliğini koruyan ve Pisidia olarak anılan bölgede yer alan Isparta’da ilk yerleşimin Üst Paleolitik ve Mezolitik dönemlerde olduğu biliniyor.

Pisidia bölgesinde özellikle İmparator Augustus döneminde Roma egemenliğinin simgesi olan, bugünkü Yalvaç’taki Antiokheia, Çamlık’taki Kremna, Ürkütlü’deki Komoma, Belenli’deki Olbasa, Barla’daki Parlais kalıntıları günümüze kadar gelen koloni kentler.
Şehrin her ilçesinde kalıntıları bulunan bu antik kentlerin yanı sıra Türkiye’nin dördüncü büyük tatlı su gölünün bulunduğu Eğirdir ilçesi, kış aylarında aynı anda kayak yapma olanağı sunan, son yılların gözde kayak merkezleri arasında yer alan Davraz Dağı da Isparta’yı keşfetme isteği uyandırıyor.

Şehir merkezinde sayıları az olan restore edilmiş Isparta evleri de meraklıların ilgisini çekmekte. İki katlı küçük bir binada karma müze olarak hizmet veren Isparta Müzesi’nde de tarihi evlerden, geçmiş zamanların yörük ve şehir yaşamından, geleneksel gül üreticiliğinden kesitler, bölgedeki Türk egemenliği öncesindeki dönemlerden tarihi eserler örnekler görülebilir.

Doğa tutkunları için Kızıldağ ve Kovada Gölü Milli Parkları, Gölcük ve Yazılı Kanyon Tabiat Parkları, Eğirdir’in Bayboğan köyü sınırları içerisinde göl manzaralı ve konaklama olanağı da sunan 26 dönümlük Bayboğan Ormaniçi mesire alanı, Köprüçayı ve Yazılı kanyonları ile kent merkezindeki kestane ağaçlarının gölgesindeki Ayazmana görülmeye değer.
Mutevazı pansiyonları, taze tatlı su ürünlerinin sunulduğu restoranları ile şehirde en çok turist çeken yer olan Eğirdir’i, Hazreti İsa’nın 12 havarisinden St. Paul’ün Hristiyanlığın ilk resmi vaazını verdiği kilise olarak kabul edilen Yalvaç izliyor.

Kabune’nin hikayesi

Isparta, ağız tadına düşkünler için de eşsiz lezzetler sunuyor. Konya’nın geleneksel lezzeti olarak bilinen tandır kebabın Isparta’da da aynı oranda ünlü. Ancak Konya’nın tandır kebabının aksine, kuzu etinden ya da oğlak kaburgasından yapılan tandır, çok daha az yağlı. Serin ve tarçın kokulu üzüm hoşafı eşliğinde sunulan tandırı yedikten sonra artık bir lokma daha yiyemeyeceğini düşünenlerin kararlılığı, başka hiçbir yerde bulunamayacak içine tuzsuz peynir, üzerine toz şeker serpilmiş sıcacık pidelerle değişebilir.

Son yıllarda, asırlardır düğün yemeği olarak sunulan Kabune ile tereyağlı irmik helvası da restoran menülerinde yer alıyor. Nohut, et ve pirinçle yapılan Kabune’yi her gün yenebilecek bir yemeğe dönüştüren Bayram Ali Usta, öyküsünü de şöyle anlatıyor:
”Gelin ile kaynanası akşama kadar tarlada çalışmış. Yorgun argın eve döndüklerinde, erkekleri akşam yemeği beklerken bulmuşlar. Kaynanasının artık parmağını bile kıpırdatamayacak kadar yorgun olduğunu gören gelin, ‘Ana, sen otur hele. Dinlen. Ben yemeği hazırlarım’ demiş. Mutfakta, bir gün önceden kalmış biraz nohut, bir parça haşlanmış et bulan gelin, bunları da katıp pirinç pilavı pişirmiş. Gelininin getirdiği, içinden mis gibi kokular yükselen bakır tencerenin kapağını merakla açan kaynanana daha önce görmediği yemeğe bakıp ‘Kı(z) bu ne’ diye sormuş. Kı-bu-ne yıllar içinde Kabune’ye dönüşmüş.”

