Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Sinema" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Stephenie Meyer’ın kitap serisinden uyarlanan Alacakaranlık serisinin üçüncü filmi bugün gösterime girdi.

Stephenie Meyer’ın çok satan kitap serisinden sinemaya aktarılan “Alacakaranlık”  serisinin üçüncü filmi, “Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma”, bugün ABD ile eşzamanlı olarak Türkiye’de de gösterime girdi.

Catherine Hardwicke’in yönettiği, Kristen Stewart, Robert Pattinson ve Billy Burke‘ün başrollerinde yer aldığı filmde, Bella Swan, Edward Cullen ve Jacob Black arasındaki aşk üçgeninin bir dönüş noktasına ulaşması, Cullenlar ve Kurt Sürüsü’nün ortak bir tehlikeye karşı birleşmek zorunda kalması bekleniyor.

”Çingeneler Zamanı” adlı filmin Boşnak yönetmeni Emir Kusturica, Türkiye’de üretilen sanat eserlerinin, özellikle son yıllarda dünyada ses getirmeye başladığını söyledi.

 Bursa Büyükşehir Belediyesi’nce bu yıl 49′uncusu düzenlenen Uluslararası Bursa Festivali kapsamında Bursa’ya gelen Emir Kusturica, Kervansaray Termal Otel’de basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

Kusturica, bir gazetecinin, ”Türk müziğini ve sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu üzerine, Türkiye’deki sinema çalışmalarını yakından takip ettiğini söyledi.

Yönetmen Fatih Akın’ın yakın arkadaşı olduğunu belirten Kusturica, ”Özellikle son yıllarda Türkiye’den üretilen sanat eserlerinin dünyada çok büyük etkisi olmaya başladı. Bu durumu, aynı zamanda Balkanlarda gizli kalmış hazinelerin ortaya çıkmasıyla ilgili bir süreç olarak değerlendiriyorum” dedi.

Kusturica, ”Türk sinemasından kimleri tanıyorsunuz?” sorusuna, ”Türk kültürü, Türk kelimesinden de geniş bir anlam ifade ediyor. Benim için Yılmaz Güney sinemada bir kahramandır. Güney’in ilk filmini izlediğimde ‘Türk yönetmen’ diye tanımıştım. Daha sonra Kürt bir yönetmen olduğunu öğrendim. Türk kültürü, Kürt kültürü, Sırp kültürü, Bosna kültürü… Benim için bu kültürel çeşitlilikle Balkanlar, benzersiz bir coğrafyadır” yanıtını verdi.

Filmlerinde neden en çok yoksulluk konusunu işlediğinin sorulması üzerine Kusturica, Balkanlarda yaşayan biri olarak yoksul insanlara karşı empati duyduğunu ifade ederek, ”Zengin insanların, her zaman neden bu kadar telaşlı olduklarını merak etmişimdir” diye konuştu.

Kusturica, İsrail’in Gazze’ye yardım götüren gemilere yönelik yapılan saldırı hakkındaki görüşlerinin sorulması üzerine de saldırıda hayatını kaybedenler için çok üzüldüğünü belirtti.
Emir Kusturica, bu akşam Kültürpark Açıkhava Tiyatrosunda konser verecek.

Beyoğlu Sineması, yaz sezonuna girilirken Beyoğlu’nda sinema geleneğini canlı tutmak amacıyla yeni bir toplu gösterime başlıyor. Beyoğlu Sineması sinemaseverlere aralarında Oscarlı filmlerin de yer aldığı son dönemin en fazla adından söz ettiren ve yüksek gişe rakamlarına ulaşan vizyon filmlerini sunuyor.

 Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) yıl boyunca vizyona giren filmlerden en iyilerini seçtiği 10 filmden oluşan bu yılki programı, Beyoğlu Sineması, 2009′da hayatını kaybeden “sinemanın büyük ustası”, yönetmen Zeki Ökten’in anısına düzenliyor. Beyoğlu’nun sinemasızlaştırılmasına bir tepkiyi de içeren toplu gösterim programı bu yıl 11-24 Haziran tarihleri arasında Beyoğlu Sineması’nda yapılacak.

SİYAD’ın “2009 Yılının En İyi Yabancı Filmleri” olarak belirlediği 20 filmin içinden seçilen ve gösterime sunulan 10 film arasında Oscarlı Slumdog Millionaire (Milyoner) ve bu yıl Oscar’a 9 dalda aday gösterilen ve üç dalda ödül alan James Cameron’un tüm dünyada yoğun ilgi gören filmi Avatar’ın yanı sıra Michael Moore’un yazıp, yönettiği ve oynadığı Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi de yer alıyor.

14 günlük toplu gösterimde yer alan filmler şöyle:” Açlık” (Hunger), “Yasak Bölge 9″ (District 9), “Avatar”, “Şampiyon” (The Wrestler), “Milk”, “Okuyucu” (The Reader), “Son Veda” (Okuribito), “Milyoner” (Slumdog Millionaire), “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi” (Capitalism: A Love Story), “Küçük Deniz Kızı Ponyo” (Ponyo on the Cliff by the Sea).

İstanbullu sinemaseverlerin toplu gösterim sayesinde bu filmleri ilk kez ya da yeniden seyretmelerine olanak vermek amacıyla, Beyoğlu Sineması tüm gün ve seanslarda bilet fiyatlarını 5 TL olarak belirledi. Beyoğlu Sineması, sinemaseverlerden gelen ilgi ve talebe göre yaz boyunca farklı seçkilerden oluşan yeni toplu gösterimler olabileceği mesajını verdi.

Amerika’dan yazan Dr. Fuat Ulus’un Emek Yazısı

Altmış yedisinde, 40 seneye yakındır ABD’de Transaksiyonel Analiz odaklı filmlerle grup terapi seanslarını yürüten bir psikiyatr doktorum.

Bu uzmanlığıma, daha çocuk yaşlarından bir sinema bağımlısı olmam sebep gösterilebilir.

İlk okulda önce yine bir sinema bağımlısı olan annemin arkasına takılarak, 1950’lerin ortalarından Tıp Fakültesi ve askerlik devirlerinde, bu sefer de annemi koluma takarak 1971 senesine kadar uzanan, o sinema benim, bu sinema senin, sinema-kolikleşme, son senelerde hem İngilizce ve hem de Türkçe iki ayrı sinema-terapi kitabımın yayınlanması yanında, milletler arası konferanslarda sinema-terapi atölye çalışmalarını derlemem ile de devam etmiştir. Eşim kocasına, kızlarım da babalarına senelerce tatlı-sert sabır göstermişler, bu bağımlılığın olumlu ve yapıcı yerlerde kullanılmasında bana sonsuz derecede yardımcı bulunmuşlardır.

Bu gün yıkılmaktan-değişmekten korumaya çalıştığımız Emek Sinemasının benim sinema-kolik bağımlılığında da rolü büyük olmuştur.

Genelde Beyoğlu ve özelde de Emek Sinemasına olan tanıklığıma annemin etkisinin yanında 1957-60 senelerinde Beyoğlunda yer alan İstanbul Atatürk Erkek Lisesi’nin (İlham Gencer ve Ediz Hun, mezunları arasındadır) lojistik yakınlığı da gösterilebilir.

