Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

2012 Yeni Yıl Dilekleri Yerine: Mutluluğa Vietnam Formülü

Ferrarisini Satan Bilge’nin sözleri değil bu sözler,

Hiç Ferrarisi olmamışların ve olmayacakların sözleri.

 

“Yoksul ülkelerde insanlar neden mutlu?” denir durur.

Büyük bir merak konusudur bu, Kuzey Atlantik ülkelerinde.

 

Yıllardır Asya’da çalışıyorum.

Bu işin sırrını çözdüğüme inanıyorum.

 

Geleneksel bir Vietnam ailesine konuk olalım şimdi.

Aile, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan

120 bin nüfuslu ırmak, okyanus ve dağ kentinde, o mavi-yeşil kentte, HoiAn’da yaşıyor.

 

Onları en son, aylar önce, mide sorunları çekerken ziyaret ettim.

Hayatın bir çok alanında kararsızlıklar ve açmazlar yaşadığım bir dönemdi.

 

“Neden hasta?” diye soran babaya,

“Stresten” dediler.

Yanıtı şu oldu: “Stres ne demek?”

 

Bu ailenin söz dağarında ‘stres’ sözcüğü yoktu.

Ben bir büyükkentli olarak onların söz dağarına ‘stres’i soktum.

Kendimden hala utanıyorum.

 

Bu aile, çok para kazanmaz.

Ömürlerinde ellerine en çok geçen para, belki bizim her ay aldığımız maaşa denktir.

 

Biz “gelecekte ne yapacağız?!” diye dertlenirken,

Onlarda ‘gelecek kaygısı’ diye bir kavram da yok.

Neden?

 

Çünkü bu evin ve hatta mahallenin her bireyi, kollektif ağlarla birbirlerine bağlı.

Biri hasta düşse, “kim bakar bana?!”, “hastane masraflarını nasıl karşılarım?!” diye kaygılanmıyorlar.

 

Çünkü ailede olmadığı durumda bile, mahallelilerin aralarında para toplayacağını, birinin mutlaka kendilerine bakacağını bilirler.

 

Kapıları her zaman açıktır. Komşular, kapıyı çalmadan girerler.

Sanki bütün bir mahalle, tek bir aile gibidir.

 

Bu konuda bir araştırma yapılmış mı bilmiyorum.

Ama gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki,

Vietnamlı geleneksel ailelerin,

Kuzey Atlantikli ailelerle karşılaştırıldığında

genel kaygı düzeyleri çok düşük.

Oysa Kuzey Atlantiklilerin gelir düzeyi, kat kat fazla.

Büyükkentlileşmemiş Vietnamlılarda iyimserlik düzeyi çok yüksek.

 

Mutluluğun formülü yalnızca bu değil:

Budist Vietnamlılarda çok güçlü bir tarih algısı var.

Onlar, ölen atalarının ruhlarının aileyi koruduğuna inanıyor.

Her evin bir duvarı, Buda’ya ve atalara adanmış bir sunak.

 

Bu sunaklarda, sıklıkla, Ho Çi Min’in portresi oluyor.

Büyük kurtarıcının ruhunun tüm Vietnamlıları koruduğuna inanılıyor.

 

İnançlarında bir tanrı yok, peygamber yok; Buda, peygamber sayılmıyor. Tanrı yok, peygamber yok, atalara inanç var yalnızca.

 

Budist Vietnamlılar, yaşamlarındaki önemli kararlar için, atalarının ruhlarına danışıyorlar.

Tütsü yakıp yazı-tura atıyorlar.

 

Güney Hindistan’da güne başlarken, uğur getirmesi için, bir hindistan cevizinin yere vurulup kırılması gibi, Budist Vietnamlılar da, sabah temizliğiyle birlikte, evlerinin önünde tütsü yakıyorlar.

 

Evet, bunlar, batıl inançlar; fakat bu inançlar, yaşayanlarla ölüleri kaynaştırdığı için, Vietnamlıların, yaşamın travmaları karşısında daha sağlıklı olmasını sağlıyor.

 

Ferrarisini Satan Bilge’nin sözleri değil bu sözler,

Hiç Ferrarisi olmamışların ve olmayacakların sözleri.

Ama belki Ferrarisini Satan Bilge’yle aynı sonuçlara varacağız.

 

Şu dünyada sevenleriniz olmalı.