Farklı kültürler ve lezzetler

Farklı dinden insanların hoşgörü ve kardeşlik içerisinde yaşadığı Hatay, kiliseleri ve müzeleri, doğal güzellikleri ve yöreye özgü yemekleriyle turistlere farklı seçenekler sunuyor.

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan kent, ziyaretçilerin kağıt kebabı, künefesi, oruğu, humusu zengin mutfağıyla farklı damak tatlarına hitap ediyor.

Dünyaca ünlü mozaiklerin bulunduğu ”Arkeoloji Müzesi”ndeki eserlerle ziyaretçilerinin adeta geçmişle yüzleşmesine olanak sağlayan kentte, Kurtuluş Caddesi de Müslüman, Hristiyan, Ermeni ve Yahudi vatandaşların barış ve kardeşlik içinde yaşadığının kanıtlarını sunuyor. Burada, bu birlikteliğin simgesi cami, kilise ve havrayı yan yana görmek mümkün.

Roma İmparatorluğu döneminde kilise olarak yapılan, daha sonra camiye dönüştürülen Habib-i Neccar, ilk Hristiyanların mezarlarını barındırması nedeniyle dinler arası hoşgörünün bir simgesi olarak kentte görülmeden geçilemeyecek eserler arasında.
Hristiyanlar tarafından hac yeri olarak ilan edilen ve Hz. İsa’ya inananlara ilk kez ”Hristiyan” adının verildiği Habib-i Neccar Dağı’nın uzantısı olan Haç Dağı eteklerinde yer alan St. Pierre Mağara Kilisesi ise 13 metre uzunluğu, 9,5 metre genişliği ve 7 metre yüksekliğiyle ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.

Kent merkezine yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Samandağ ilçesinde bulunan ve MS 1. yüzyılda dağdan gelen suların yarattığı selleri önlemek amacıyla Roma İmparatoru Vespasianus ile Titus’un bin tutsağa 10 yılda yaptırdığı bilinen ”Titus Tüneli” de 130 metre uzunluğu ve 7 metre yüksekliğindeki eşsiz mimari yapısıyla dikkatleri topluyor.
Amanos Dağları da alternatif tatil imkanları sunuyor. Dörtyol ilçesinden patikalarda yürüyüşü yapmak isteyen ve yaylalarda güzel bir gece geçirmek isteyenler, literatürde ‘Lucanus Cervus’ olarak geçen, Japonların büyük ilgi gösterdiği ve dünyada sadece Amanoslar’da bulunan 6 antenli geyik böceğini de görme şansını yakalayabilir.
Uzun ve yorucu gezinin ardından kentin önemli tarihi ve doğal güzelliklerini ziyaret edenler, Roma İmparatorluğu döneminde varlıklı ailelerin yaşadığı Harbiye beldesindeki şelalelerin bulunduğu alanda çay içerek dinlenebilir.

Tarihsel geçmişi, doğal güzellikleri, kültürel zenginlikleri ile Fransız ve Arap mutfağını en iyi şekilde sergileyen ve ”Gastronomi Turizmi”nin öncülüğünü yapan Hatay, damak tadına düşkün yerli ve yabancı turistlere hitap edebilecek sayısız yemek seçeneği sunuyor.
Kentte yöresel yemeklerin başında gelen, Fransız Yemek Uzmanı Frank Marciano’nun bile ”Antakya izlenimleri” kitabında övgüyle söz ettiği humus, Halepli İbrahim Ketremizgil’in Saray Caddesi’ndeki lokantasında yenilebilir.