Kurtuluş’tan, liseli arkadaşlar ile beraber Kasımpaşa’ya inerek Taksim’e çıktığımızda okulumuza gitmeden önce, bizleri soldaki Taksim Sineması karşılardı. İstiklal Caddesine girildiğinde de, sağda Fransız Konsolosluğunu geçtikten sonra, Lisemize gitmek üzere soldaki ikinci sokağa sapardık. Sapmayıp ta yola devam edilecek olsa, yine hemen solda Lale Sineması bizlere gülümserdi. Sağda Saray Muhallebicisinin yanında Saray Sineması görüntüye gelir, yine sağ köşede de Melek (Şimdi kurtarılmaya çalışılan Emek) Sineması ortaya çıkardı. Melek Sinemasına girmek isteyen sağa döner, çıkmaz sokak gibi duran Yeşilçam sokağının sonuna doğru Ar Sineması görüntülenirdi.

İstiklal Caddesinde yola devam edildiğinde, solda önce Alkazar, yanında da Atlas Sinemaları bizleri selamlardı. Karşılarında Lüks ve Rüya/İpek Sinemaları yer alır, adeta rekabet havalarına girerlerdi.

Eh, solda Galatasaray Lisesine geldiğimizde artık sinema şölenini de tamamladığımızı zanneder ama bazen tiyatro, bazen sinema olarak hizmet veren, Galatasaray Lisesini solda bırakıp geçildiğinde sağ tarafta kalan Elhamra Sinemasını da çiğnemeden geçemezdik.

Bu orta okul-lise devirlerini yansıtan anılara sonraki yıllarda birkaç sinema daha eklenmişti. Lale Sinemasının karşısına düşen yerde zeminlerine birkaç merdiven silsilesiyle inilen düzeyde Fitaş ve Dünya açılmıştı. Yeşilçam sokağının karşısında, içeriye dönük sokak için de ikinci “Melek” sineması açılmış, bu gün “Emek” diye nitelediğimiz sinemamızın da ismi Melek olduğundan, sonradan açılana “Yeni Melek” denmiş, Melek (Emek) Sineması da çoklarınca sanat severlerin konuşma diline “Eski Melek” olarak mal edilmişti. Ar Sineması da devamlı değişime uğrayarak “Yeni Ar” ismiyle anılmaya başlamıştı.

Bu sinema grubunun en enteresan taraflarından biri her birinin kendine göre izlenen karakterleriydi. Hatta bilet satan gişedeki hanımdan, 5-10 dakika aradaki gazoz ve frigo satan işçilerine, yer gösterenlerine kadar, çalışanlar her sinemanın değişmez bir parçası olmuşlardı. Biz ailece sinema-kolikler, bazen yoldan geçerken bu tanıdığımız çalışanlara filmin güzel olup-olmadığı hakkında fikirlerini sorar, zevkimizi bilenler de filmin çekiciliği üzerine yorumda bulunurlardı.

Taksim Sineması, vizyona girip diğer sinemalarda oynadıktan bir müddet sonra yerini yenilerine terkeden filmleri, “elden düşme” filozofisinde ucuza oynatırdı. Alkazar Sinemasının pek te iyi bir ünü yoktu ve biz liselilere, ailelere, ve diğer “düzgün” vatandaşlara, gitmemeleri düzeyinde uyarma yapılırdı. Atlas devamlı Amerikan ve o zamanlar üne kavuşmaya başlayan “Spaghetti Western” Kovboy ürünleri oynatırdı – Leone’nin ilk “Triloji” filmi olan “Fistful of Dollars – 1964” gösterimini orada gördüğümü anımsamaktayım – Taksim’den Ordu Evine yürüme mesafesindeki ve zaman zaman müzik şölenleri verilen Şan Sineması hep Fransız, İtalyan ve Alman filmleri getirirdi. Saray Sinemasındaki filmler çoğunlukta Türkçe dublajlı oynatılırdı.

Bu karakterler içinde o zamanki “Melek-Eski Melek,” şimdiki “Emek” Sinemasının iç yapısına, mimarisine ve sinema salonunun girişteki yapıtlarına hiç bir sinemanın erişemediği bütün sinema severlerce kabul edilmişti. Sinema başlamadan önce oturanlar arkadan izlendiklerinde, başlarını bir oraya, bir buraya döndürerek, şu köşeyi, bu köşeyi işaret ederek birbirlerine gösterdikleri düzeyde, adeta sinemaya film seyretmeye değil de, müzeye gelmiş sanat severler görüntüsü verirlerdi. Emek Sinemasının, öteki sinemalardan olan diğer bir farkı da, sinemalar birçok ıvır-zıvır yapıtları ile zamanımızdaki gibi daracık giriş yerlerine ve kapılara sıkıştırılmadan önce, köşede, her dört yönden de izlenilebilecek ilan-reklam veren büyük bir panosunun bulunduğu idi. Diğer bir deyişle, İstiklal Caddesi-Yeşilçam Sokağı kavşağında yürümekte olanlar, diğer sinemalarda ne oynadığının daha farkında değilken, bu pano ile “Melek-Eski Melek-Emek” te ne gösterilmekte olduğunu görürlerdi.

Gittiğimiz o kadar film arasında Emek’te hemen anımsaladığım, Charlton Heston’un ilk filmlerinden olan 1952 yapımı “Ruby Gentry” gösterimidir. Bunu lise ikinci sınıfta iken, 1958 sezonunda annemle izlemiştik. O zamanlar, Hollywood filmlerini senelerce beklerdik. Şimdilerde, Amerika’da ve Türkiye’de aynı anda başlayan programların aksine, o devirde iyi ve kaliteli filmler yıllarca beklenir, bazıları da maalesef, ama uzunlukları yüzünden, ama siyaset yaşamına uymadıklarından, ama ahlaka aykırı olarak algılandıklarından sansür heyetlerince “makas edilir,” kesilir-kısaltılırlardı. Buna rağmen, biz sinema-kolikler, yine de sinemalarda boş yer bırakmazdık!

Bütün sinemalar yüzde elli iskontolu 12:00 öğle gösteriminden sonra, 2:15, 4:30, 6:45 ve suare, 9:30 seanslarını sürdürmekteydiler. Hafta sonları çok zaman annem ile, bazen de arkadaşlarımla, önce ucuz matineye gider, arkasından diğer bir sinemada oynayan ikinci filmin 2:15 matinesine yetişmek için daha birinci film bitmeden kalkar, koşuşturmaya başlardık. Emek Sineması’nın avantajı, Beyoğlu’nun ortasında, her sinemaya hemen hemen eşit uzaklıkta olması idi. Bundan dolayı, sinema severlerce “merkezsel” olarak tanımlanmış, diğer sinemaların matinelere yetişmek için koşuşturulma düşünüldüğünde ilk matine için seçilen sinema olma gereksinimi yerleşmişti.

Tabii, İstanbul nüfusunun 1.5 milyon olduğu zamanlar, sinemaların girişi de “majestik” denilebilen bir görünüşe sahipti. Her sinema rahat, geniş, lüks ve ferah girişlerinin yanında, o sinemaya özel poğaçacı, fındık-fıstıkçı ve diğer yiyecek-içecek satan “babadan-oğula” geçme aile işçiliğindeki Beyoğlu esnafının dükkanları ile süslenmişti. Sinema severler bu esnafı tanır, sinemada yemek-içmek üzere birşeyler almada, veya sinemadan çıktıktan sonraki ihtiyaç kavramında, yalnız oynayan film hakkında değil, futboldan siyasete kadar birçok konu odağında da sohbete girişirlerdi.