Ölüleri hergün anmalı;

hem hepimize ortak olan sona, ölüme hazırlanmak için

hem de yaşamdaki travmalara daha sağlıklı tepkiler verebilmek için.

 

Birçok akıl hastalığının kentlerde ortaya çıkması

ya da kentlerde yaygınlaşması rastlantı olamaz.

Hem psikolog hem şehir plancısı olarak,

önümüzdeki yılları bu konularda araştırmalar yaparak geçirmek istiyorum.

 

Ne yani? Sonuç ne? Kentleri bırakalım köylerde mi yaşayalım?

Yok, öyle birşey söylemedik.

 

Nerede olursanız olun,

bir insanlık mucizesi olan

ve insan soyunun bugünlere gelebilmesini sağlayan

kollektif ağları yakalamaya çalışın.

 

Ömrünüzü uzatmak istiyorsanız,

yaşayanları da ölmüşleri de sevin.

İyimser olmaya çalışın ve boş bir iyimserlik olmasın bu.

Kesinlikle unutmayın travmaların yasını tutmayı.

 

Yapılan araştırmalarda, iyimser olmayanların

kalp hastalıklarına daha sık yakalandıkları bulunuyor.

Ve yas tutmayanların ve yas tutmasını bilmeyenlerin

yakın ya da uzak gelecekte

bir hatta birkaç psikolojik sorun yaşama olasılığı çok yüksek.

 

Yas tutmayı da sevinmeyi de bilin,

“İyimser bir gül olsun yanaklarınızda” (A.K.)

Mutlu Yıllar!

 

Bedelli askerlik yasası 11 yıl sonra çıktı. 30 yaş ve üstü olanların yararlanabileceği bedelli askerlik için 30 bin TL ödemek gerekiyor. Kolay mı dersiniz? Bankalar kredi yarışına girdi, ikinci el otomobil piyasası hareketlendi. Evini, arsasını elinden çıkaranlar bir yana evindeki beyaz eşyayı, gelinliğini, damatlığını satan dahi var. Bu kadar da değil. Eşinden dostundan bağış alanından, annesini darp edip parasını çalana dek bedelli hikâyeleri, bedellinin’bedeli’nin hiç de az olmadığını gösteriyor.

Zuhal Aytolun

Evdeki her şey satılık

Yine adının haberde geçmesini istemeyen, askerliğini ertelemiş bir genç, biz ona Mehmet diyelim. 30 yaşında ve bedelliden yararlanmak istiyor. Onun da hikâyesi aslında pek çokları gibi. Anlatıyor: “Yıldız Teknik Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra İTÜ’de yüksek lisans yaptım. Bu süre zarfında düzenli olarak çalıştım, ders verdim, firmalarda yarızamanlı ve tamzamanlı işe girdim. Hâlâ finans üzerine MBA yapıyorum. Bu arada en sonunda bir firma kurdum ve beş kişiye istihdam sağladım. Bu sırada evlendim. Çalıştığımız süre içinde eşimle para biriktirdik, kendi masraflarımızı çıkarır hale geldik. Askerlik ise attığım her adımda bir engel olarak karşıma çıktı. Askere gitmem demek; evimi kapatmak, eşimin annesinin yanına dönmesi, kurduğum firmayı kapatmak, birlikte çalıştığım arkadaşlarımı işten çıkarmak demek. Şimdi karşıma alternatif olarak bedelli askerlik çıktı. Tam 30 bin TL ödemek için sunulan alternatifler ise çok zor. Banka kredileri çok yüksek. Daha düşük kredi alıp daha az borçlanabilmek için ben de ilkin arabamı satacağım. Arabanın yanı sıra evde ikinci el eşya arıyoruz. Plazma tv, bilgisayarlar, cep telefonları, elde kalmış olan iki üç parça takı, hatta damatlık ve gelinliğimiz de satışa çıkarılacaklar listesinde.”