Nohudun haşlanmasının ardından zarının alınması ve tahta dibek ile ezdikten sonra özel tahin, limon, nar ekşisi, çeşitli baharat ve yöreye özgü zeytinyağı döktükten sonra üzerine turşu koyularak servis edilen humus, en lezzetli mezeler arasında.
Kente gelen turistler, tarihi Uzun Çarşı içerisinde yer alan kasaplarda da yöresel yemekler arasında yer alan tepsi ve kağıt kebabını tatma imkanı bulabilir.

Dana etinin çok sayıda baharat, maydanoz ve sarımsak ile yoğrulmasıyla yapılan ve taş fırınlarda pişirilerek ikram edilen kebap, çatal kullanılmadan pide ekmeğiyle yeniliyor.
Yemeğinin ardından güzel bir tatlı yemek isteyenlere ise tescilli ”Antakya künefesi” ikram ediliyor. Kadayıf ve tuzsuz peynir ile yapılan ve fırınlarda kızartılıp üzerine şerbet dökülerek ikram edilen künefe de mutlaka tadılmalı.

Tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra yöresel ürünleriyle de dikkat çeken Hatay’ı ziyaret edenler, dönüşte sevdiklerine Harbiye beldesindeki dokuma atölyelerinde 20-100 lira arasında satışa sunulan saf ipekten yapılmış kravat alarak hediye edebilir.
Defne yaprağının kaynatılması ve kalıba dökülmesiyle doğal olarak elde edilen, kokusuyla da farklı olan kilosu 5-10 TL arasında değişen ”defne gar sabunu” da yöreye özgü hediyelik ürünler arasında yerini alıyor.

Dondurma Kahramanmaraş’ta yenir

Dağlarda açılan çukurlara doldurularak yaza saklanan kar ve yöredeki yaylalarda yetişen meyvelerle hazırlanan ”karsambaç”ın, üç kuşak ehil ellerden geçerek adeta yeniden biçimlenmesi sonucu ortaya çıkan dövme dondurmayı anavatanı Kahramanmaraş’ta yenilmeli.

”Kendini Kurtaran Şehir” Kahramanmaraş, yayla sevenlerin, doğa aşıklarının mutlaka gezi programlarına dahil etmeleri gereken bir il aynı zamanda. ”Başkonuş”, ”Tekir” ve ”Yavşan” yaylaları başta olmak üzere ilde onlarca yayla bulunuyor. Çeşit çeşit böceğe, ağaca ve çiçeğe ev sahipliği yapan oksijen deposu yaylalar görülmeye değer. Sarkıtlarıyla izleyenleri büyüleyen Döngel Mağaraları ise mutlaka görülmeli.

Türkiye’deki hemen her il gibi zengin bir yemek kültürüne sahip Kahramanmaraş’ta ”ekşili alaca çorba” mutlaka tadılmalı. Hem lezzetli, hem sağlıklı hem de doyurucu olan bu çorbanın üzerine ”kuzu tandır”, ”saç kavurma” ya da ”Külbastı” yenilebilir. Kafes balıkçılığında gelişme yolunda olan Kahramanmaraş’ta, havuzdan seçebileceğiniz alabalığın tadına da bakabilirsiniz.

Kahramanmaraş’tan ayrılırken, dostlarınıza ve yakınlarınıza, ”Şoklanmış dondurma”, ”ceviz oyma mücevher sandığı” ya da ”çerez tarhana” satın almanız önerilebilir.
Öte yandan, yarın ”Görmeden, yemeden, içmeden, dönmeyin” derlememizin Marmara Bölgesi’yle ilgili bölümü yayımlanacaktır.

BİCE İSTANBUL

Bice, 1926 yılında Milano’da “il Ristorante Da Gino e Bice” ismiyle bir küçük aile restoranı olarak Beatrice Ruggeri tarafından kuruldu. Misafirperverliği ve sıcakkanlılığı ile tanınan Beatrice Ruggeri, o dönemde misafirlerin kendilerini evinde hissedebilecekleri bir mekan yaratmıştı. Sonraki yıllarda oğulları Remo ve Roberto Ruggeri annelerinin vizyonunu dünyaya yaymayı başardılar.