Şimdi…

Geleneklerimizi korumada titiz geçiniriz…

Emek Sineması, gelenek-göreneklerimizin uygulandığı bir sanat yeri olarak ün yapmıştır. “Emeğimizi” koruma, geleneğimizi koruma ile özdeşleşmiş bulunmaktadır.

Bizde bir söz vardır:

“İnsan ölür eser kalır, eşek ölür semer kalır…”

Bütün arzum, çağdaşlarımla beraber zamanı gelip te bu dünyadan göçüp-gittiğimizde Emek Sineması’nın yine ayakta kalmasının yanında, yıkılması-değişmesi şöyle dursun, bilakis ihya edilerek milletler arası bir film festival merkezi şeklinde hizmet vermeye devam edebilmesidir.

Haydi arkadaşlar, öldüğümüzde arkamızda bir “eser” kalsın…

Dr. Fuat Ulus
Erie, Pennsylvania/ABD

Uluslararası İstanbul Film Festivali’ni 150 bine yakın sinemasever izledi

Pazar günü sona eren 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ‘bilançosu’ açıklandı. İki hafta boyunca 7 sinemada, 495 seansta, 22 bölümde 57 ülkeden 243 yönetmenin 218 filminin gösterildiği Festivali toplam 150 bine yakın sinemasever izledi. Festival boyunca %80 dolulukla geçen film gösterimlerinin yanı sıra Festival konukların katılımıyla renklenen
6 sinema dersi ve söyleşi, 2 atölye çalışması, 2 parti ve sergiyle 16 gün boyunca İstanbul sinemaya doydu.

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali, Festival Sponsoru Akbank’ın yanı sıra
Tema Sponsorları Efes Pilsen, Avrupa Konseyi, Sabah Gazetesi, NTV, Turkmax, Colin’s, Comedymax, Dole, LG, Ben&Jerry’s, Malaysia Airlines ve JOJO’nun katkılarıyla gerçekleştirildi.

Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde bu yılki en büyük değişiklik, 86 yıllık geçmişiyle İstanbul’da ve Türk sinema tarihinde büyük bir yer edinen ve 28 yıldır Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne ev sahipliği yapmış olan Emek Sineması’nın bu yılın festival mekânları arasında yer almamasıydı. 14 Nisan Çarşamba günü İKSV binasında yer alan Salon’da Nuri Çolakoğlu’nun moderatörlüğünde, Mimarlar Odası’ndan Mücella Yapıcı, Mimyapı Mimarlık’tan Fatih Kesgün ve Uluslararası İstanbul Film Festivali Direktörü Azize Tan’ın konuşmacı olarak katıldığı “Emek Sineması’nı Yaşatalım” başlıklı bir toplantı yapıldı. Festival boyunca birçok kesim tarafından Emek Sineması’nın özgün yapısı korunup yenilenerek bir sinema ve kültür merkezi olarak yeniden hizmete açılması talebi dile getirildi. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin kapanış töreninde ise Emek Sineması’nın eski görüntülerinden hazırlanan, yirmi sekiz yıl boyunca Emek Sineması’nın sahnesine çıkmış sinemacıların görüntülerinden oluşan özel bir video klip gösterildi. Ödül gecesinde birçok sinemacının talebi de açık ve Emek’in yıkılmamasına yönelikti.

Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin bu yılki yeni bölümleri, “Antidepresan”,
“İstanbul: İçeriden ve Dışarıdan” ve “Büyüleyici İsyancılar” sinemaseverlerden büyük ilgi gördü. Festivalin artık gelenekselleşen bölümleri “Akbank Galaları”, “Dünya Festivallerinden”, “Yıllara Meydan Okuyanlar”, “Genç Ustalar”, “NTV Belgesel Kuşağı”, “Mayınlı Bölge”, “LG ile Geceyarısı Çılgınlığı”, “Canlandırma Sineması” ve “Çocuk Mönüsü” her zaman olduğu gibi yine ilgiyle takip edildi.

İstanbul Film Festivali’nde sponsorluğunu 22 yıldır Efes Pilsen’in üstlendiği “Türk Sineması” bölümünde Ulusal Yarışma, Yarışma Dışı, Yeni Türk Sineması, Özel Gösterim ve Belgeseller başlıkları altında 48 kurmaca ve belgesel film yer aldı. Festival programında yer alan çok sayıda Türk filmi, yurtdışındaki festivallerin temsilcilerinden davet aldı.

Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin bu yıla özel yeniliklerinden biri de 1985 yılından beri verilen “Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü”nün, bu yıldan itibaren Eczacıbaşı Topluluğu’nun desteğiyle, Şakir Eczacıbaşı anısına, 25 bin Avroluk para ödülüyle de desteklenerek verilmesi oldu. 25 bin Avroluk ödülün 10 bin Avrosu Altın Lale’yi alan Şeylerin Boktanlığı filminin yönetmeni Felix van Groeningen’e, 10 bin Avrosu filmi Türkiye’de dağıtan firmaya, 5 bin Avrosu ise Stéphane Brizé’nin Matmazel Chambon adlı filmindeki rolüyle
“Jüri Özel Ödülü”nü alan Sandrine Kiberlain’e iletilecek.

Uluslararası İstanbul Film Festivali, bu yıl İstanbul’da ağırladığı yönetmenleriyle de öne çıktı. Festivalin açılışından kapanışına kadar geçen 16 günlük süre içinde İstanbul’u Bruce Beresford, Elia Suleiman, Marco Bellocchio, Michael Hoffman, Gaspar Noé, Todd Solondz,
Tsai Ming-liang, Cesc Gay gibi tanınmış yönetmenlerin yanı sıra Mohammed Al Daradji, Mathias Gökalp, Samuel Maoz, Urszula Antoniak, Jan Dunn, Yaron Shani gibi genç yönetmenler de ziyaret etti.

Festivalde gerçekleştirilen 495 gösterimden 95’i filmin yönetmen, yapımcı veya oyuncularının katılımıyla gerçekleştirildi. Film öncesinde seyircilerle buluşup, film sonrasında sinemaseverlerin sorularını yanıtlayan tanınmış isimler arasında Jane Birkin (36 Dağ Manzarası), Joe Mardin (Arif Mardin’in Hikayesi), Türkan Şoray ve Kadir İnanır (Selvi Boylum Al Yazmalım), Priit Pärn (Estonya canlandırma sineması), Anne Consigny (Yabani Otlar ve Rehine) ve Joann Sfar (Gainsbourg) da yer aldı.

Festivalin “Sinema Onur Ödülleri”, Türk sinemasına yıllar boyu emek veren oyuncu Kadir İnanır, kurgucu Mevlüt Koçak ve yönetmen Feyzi Tuna’ya festivalin açılış töreninde verildi. Aynı gece, İtalyan sinemasının önde gelen isimlerinden, yönetmen, senaryo yazarı ve oyuncu Marco Bellocchio’ya festivalin “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” sunuldu. Festivalin ikinci “Yaşam Boyu Başarı Ödülü”, aynı zamanda Uluslararası Altın Lale Yarışması jürisinin başkanlığını da üstlenen Klaus Maria Brandauer’e festivalin kapanış töreninde takdim edildi.

Sinemaseverler, Groupama ve Groupama Gan Sinema Vakfı sponsorluğunda “Özel Gösterim: Türk Klasikleri Yeniden” bölümüyle Selvi Boylum Al Yazmalım filmini restore edilmiş kopyasıyla yıllar sonra beyazperdede yeniden izleme şansını buldular. Filmin Atlas Sineması’nda gerçekleştirilen özel gösterimine başrol oyuncuları Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin katılarak izleyicilerin karşısına çıktılar.