Düğün takıları bedelliye

Bedelli askerlikten yararlanmak isteyenlerden biri de Hasan. Kendi adı geçsin istemediği için biz ona Hasan diyelim. Okul, iş derken 32 yaşına kadar ertelemiş askerliğini. Coğrafya öğretmenliği okuyan Hasan, uzun bir süre atanmayı beklemiş. Atanamayınca da özel bir dershanede çalışmaya başlamış. Askere gitmek istemiyor. Fakat ne mümkün 30 bin TL’yi, dershaneden aldığı parayla ödemesi. Öte yandan artık askerliğe de çözüm bulması gerekiyor. Çünkü uzun zamandır onu bekleyen nişanlısı ve ailesi de onu evlilik için sıkıştırmaya başlıyor. Sonunda Hasan bir çözüm yolu buluyor. Evliliği erken bir tarihe çekecek… Bu sayede hem sevdiği kadınla evlenecek hem de düğünde takılan takılarla 30 bin TL’yi ödeyecek. Tabii ne kendi ailesine ne de nişanlısının ailesine duyurmaması önemli. Fakat şimdi Hasan’ı düşündüren bir şey var; ya düğünde takılan takılar 30 bin TL’den çok daha az olursa?

Gitarını da satan var arabasını da

Sahibinden.com’un Ceo’su Burak Ertaş, son dönemde özellikle bedelli askerlikle ilgili haberlerin çıkmaya başlamasından itibaren sitede konu ile alakalı otomobil ilanlarının yer almaya başladığını söylüyor. “Bedelli askerlikle ilgili verilmiş ilanların yüzde 86’sını vasıta kategorisi oluşturuyor. Ancak bu durumun ikinci el otomobil piyasasının hareketlenmesini sağladığını söylemek yanlış olur. Zaten elimizdeki verilere göre böyle bir hareketlilik söz konusu değil” diyor. Yalnızca bu da değil. Bedelli askerlik yapmak isteyenlerin otomobil ilanlarının yanı sıra ev ve arsa ilanları da yer alıyor. Ayrıca yine aynı içerikte gitar, fotoğraf makinesi gibi eşyalar da satışa çıkarılmış durumda.

Bu karelerin bir bedeli var

Bizim adına Ahmet dediğimiz kişi ise yine 30 yaşında, hatta birkaç aylık taze bakaya.

Genel olarak eğitim ve iş hayatı nedenleriyle askerlik hizmetini uzun süre ertelemek zorunda kalmış. Şimdi ise bedelli askerlik yasası girmiş bir anda hayatına. O da bu “bedel”i ödeyebilmek için bedelli kareler isimli ilginç bir internet sitesi açmış. bedellikareler.com sitesinde boş bir sayfa var. Bu sayfa 50 sütun ve 34 satıra, yani bin 700 kareye bölünmüş. Bu karelerin her biri de 10 dolardan satılık. Kareleri satın alan kişiler, internet siteleri ya da kurumlar, bunları istediği gibi kullanma hakkına sahip oluyor. Bu özgün bir proje değil. 2005 yılında İngiliz bir gencin eğitim giderleri için yaptığı projeden esinlenilmiş. Ancak Ahmet’in hedefi bedelli askerlik peşinatı için öngörülen altı aylık süre içinde 30 bin liralık kare satışı yapmak. Şimdiden 2000 liralık satış yapmış bile. Ahmet, “Haksızlığa tahammül edemeyen bir yapım var. Başbakan’ın bedelli askerlik yasasını açıkladığı o gün tam olarak bunu hissettim. Bazen birileri bana ‘Herkes gidiyor, sen neden gitmiyorsun?’ diyor. Ben de ‘Hayır, bak, herkes gitmiyor’ diyorum. Yasadan faydalananları kesinlikle kabahatli bulmuyorum, onlar bu hakkı kullanıyor. Ama yasanın mantığında denklemin iki tarafı birbirine denk değil. Devletin asker ihtiyacı yükümlü sayısından elbette az olabilir. Ancak askerlik parayla ölçülemeyecek bir ‘hizmet’ ise, ikamesi başka bir ‘hizmet’ olmalıydı, para değil, hem de ekonominin iyi gittiğinin söylendiği bir dönemde” diyor.