Bugün dünyanın değişik şehirlerinde 40’ı aşkın restoranıyla hizmet veren Bice, başlıca Milano, New York, Chicago, Los Angeles, Dubai, Miami, Tokyo, Buenos Aires, Singapur, Seoul, Sao Paulo şubelerinde gerçek İtalyan lezzetleri sunuyor.

Bice’nin Milano’da başlayan hikayesi İstanbul’da devam ediyor. İstanbul’un merkezinde bulunan Süzer Plaza’nın giriş katında yer alan Bice, yemek zevkini en üst seviyede yaşamak isteyenlerin buluşma noktası. İtalyan mutfağı dendiğinde akla ilk gelen Bice, keyifli bir öğle yemeği ile iş arasında tatlı bir mola vermek isteyenlerin, sevdikleriyle unutulmayacak bir akşam yemeği planlayanların, şarap tutkunlarının, gerçek İtalyan tatlarını deneyimlemek isteyenlerin ilk adresi.

80 yıllık deneyimini ambiyansa olduğu kadar, kaliteli servis anlayışına ve tabii ki eşsiz yemeklerine en iyi şekilde yansıtan Bice, sıcak mutfağı, özel mönüsü ve İtalyan, İspanya, Şili şaraplarından oluşan seçkin bir şarap koleksiyonu ile misafirlerini bekliyor. Bice’nin hem yönetim ekibinde, hem de mutfağında, konularında çok deneyimli İtalyan yöneticiler ve şefler hizmet veriyor.

Hızlı ve lezzetli bir yemek için öğle saatlerinde servis edilen “Express Lunch” ve hafta içi 16:00-19:00 saatleri arasında yapılan “Happy Hour ve Coffee Break” ise İstanbul Bice’nin misafirlerine sunduğu ayrıcalıklardan yalnızca birkaçı.

Bice’nin İtalyan şeflerinin tavsiye ettiği tatlar; başlangıç olarak deniz mahsülleri salatası, ana yemekte Istakozlu Linguini, tatlı olarak ise ise kekin içinden akan erimiş çikolatanın en lezzetli halini yansıtan Volcano…

Dünyadan Al Pacino, Robert De Niro, Madonna, John Travolta, Jennifer Lopez, Brad Pitt, Penelope Cruz, Sean Connery, Mel Gibson, Frank Sinatra, Michael Jordan, Sting, Sophia Loren, Kevin Costner, ve Cameron Diaz gibi birçok tanınmış simanın uğrak yeri olan Bice, Istanbul’da da bu geleneğini bozmuyor, ünlülerin buluşma noktası oluyor.

SERVIS GÜNLERİ VE SAATLERİ :
Hafta içi hergün 12:00-23:00; Cuma-Cumartesi 12:00-24:00; Pazar 17:00-23:00

Yemek Türü : Bar-Cafe-Pub, İtalya Mutfağı
Adres : Süzer Plaza, Elmadağ
Tel : 0212 – 334 40 40
Açılış/Kapanış : 12:00 – 24:00
Web Sitesi : www.bice.com.tr
CC : Visa / Master / Amex

Fazla kilolarından şikayet edenlere söylenen ilk söz, ”spor yapın” oluyor.

Peki hangi sporla kaç kalori yakacaksınız? Ya da o yaktığınız kaloriyi ne yiyerek geri alıyorsunuz?

Bir saatlik sporla binlerce kalori yakacağımız hayal. Bir saat sonunda ter içinde kaldığımızda en fazla 600 kalori yakıyoruz… Ve bir saat içinde zorlukla yaktığımız kalorileri 10 dakika içinde bakın neler yiyerek geri alıyoruz. Fabulous magazin hazırladı. okumaya devam edin…

Eğer boğazınıza olan düşkünlüğünüzü bir türlü yenemiyorsanız bu önerileri dikkate alın

Birçok yöntem denemenize rağmen yemek yemekten vazgeçemiyor yada iştahınızla başedemiyorsanız işte size 5 öneri… okumaya devam edin…