Avrupa Konseyi ve Eurimages işbirliğiyle festivalin “Sinemada İnsan Hakları” bölümünde yer alan bir filme verilen Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE’i Scandar Copti ve Yaron Shani’nin Ajami adlı filmi kazandı. FACE Jürisinin “Özel Ödülü” ise Philippe van Leeuw’ün Tanrının Gittiği Gün adlı filmine verildi. Ödülleri vermek üzere Avrupa Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Maud de Boer-Buquicchio İstanbul Film Festivali’nin Kapanış Töreni’ndeydi.

İstanbul Film Festivali’ni izlemek için yurtdışından gelen 300’e yakın konuğun arasında
Berlin, Selanik, Locarno, La Rochelle, Hamburg, Tiflis, Paris, Montpellier, Göteburg, Telluride, Rennes, Vesoul, Bergen, Saraybosna ve Amiens gibi dünyanın sayılı film festivallerinin temsilcileri de vardı.

Festival kapsamında bu yıl beşincisi düzenlenen Köprüde Buluşmalar Platformu kapsamında Senaryo Atölyesi, Türkiye-Almanya Ortak Yapım Görüşmeleri, Uzun Metrajlı Film Projesi Geliştirme Atölyesi ve uluslararası fonlar, atölyelerin tanıtımlarının yapıldığı ve ortak yapım-dağıtım konularının konuşulduğu seminerler gerçekleştirildi.

Bu yıl Eurimages, Greenhouse, Media International, Medienboard ve ZDF, ARTE gibi kurumların temsilcilerini bir araya getiren Köprüde Buluşmalar Platformu’nda Eurimages Genel Sekreteri Roberto Olla, Eurimages Başkan Yardımcısı Mehmet Demirhan, Berlinale Avrupa Film Marketi Direktörü Beki Probst, CNC Uluslararası İlişkiler Direktörü Frédéric Bereyziat, Irlanda Film Fonu Direktörü Simon Perry ve birçok ödüllü filmin yapımcısı Karl Baumgartner gibi isimlerin katılımıyla gerçekleştirilen seminerler büyük ilgi gördü.

Köprüde Buluşmalar kapsamında bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen Uzun Metrajlı Film Projesi Geliştirme Atölyesi’nde 14 proje arasından seçilen Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın “Babamın Sesi” ve Emre Yeksan ile Emrah Serbes’in “Üst Kattaki Terörist” adlı projelerine ödülleri, 15 Nisan Perşembe akşamı ARTE’nin ev sahipliğinde İstanbul Modern’de düzenlenen resepsiyon sırasında takdim edildi. Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği 10.000 USD değerinde para ödülünün yanı sıra bu yıl ilk defa Melodika tarafından verilmeye başlanan 25.000 TL değerinde Post Prodüksiyon Destek Ödülü’ne layık görüldü. Emre Yeksan ile Emrah Serbes ise Fransız film endüstrisinin belkemiğini oluşturan Ulusal Fransız Sinema Merkezi (CNC) tarafından verilen 10.000 Avro değerinde para ödülünü kazandı. İlke Yeşilay’ın Kavin adlı projesi ise jüri tarafından övgüye değer bulundu.

European Film Promotion (EFP), Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında “Bridges Europe–Turkey” adlı yeni bir film programı gerçekleştirdi.  Avrupa’dan 10, Türkiye’den 12 umut veren yönetmenin yeni filmlerine yer verilen “Bridges Europe–Turkey”  projesi, bu yılın Avrupa Kültür Başkenti’nde sinemaseverlerin dikkatini bu filmlere yöneltmeyi, film dağıtımlarının ülke sınırlarını aşmasını sağlamayı ve uluslararası dağıtımı teşvik etmeyi amaçlıyor. Bunun için, Avrupa’nın önemli film dağıtımcıları festivale davet edilerek Türk sinemasının en yeni filmlerini görmeleri sağlandı; Türk film endüstrisinin temsilcileri de Avrupa sinemasının en yeni ve yenilikçi çalışmalarıyla tanışma olanağını buldu. Film endüstrisi çalışanlarına yönelik özel gösterimler de gerçekleştirildi. “Bridges Europe – Turkey” programı kapsamında, oyuncu seçmeleri üzerine düzenlenen atölye çalışması, birçok filme imza atan cast yönetmenleri Beatrice Kreuger, Debbie McWilliams ve Harika Uygur yönetiminde 13 Nisan’da Salon’da yapıldı. EFP’nin Festival onuruna verdiği resepsiyon ise yine sinema profesyonellerini bir araya getirdi. “Bridges Europe – Turkey”, Avrupa Birliği’nin MEDIA International programı, EFP üyeleri ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteğiyle gerçekleştirildi.

Dünya basını her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul Film Festivali’ne büyük ilgi gösterdi. Festivale yurtdışından 80’in üzerinde basın mensubu katıldı. Festival haberleri Screen International, Kinema, Film New Europe ve Positif gibi dünyanın önde gelen sektör dergilerinin yanı sıra Frankfurter Allgemeine Zeitung, Tagesspiegel gibi önemli ve saygın gazetelerin temsilcileri tarafından da izlendi. Ayrıca RAI (İtalya), Nova TV (Hırvatistan), SVT (İsveç Televizyonu) televizyonu da İstanbul Film Festivali’ni takip etti.

Uluslararası İstanbul Film Festivali, gelecek yıl yine Nisan ayında İstanbullu sinemaseverle buluşacak.

BEYOĞLU sinemasız olur mu?

İstanbul’un bütün dünya metropolleriyle yarışıp hatta kanımca bir adım öne geçtiği bugünlerde… Kültür-sanat etkinlikleri, konserler, sergiler, festivaller, yeme içme mekânları, gece eğlenceleri… Yani aklınıza ne gelirse artık… İstanbul almış başını gidiyor. Bu gidişin içinde Beyoğlu’nun çok büyük etkisi, katkısı ve ruhu var, kim ne derse desin… İstanbul’u hissetmek için İstiklal’de yürümek şarttır… İşte o zaman şehrin iliklerinize dolduğunu fark edersiniz… En azından benim için böyle. Gelelim soruma. Beyoğlu sinemasız olur mu? Olmaz tabii.

Peki durum nedir?

Alkazar Sineması kapandı. Emek Sineması hâlâ kapalı… Tadilat falan diyorlar ama öğrendiğime göre bir daha kapılarını hiç açmayacak. Emek Sineması, İstanbul Film Festivali’nin de yuvası aslında. İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, konuşmalarında sık sık bu konudan duyduğu üzüntüyü dile getiriyor ama nafile… Emek kapalı. Bu arada duyduğuma göre Yeni Rüya, Sinepop ve Beyoğlu sinemalarına da çok yakın bir zamanda kilit vurulacakmış. Düşünsenize… Koskoca İstiklal Caddesi’nde gidecek sinema kalmayacak.

Emek Sineması’nın kapatılmasını protesto eden ve bu konuda elini taşın altına koymaya hazır bir kalabalık internette bir site yaptı: www.emeksinemasiniyasatalim.org

Sitede şöyle bir mektup var:

“Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’na, Biz aşağıda ismi bulunan sinemaseverler, festivalseverler ve kültürel mirasımıza sahip çıkmak isteyenler olarak 86 yıllık geçmişiyle, anılarımızın, gençliğimizin, kültürümüzün, sinemamızın içinde büyük bir yer eden, Yeşilçam sokağındaki tarihi Emek Sineması’nın kapatılmasına ve yıkılmasına karşıyız.