Annesini dövdü, kardeşinin parasını aldı

Saime Yılmaz, Avcılar’da yaşıyor. Eşinden yıllar önce boşanmış, iki erkek çocuğunu tek başına büyütmüş. Büyük oğlu açık lise ve açıköğretimle zar zor okumaya devam etmiş, o da küçük oğlu üzerine kurmuş hayallerini. Üstelik İstanbul’da yakınında olsun diye, özel üniversiteye bile göndermeyi göze almış. O yüzden merdiven siliyor, evlere temizliğe gidiyor ve para biriktiriyor. Önümüzdeki yıl üniversiteye yazdırmayı planladığı oğlu için bir de banka kredisi çekiyor. Buraya kadar yazılanlar belki bir annenin özverili hikâyesi olarak okunabilir. Ancak bedelli hakkı ortaya çıktıktan sonra evin içindeki dengeler sarsılıyor. Büyük oğlu, annesine fiziksel şiddet uygulayarak ve tehdit ederek, kardeşinin eğitim parasına el koyuyor. Çünkü bedelliden yararlanmak istiyor. Sonuç mu? Kalbi kırık bir anne, eğitim için biriktirilen parası ağabeyi tarafından gasp edilen bir kardeş ve askere gitmek istemediği için annesini gasp edecek kadar gözü dönen ve o gün bugündür evine dahi uğramayan bir genç adam…

Cihan kumbara açtı

Metin Cihan, İstanbul’da yaşıyor. Kendini İstanbul Üniversitesi’nde “öğrenim görevlisi” olarak tanımlıyor. Çünkü bitmek bilmeyen öğrenciliğine de bir gönderme yapmak istiyor. Bakın nasıl anlatıyor hikâyesini: “Bedelli askerliğin ‘bedel’ini kendi gücümle karşılayabilecek durumda değildim. Bunun için facebook’ta yarı şaka, yarı ciddi şöyle bir yazı yazdım; “400 küsur arkadaşım var. Biraz daha zorlasam 500’e çıkarsam, hepsi canım ciğerim olan bu 500 arkadaş, kişi başı 60 TL verse. Bedelli hesabı tamam!” Ardından Cihan’ın arkadaşları ben göndereceğim demeye başlıyor, banka hesap bilgilerini isteyenler çıkıyor. Hatta kredi kartıyla ödeme yapıp yapamayacağını soran arkadaşları da olunca, Cihan bu konuya araştırıyor ve paypal’in bağış sistemini içeren bir web sitesi kurduğunda bunu sağlayabileceğini görüyor.

www.bedellikumbaram.com sitesi de böyle ortaya çıkıyor. Cihan, bugüne dek 50’ye yakın arkadaşından ve akrabalarından 3 bin TL’yi aşan destek almış. Bu meblağın artacağına inanıyor. “Ancak” diyor, “yine de bedelin büyük kısmını bunun dışında bir yolla sağlamam gerektiğinin farkındayım. O yüzden bu siteyi uzun süre açık tutmayacağım. 10 gün sonra bu destek çağrıma son vereceğim, kalan miktarı ayarlamak için başka yollar arayacağım.”

İnternette hizmet sitesi: bedelliyiz.biz

Ömer Gözü, 1976 Ankara doğumlu. 12 yıldır ODTÜ Bilgi İşlem Merkezi’nde çalışıyor, araştırma görevlisi. bedelliyiz.biz adıyla kurduğu internet sitesinde hizmet satıyor. “Ben, askerliğin profesyonel olması gerektiğini düşünüyorum. 18-20 yaşında çocuklar, karşılarında araziye hâkim profesyonel eğitimlilerle çatışmaya giriyor. Ben bu mantığa karşıyım. Derseniz ki istemiyorsan bedelli var, bedelli çıkacaksa da sosyal hizmetle ikame edilmesi gerekirdi.”

Gözü, maddi durumunun kötü olmadığını söylüyor. Ama niyeti devletin yapamadığını kendi yapabilmek. 30 bin TL’ye ulaşana dek verebileceği sosyal hizmetleri vererek bir bedel elde etmeyi planlıyor. “Askerlik süresi kadar çalışmak. Benim çıkış noktam bu.” İnternet sitesinin farklı yanı ise Gözü’nün 20 TL ve üzerinde bağış yapan herkese temmuz ayına kadar adres tarifinden, özel araç şoförlüğüne, temel bilgisayar eğitimi, sınırsız teknik destek, araba alım satımı gibi çok geniş skalada hizmet verecek olması. Dilerseniz Gözü, sizin için markete gidebilir, bir plan yaptıysanız çocuklarınıza bakabilir, gezi planı hazırlayabilir ayrıca Ankara’daki evinde ya da Kuşadası’ndaki yazlığında konaklama imkânı da sağlayabilir. Bu bağış kampanyası 30 bin TL’ye ulaştığı an bitecek. Olur da ulaşılmazsa 13 Ocak’ta kampanyayı sona erdirecek, öncesinde yapılan bağışları da iade edecek.