Nihai çözüm Emek Sineması’nın, Türk ve dünya sinemasının festivallerde gösterilen seçkin örneklerini seyircilerle buluşturan, Türk ve yabancı yönetmenler ve oyuncuların katılımıyla film sonrası söyleşileri düzenleyen, belirli haftalarda yeni Türk yönetmenlerine, sinema öğrencilerine ve yetenekli kısa filmcilere eserlerini gösterme imkânı sağlayan, sinema sarayı geçmişine ve binasına, Türkiye’nin sembol sineması olma özelliklerine yaraşır bir sinema ve film merkezine dönüştürülmesi, kısaca Emek Sineması ve Film Merkezi olmasıdır.”

Mektuba imza atanlar arasında yok yok. Liste Tuncel Kurtiz, Bennu Yıldırımlar, Halil Ergün diye başlıyor… Sayfalarca devam ediyor.

Sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin sinema geçmişine sahip 86 yıllık Emek Sineması’na sahip çıkmamız gerekiyor.

Bu arada, “İyi ama Emek Sineması niye yıkılıyor?” diye soranlara da anlatalım.

Mimarlar Odası diyor ki: “Emek Sineması gibi başta Tarlabaşı olmak üzere İstanbul’un pek çok yerinde kentsel yenileme, kentsel dönüşüm adı altında 5366 sayılı yasaya dayandırılan, küresel şirketlerin rant yaratma ve sağlama iradesinin kültürel ve tarihi mirasları sildiği yıkım projeleri yapılmaktadır.”

Mimarlar Odası, Emek Sineması’nın yıkımına karşı bir de dava açmış.

Kentsel dönüşüm projelerinde onlar kadar katı değilim. Yapılanları beğeniyorum. Ama önemle üstünü çizdikleri tarihsel ve kültürel dokuyu bozmama detayına kesinlikle katılıyorum. İstanbul’u İstanbul yapan kuşkusuz tarihi ve kültürüdür. “Öyle ucundan azıcık dokunayım, bir şey olmaz” zihniyetiyle yapılan iş arapsaçına döner.

bpamir@htgazete.com.tr

Sinemaseverler için bu hafta 2′si yerli olmak üzere 8 film gösterime girecek.

İstanbul- Nesli Çölgeçen‘in yönettiği ve Onur Saylak, Deniz Boyner, Ahu Türkpençe ile Sümer Tilmaç‘ın oynadığı “Denizden Gelen/Zeytin Dalı”bir polis, bir çocuk ve bir kadının hikayesini beyaz perdeye aktarıyor.

Doğu’dan Batı’ya göçü anlatan ve ön yargıların kırılması için hoşgörünün gerektiğini vurgulayan filmin konusu şöyle: ”Polis Halil, bir Afrikalı göçmenin ölümüne sebep olur. Olayın vicdani sorumluluğu Halil’i kendi dünyasına hapseder. Jordan ise annesiyle birlikte başladığı yolculuğu Yunanistan’da buluşacağı babasıyla İngiltere’de sonlandıracaktır. Bu, haftalar sürecek olan kaçak yolculuktur. Babasına ulaşmadan önceki son durağı Dalyan’da Jordan’la Halil’in yolları kesişir.”

Hırsız kosmos

Reha Erdem‘in yönettiği ve Sermet Yeşil, Türkü Turan, Hakan Altuntaş ile Sabahat Doğanyılmaz‘ın oynadığı ”Kosmos”, hırsız bir mucizecinin maceralarını yansıtıyor.
Doğa üstü güçleri olduğuna inanılan Kosmos’un hikayesini akıcı bir üslupla anlatan filmin konusu şöyle: ”Kosmos mucizeler yaratan bir hırsızdır. Dağlardan, taşlardan, ağlayarak ve sanki birilerinden kaçar gibi gelir bu zaman dışı sınır şehrine. Şehre girer girmez, nehirde boğulan bir küçük çocuğu kurtarır ve mucize yaratan insan olarak hemen kabul görür şehirde. Kosmos’un gelmesiyle şehirde soygunlar ve mucizeler birbirini kovalarken, şehirliler, Kosmos’un insanları iyileştirme gücünü keşfederler.”


Genç Victoria

Jean-Marc Valle’nin yönettiği ve Emily Blunt, Rupert Friend, Paul Bettany ile Miranda Richardson’ın oynadığı ”Genç Victoria/The Young Victoria”, bir dönem filmi olarak öne çıkıyor.

Kraliçe Victoria’nın genç yaşında iktidara yürüyüşünün anlatıldığı filmde, Kraliçe Victoria’nın kraliyet ailesi içindeki iktidar kavgalarının nesnesi olmaktan, Prens Albert ile yaşadığı romantik yakınlaşmaya ve dillere destan evliliğine değiniliyor. Britanya tarihinin en uzun süre tahtta kalan kraliçesi Victoria’nın entrikalarla örülü öyküsü, İngiliz oyunculardan oluşan kadrosuyla daha da güçleniyor.

“Ölüm çığlığı” devam ediyor

Jaume Balaguero ile Paco Plaza’nın yönettiği ve Oscar Sanchez Zafra, Ariel Casas, Alejandro Casaseca ile Pablo Rosso’nun oynadığı ”[REC]/(Rec 2)”, korku filmi sevenleri sinema salonlarına çekecek.

”[REC]1:Ölüm Çığlığı” filminin devamı olan ve el kamerasıyla çekilen filmin konusu özetle şöyle:
”Karantinaya alınan binanın içinde kapana kısılmış insanlarla iletişimin kesilmesi üzerinden henüz birkaç dakika geçmiştir. İçeride neler olduğunu kimse tam olarak bilemez. Dışarıda ise kargaşa hakimdir. Binaya girmek ve durumu incelemek Özel Harekat Birimi için çok basit bir görevdir aslında. Ama hepimizin bildiği gibi, görünürdeki durum yanıltıcı olabilir.”

Sudaki zehir

Breck Eisner’ın yönettiği ve Timothy Olyphant, Radha Mitchell, Joe Anderson ile Danielle Panabaker’ın oynadığı ”Salgın/The Crazies” bir salgını anlatıyor.

Şehir suyundaki maddeyle canavarlaşan insanların vahşetini sergileyen filmin konusu şöyle:
”Şehir sularına karışan zehirli bir madde, kasaba sakinlerini psikopat katillere dönüştürdüğünden, yetkililer kasabayı karantinaya almaya karar verirler. Kasaba sakinlerinin kontrollerini kaybederek birer caniye dönüşmeleriyle Amerikan rüyası sona erer. Salgını önlemeye çalışan askeriye, kasabaya girişi ve çıkışı engelleyince, sağlıklı kalanlarla gözü dönmüş katiller arasında bir kaos başlar.”

Moda dünyasından Hoolywood’a

Colin Firth, Julianne Moore, Nicholas Hoult ile Matthew Goode’un oynadığı ”Tek Başına Bir Adam/A Single Man”, filminin yönetmeni dünyaca ünlü moda tasarımcısı Tom Ford.
Filmde, orta yaşlı, eşcinsel bir İngilizce öğretmeninin uzun yıllar birlikte olduğu sevgilisinin ölümünün ardından yaşadığı bir gün anlatılıyor. İlk uzun metraj denemesi olduğu için Tom Ford’un finansmanını bizzat karşıladığı bu filmdeki performansıyla Colin Firth, En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a adaya gösterildi

Şarkılar bitmesin

Julie Anne Robinson’ın yönettiği senaryosunu ise Nicholas Sparks’ın üstlendiği ”Last Song/Son Şarkı” filminde, Avustralyalı aktör Liam Hemsworth ile Miley Cyrus rol aldı.
Miley Cyrus’ın, babasının yanına yaz tatilini geçirmeye gönderilen genç ve asi bir kızı canlandırdığı filmde, baba kız ilişkisi ele alınıyor.

Shane Acker’ın yönettiği ve Elijah Wood, John C. Reilly, Jennifer Connelly ile Christopher Plummer’ın oynadığı ”9 Nine” haftanın öne çıkan fantastik filmi olarak gösteriliyor.
Fantastik filmler dünyasına yeni bir soluk getiren filmin konusu özetle şöyle:
”Yakın bir gelecekte dünyadaki makineler isyan ederek insanlığa savaş açar. Toplumsal çalkantılarla insan nüfusu neredeyse silindikten sonra makinelerin çoğu kapanır. Dünyamız yıkılırken dokuz küçük, dikişli bez bebeğe can verilir. Hedefleri arta kalan canavar makinelerdir.”

Bu hafta ikisi yerli beş film gösterime girecek. Louis Leterrier’in yönettiği ve Sam Worthington, Liam Neeson, Ralph Fiennes ile Gemma Arterton’un oynadığı ”Titanların Savaşı/Clash of the Titans” haftanın iddialı filmleri arasında yer alıyor.

Kamil Aydın‘ın yönettiği ve Ragıp Savaş, Mine Tugay, Metin Zakoğlu ile Fatma Toptaş‘ın oynadığı ”Herkes mi Aldatır?”, kadın ve erkek ilişkilerine farklı bir bakış açısı getiriyor.
Mizahi bir anlatıma sahip olan filmin konusu özetle şöyle:

”Evli ama çapkın bir adam, zengin kocası tarafından aldatılan mutsuz bir kadın… İkisinin yolları bir gece aynı otelde kesişir ve kendilerini yatağa zor atarlar. Sabah uyandıklarında kadındaki öfke yerini şaşkınlığa bırakmış, adam ise evine ve karısına dönmek için hazırlanmaktadır. Fakat her ikisini de büyük bir sürpriz beklemektedir. Adamın karısı ve kadının kocası aynı otelde burunlarının dibinde kalmaktadır.”

Miraz Bezar‘ın yönettiği ve Şenay Orak, Muhammed Al, Hakan Karsak ile Berivan Ayaz‘ın oynadığı ”Min Dit”, bir aile dramını anlatıyor.
Filmin konusu şöyle:

”Diyarbakır-Batman yolunda, karanlık bir Mayıs gecesinde, 10 yaşındaki Gülistan ve kardeşi Fırat’ın hayatı acı bir şekilde değişir. Gazeteci olarak çalışan baba ve anneleri çocukların gözleri önünde öldürülür. Geriye sadece 6 aylık kız kardeşleri Dilovan kalır. Kısa bir süre sonra teyzeleri de kaybolunca Gülistan ve Fırat kendi başlarına kalır, Diyarbakır’ın sokaklarında yaşamaya başlar.”

Şeytanla Pazarlık

Terry Gilliam‘ın yönettiği ve Heath Ledger, Christopher Plummer, Verne Troyer ile Andrew Garfield‘ın oynadığı ‘‘Dr. Parnassus/The Imaginarium Of Doctor Parnassus”, şeytanla bir anlaşma yapan doktorun hikayesini anlatıyor.

Bu anlaşma sonucu doktorun kızını şeytana vermek zorunda kaldığı filmin konusu özetle şöyle:

”İnsanların düş gücünü etkileme yeteneğine sahip olan Dr. Parnassus, karanlık bir sır ile lanetlenmiştir. Parnassus, şeytan Bay Nick ile bir iddiaya girer ve ölümsüzlüğü kazanır. Yüzyıllar sonra, tek gerçek aşkıyla karşılaşınca Dr. Parnassus şeytanla bir başka anlaşma yapar, kızının 16 yaşına ulaştığı gün Bay Nick’in mülkiyetine geçmesi şartıyla ölümsüz gençliğe ulaşır.”

Tanrılar Savaşı

Louis Leterrier’in yönettiği ve Sam Worthington, Liam Neeson, Ralph Fiennes ile Gemma Arterton’un oynadığı ”Titanların Savaşı/Clash of the Titans”, tanrılar savaşını beyaz perdeye aktarıyor.

Filmin konusu şöyle:

”Bir tanrı olarak doğmuş ancak insan gibi yetiştirilmiş olan Perseus, ailesini kinci tanrı Hades’e karşı koruma konusunda çaresizdir. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan Perseus, Zeus’un güçlerini ele geçirebilecek ve dünyaya cehennemi yaşatabilecek Hades’e karşı, çok tehlikeli bir görevi yönetmeye gönüllü olur. Korkunç canavarlarla olan savaşı kazanmanın tek yolu kendi kaderini çizmektir.”

Bilim-kurgu ve aksiyon

Shane Acker’ın yönettiği ve ”En İyi Kısa Canlandırma Film” dalında Oscar’a aday gösterilen ”9-Dokuz/9-Nine”, canlandırma bir bilim-kurgu ve aksiyon filmi özelliği taşıyor.

Yapımcılığını yaratıcılıkta sınır tanımayan yönetmen Tim Burton ve ”Gece Nöbeti”, ”Gündüz Nöbeti” ve ”Wanted”la bütün dünyada tanınan Timur Bekmambetov’un üstlendiği film, yakın bir gelecekte makinelerin isyan edip insan ırkını yok etmelerinden sonra ”can verilen” 9 bez bebeğin mücadelesini anlatıyor.

JULİE&JULİA….


Film, birbirinden elli seneden fazla zamanda ayrı olarak, iki bireyin hemen hemen benzer koşullar içinde zorlukların nasıl hakkından gelerek, başarıya ulaştıklarını sergilemektedir.

Filmin birinci kahramanı, gelmiş-geçmiş büyük şeflerden Julia Child olarak sunulmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Paul (Stanley Tucci) ve Julia Child (Meryl Streep) çifti 1948 Fransa’sının, Paris’indedirler. Paul, Amerikan Konsolosluğuna atanmış ve çalışmaya başlamıştır. Eşi Julia ise dilini bilmediği bir memlekette etrafında ilgisini çekecek bir uğraşı bulamamaktadır. Julia o zamana kadar meslek sahibi olmamış, bütün yaşamını kocasına odaklamış, çocuk sahibi olmak istemesine rağmen de annelik zevkini yaşayamamıştır. Paul ve Julia birbirlerini çok sevmektedirler.

Filmin ikinci kahramanı ise Julie Powell (Amy Adams) olarak sergilenmektedir.

Julie ufak bir kasabada kocası Eric (Chris Messina) ile mütevazı bir yaşamı sürdürürken, eşinin New York’un en ünlü dergilerinden birine editör olarak atanması ile 2002 yılının “Büyük Elma” sına göç etmiştir (Amerikalılar, New York’a Büyük Elma takma adını vermişlerdir). Pizzacı’nın üstündeki çok küçük dairelerinde ite-kaka-sıkışık bir şekilde idare etmektedirler. Julie geçirdikleri senede olan uçak kaçırma ve Dünya Ticaret Merkezi’nin uğradığı terörist hücumundan sonra mağdur olanların sağlık, sigorta ve yasal gereksinimlerini gözden geçiren bir acentada çalışmakta ama yarı kalan kitabını bastıramamanın-yayınlayamamanın kaygısını sürdürmektedir. Paralel hikayedeki Paul ve Julia gibi, Eric ve Julie’de birbirlerini çok sevmektedirler.

Julia bir zaman değişik konularda ders almaya bile yönelir. Bununla beraber hepsinden sıkılır; boş kalmadan dolayı mutlu değildir. Bir şeyler yapmak, üretmek, kocasının da, konsolosluk çevresinin de kendisiyle iftihar etmesini umutlamaktadır. Oradaki birkaç Amerikalı arkadaşının da önerisiyle yemek yapma-pişirme-kotarma derslerine başlar. Birden aradığını bulduğunu izler. O zamana kadar “bir yumurta bile pişirme” konusuna odaklanmamış olan Julia, düşe-kalka işlere girişir ve başarılı olmaya yönelir.

Bu tarafta Julie’de, New York’ta kendini çok boş hissetmektedir. Taşınmaları esnasında teyzesinin kütüphanesinden ödünç olarak aldığı ve Julia Child tarafından yazılan meşhur yemek kitabına bir göz atar. Hoşuna gitmiştir ve İnternet’te hemen bir “blog” açar ve yemek yapım bilgilerini yayınlamaya girişir. Umulmadık bir şekilde popüler olmaya başlar. Bunun üzerine “Julia & Julie Projesi” isimli bir uğraşıda, kitaptaki 500 küsur tarife verilmiş yemeği bir seneye kadar, 365 gün içinde evde pişirmeye yönelir.

Paris’te, Julia yaptığı yemek tarifelerinin kitap halinde bastırma girişimleri arka arkaya düş kırıklığına uğratır. Basım-yayın evleri her seferinde bir yanlış bulmada ve şurasını-burasını düzeltirse basıp yayınlayabileceklerini bildirmektedirler. Mamafih, Julia hiç sendelememekte ve bilhassa kocasının büyük desteğiyle atılımlarına devam etmektedir.

New York’ta ise, Julie, aynı zorluklardan geçmekte, zaten dar ve ilkel olan mutfaklarında çok defa dökerek-saçarak-yakarak-kavurarak başarısızlıkları ardı-ardına yaşamakta ama o da bilhassa kocasının desteğiyle cesaretini kaybetmemektedir.

Bu arada, birazda politik olarak, Paul yine Fransa’da kalmasına rağmen Paris’ten Marsilya’ya tayin olunur. Bu, Julia için diğer bir gerileme kaynağı olur. Zaten, güç-bela alıştığı Paris’ten ayrılmak zor gelmektedir. Bu arada kitabı bir kere daha reddedilir. Bunun üzerine kocası, o zaman daha yeni yeni popüler olan televizyon’da şov’a çıkmasını önerir. Julia önce kabul etmezse de, çıkar ve programı çok tutulur.

Bütün zorluklara rağmen, Julie, New York’ta artık senenin sonuna gelmektedir. İnternet’teki blog’u almış-yürümüş, şimdi değişik dergiler kendisiyle söyleşi için sıraya girmeye başlamışlardır.

Nihayet Marsilya’da iken, Julia, bir basım-yayın evinden, paralel hikayede Julie’nin elindeki rehber kitabının kabul edildiğine dair haber alır. O da, kocası da, sevinçlerinden havalara zıplamaktadırlar.

New York’ta Julie’de, son yemek tarifini kendine tanıdığı bir senelik zaman zarfında bitirmiş, başarısını kocası ve arkadaşları ile kutlamaktadır. Onun da konu üzerine yazdığı kitap kabul edilmiştir.

Filmin terapide kullanımı:

İçimizde neye meyilli olduğumuzu her zaman pek anlayamayız. Bazıları, küçük yaşlardan yeteneklerini keşfedip, olasılıklarında müsaade ettiği şekilde, hangi dallarda kuvvetli iseler o alanlarda erken başarılı olurlar. Bazıları da, içlerindeki yetenekleri ileri yaşlarda tesadüfler sayesinde öğrenir ve yine olasalıkların kolaylık açılımları müsaadesinde sevdikleri alanlarda gelişebilir ve ilerleyebilirler. Hem Julia’nın ve hem de Julie’nin içlerinde sevdiklerini hakikat haline dönüştürmelerinde öyle varlıklı veya zengin olmaları yol göstermemiştir. Bilakis, her ikisi de kocalarının mütevazı maaşlarında bu güzel düşlerini hakikat haline onların desteği ve kendi atılımlarının devamı sonucunda dönüştürmüşlerdir.

Yaptığımız olumlu ve yapıcı işler, çok seneler sonra, ummadık bir zaman ve yerde, başkasına model olarak o kişinin veya kişilerin yaşamlarında başarı göstermesinde rol oynayabilir. Julia’nın o kadar zaman içinde devamlı reddedilmesinden yılmayıp, eninde-sonunda kitabını basıp-yayınlaması, yarım asır kadar bir zaman sonra Julie’nin kitap yazarını model olarak almasına ve kendi yolunda başarıya yönelmesine sebep olmuştur.

Evlilikte, eşlerin birbirine yardımcı olarak onları arzuladıkları başarı düzeyine gelmede rol oynamaları çok mühimdir. Paul’ün de, Eric’in de işlerinin yoğunluğuna rağmen bencilliğe veya klasik erkek stereotipine kaçmadan hanımlarına yapmış oldukları yardım, onları desteklemeleri, cesaret vermeleri bu filmde dikkatle izlenmesi gereken durumlardan biridir. Gönül, bütün kocaların bu şekilde “hakiki maço” olmalarını diler.

Filme, komedi düzeyinde karşılıklı Fransız-Amerikan iğnelemeleri de renk katmaktadır. Fransızların, Amerikalıları klas ve zevkten uzak görmeleri ve Amerikalıların, Fransızların aksine, davete erken bile gelmeleri komik bir şekilde sergilenmiştir. Ailece görüldüğünde keyif alınacak bu filmin kaçırılmaması önerilir

Dr. FUAT ULUS

‘Dersimiz Atatürk’ gerçekleri anlatıyor

Özakman, bugün “sahte tarih” içinde boğulan, yalan yanlış anlatılan Atatürk imajı ile kafaları doldurulmuş tüm yurttaşlara bu filmin “iyi bir ders” niteliği taşıdığını vurguladı.

Cumhuriyet- Türkiye’de en çok okunan kitaplar listesinde bulunan “Şu Çılgın Türkler”in yazarı Turgut Özakman’ın senaryosunu kaleme aldığı ve oyuncuları arasında Halit Ergenç, Çetin Tekindor gibi isimlerin bulunduğu “Dersimiz Atatürk” filmi, 19 Mart’ta vizyona girecek. Yapımcılığını, Birol Güven ve Serkan Balbal’ın üstlendiği filme ilişkin, Özakman, bugün “sahte tarih” içinde boğulan, yalan yanlış anlatılan Atatürk imajı ile kafaları doldurulmuş tüm yurttaşlara bu filmin “iyi bir ders” niteliği taşıdığını vurguladı. “Atatürk’ü anlatmak bir ders ise eğer, bu hepimizin borcudur. Hepimiz Atatürk’ü doğru anlatmak zorundayız. Bu filmin en büyük özelliği doğru olması. Hiçbir yerde ne bir abartı var, ne de bir eksik… Belgelerle, tanıklarla, yüzde yüz doğru olduğu bilinen bir hayat ve tarih… Tartışmalara yer yok” derken ülkenin bugün “Atatürk açılımı” yapmaya gereksinimi olduğunu da dile getirdi. Filmin senaryosunu yazan yazar Turgut Özakman ile “Dersimiz Atatürk”ü konuştuk:

- Son yıllarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamını konu edinen pek çok film çekiliyor, tiyatro oyunları sahneleniyor ve kitaplar yazılıyor… Atatürk’ün yaşamı üzerine araştırmalar yapan, kitaplar yazan biri olarak siz, son dönemdeki bu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Keşke daha çok film çekilebilse, tiyatro oyunu sahnelenebilse ve kitap yazılsa… Çünkü ne yazık ki bizler yakın tarihimizi iyi bilmiyoruz. Ancak bilmek zorundayız. Her Türk yurttaşının görevidir tarihini bilmek… Atatürk’ü anlamak… Bugün çocuklarımız çok talihsiz. Az bir tarih bilinci ile yetişiyorlar. Bizlerin de o çocukların bilgi eksikliğini gidermemiz gerekiyor.

Öğretmenlerimizin de bilgi eksikliklerini tamamlamamız gerek. Özellikle son yıllarda, okullarda, yakın tarihimiz hakkında yeterli donanıma sahip kişiler yetişmiyor. Bu nedenle de ben, bu türlü çalışmaları çok saygıyla karşılıyorum. Atatürk’le ilgili doğru şeyleri anlatan filmleri, tiyatro oyunlarını yapmaya çalışanlara başarılar diliyorum.

‘Sahte tarihle çocukları boğduk’

- Peki, sizce bu filmlerin ya da tiyatro oyunlarının kaç tanesi Atatürk’ü doğru anlatıyor?

- Atatürk’ün tüm yaşamını kapsayacak bir film yapmak çok zor bir olay elbette. Çünkü Atatürk’ün her anı bir aşama… Bu aşamalardan birini atlayıp salt bir bölümü anlatmaya kalkarsanız, eğer olayların evveli ya da sonrası bilinmiyorsa çok zor. O nedenle de Atatürk’ün yaşamını doğru anlatmak çok önemli işte.

Şimdi ben herkese soruyorum: Atatürk ile ilgili gerçekte ne biliyorsunuz? Hepimiz Atatürk’le ilgili olarak, bakla tarlasında karga kovaladığını biliyoruz. Bu mudur Atatürk yani? Onun için bizim “Atatürk açılımı” yapmamız gerekiyor.

Biz bugün ne yazık ki “sahte tarihler”le masum çocuklarımızı boğduk. Atatürk hakkında onları yanlış düşünmeye sevk ettik. Bugün belki de Türkiye’de, 3-5 milyon insan vardır Atatürk’ü “din düşmanı” zanneden. Böyle kulaklara üfürülüyor bunlar. Bunların hiçbiri doğru değil.

O nedenle biz bugün gerçekten yakın tarihimizi iyi bilsek, aramızdaki bloklaşma yavaşlar ve durur. Daha çok kenetleniriz birbirimize… Hangi düşüncenin ve kimlerin etrafında buluşacağımızı daha kolay anlarız. Türkiye’nin sorunlarını daha kolay çözümleriz.

- Bu filmde, sinemaseverler Cumhuriyetin hangi şartlar altında kurulduğunu izleyecek diyebilir miyiz?

- Lozan Antlaşması’ndan da bahsetmek isterim. Çünkü çok önemlidir. Lozan Antlaşması, emperyalizmle son hesaplaşmadır. Orada emperyalizmi, bilgili ve küstah bir adam olan Lord Curzon temsil ediyordu. Türkiye’yi de İsmet Paşa… Bizimkiler, “Biz Sakarya’da, Dumlupınar’da ve Büyük Taarruz’da emperyalizmi yendiysek Lozan’da da yeneriz” diye düşündüler. Dişe diş mücadele edildi. Görüşmeler altı aya yakın sürdü. Dünyanın en uzun süren barış antlaşmasıdır Lozan. Orada yalnız, Anadolu içinde, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan, yeni oluşmakta olan Türkiye ile hesaplaşılmadı. Osmanlı ile de hesaplaşıldı. Neler getirildi masanın üzerine… Ne hesaplar soruldu.

Sevr yırtıldı diyoruz ama Batılılar o dosyayı yeniden komisyona getirdiler. Ama çok sert tepki görerek tekliflerini geri çekmek zorunda kaldılar. “Ya imzalarsınız ya da gidiyoruz” diyerek ültimatom vermeye kalktılar. İsmet Paşa reddetti tüm bunları. İyi ki de reddetti.

Çünkü Sevr’in yumuşatılmış hali de vardı. Lozan’ın kusurları yok mudur? Dünyada kusursuz bir diplomatik anlaşma yoktur. Ancak orada gözlemci olarak bulunan bir ABD’li diplomatın da dediği gibi dünyadaki en büyük diplomatik başarıdır Lozan.

- Tüm bu süreç bir sinema filminde…

- Elbette. Türkiye bu mücadelelerin ardından bağımsızlığına kavuştu. Ama Türkiye’nin yenmesi gereken başka şeyler daha vardı. Yoksulluğu, yolsuzluğu, bilgisizliği, kadın ve erkek arasındaki utanç verici farkı da yenmek zorundaydık.

Bakınız Cumhuriyet nasıl bir miras teslim aldı? O dönemde ülkede okuma-yazma oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4. Kişi başına düşen milli gelir 4 lira, kişi başına düşen kamu harcaması 50 kuruş. Dört bin kilometre demiryolumuz var ancak bunların bir metresi bile bizim değil. Yerüstünde ve yeraltındaki bütün servetler yabancıların elinde, sonra millileştiriliyor. Sanayi yok.

Güya tarım ülkesiyiz ama Hitit yöntemlerini kullanıyoruz. Köylünün toprağı yok. Köylü çiftçi değil. Ufak bir toprağı varsa, ancak karnını doyurabilmek için ekip biçiyor. Fazlasını üretse nereye götürecek? 42 bin köylümüz var ancak 200’e yakın ebemiz var. Bu nedenle Anadolu’daki bebek ölümlerinin oranı yüzde 80’e yakın. Devletin elindeki doktor sayısı 337.

Yani Cumhuriyet böyle kuruldu. O nedenle de Çanakkale’yi, Mili Mücadele’yi ve Cumhuriyeti birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunları birbirinden ayırıp, anlatmaya kalkmak tarihçilerin işi değildir. Bunu “sahte tarihçiler” yapar.

Tüm bunları neden anlattım? Atatürk filmi yaparken gerçeği çok iyi bilmek gerek. Yani iki, üç Atatürk’le ilgili kitap okumakla bu iş olmaz. Atatürk hakkında ben bir hükümde bulunmadan önce, Atatürk’ü tanımış olanların kitaplarının tümünden, Atatürk ile ilgili ne diyorlar diye bakıyorum. Âdetleri, uykusu, yemeği.. demokrasiye ve çocuklara, kadınlara nasıl bakıyor diye bakıyorum. Ondan sonra Atatürk’le ilgili konuşuyor ve yazıyorum.