Bankaların “ayrıcalıklı” kredi yarışı

Bedelli askerlik yasasının açıklandığı an bankalar da hemen harekete geçti. Her birinin internet sitesinin en görünür yerinde “masrafsız”, “ayrıcalıklı” bedelli askerlik kredileri için ilanlar yer aldı. “Şu koşullarda krediyi hemen kullanabilirsiniz. Arzu ederseniz size şu gibi imkânlar da sağlıyoruz” türünde cümlelerle her banka kendi kredisini ön plana çıkarmaya çalışıyor. Pek çok banka dosya masrafı almadan kredi veriyor. Kredi faizleri yaklaşık aylık yüzde 1.40 civarında. Bir yıl ile beş yıl arasında seçilecek vadedeki kredilerin aylık taksitleri de yaklaşık 2 bin 800 ile 800 TL arasında değişiyor. Ödeme seçenekleri 60 aya kadar varıyor, yani tam beş yıl. Hatta bazı internet siteleri, bedelli askerlik için kredileri sizin için karşılaştırmaya, en uygunu için yönlendirmeye hazır bile.

Forbes dergisi tarafından hazırlanan dünyanın en mutlu  ve en mutsuz ülkelerinin listesinde Norveç, bir kez daha en mutlu ülke olurken Orta Afrika Cumhuriyeti ise en mutsuz ülke seçildi. Türkiye, listede 75. sırada yer aldı.

 


Norveç, 54 bin doları bulan kişi başı gayrisafi milli hasılası (GSMH),
toplumsal  yaşamı ve güvenlik koşullarıyla bir kez daha dünyanın en
mutlu ülkesi  oldu.

Forbes dergisi, merkezi Dubai’de bulunan
Legatum Enstitüsü uzmanları  tarafından hazırlanan dünyanın en mutlu ve
en mutsuz ülkelerinin listesini  yayımladı.

2011 listesini
hazırlarken küresel nüfusun yüzde 93’ünü oluşturan  110 ülkeyi sekiz
farklı kategori açısından değerlendiren Legatum Enstitüsü  uzmanları, bu
kategorileri ekonomi, girişimcilik, yönetim, eğitim, sağlık,  güvenlik,
bireysel özgürlükler ve sosyal ilişkiler ağı olarak sıraladı.

Buna
göre ilk sırada 54 bin doları bulan kişi başı GSMH’si ile Norveç
geldi. 2009 ve  2010’da da listenin başında yer alan Norveç’te nüfusun
yüzde 95’i yaşam  standartlarından mutlu, yüzde 74 ise çevrelerindeki
insanları güvenilir  buluyor.

Listede Norveç’i girişimcilik ve fırsat eşitliğinde dünya birincisi  olan Danimarka izliyor.
Üçüncü sırada ise eğitim olanakları, etkili hükümet  bürokrasisi ve gelişen ekonomisiyle Avustralya yer alıyor.

Dünyanın
en mutlu  20 ülkesinin 14’ü Avrupa kıtasında 3’ü Asya’da yer alıyor.
İngiltere’nin 13.  sırada, Almanya’nın 15. sırada ve Fransa’nın 18.
sırada yer aldığı listeye  Singapur 16. sıradan, Hong Kong 19 sıradan ve
Tayvan da 20 sıradan  girdi.

Türkiye ise, 14 bin dolarlık kişi
başı GSMH tutarı ile 75. sırada yer  aldı. Nüfusun yüzde 60’ının kendini
güvende hissettiği Türkiye’de nüfusun sadece  8,4’ü diğer insanları
güvenilir buluyor.

Dünyanın en mutsuz ülkesi ise, 1 yaş  altı
çocukların yüzde 10’unun yaşamını yitirdiği ve yoksulluğun hüküm sürdüğü
Orta Afrika Cumhuriyeti.

Bu ülkeyi sivil hakların göz ardı edildiği Zimbabve  izliyor.

Nüfusun
sadece yüzde 30’unun okuma yazma bildiği ve işsizlik  oranının yüzde
20’ye çıktığı Pakistan, listede üçüncü sırada  geliyor.

Myanmar,
Küba ve Kuzey Kore vatandaşlarının ankete katılmasına izin  vermediği
için listede yer almadı. Söz konusu kategorilerde yeterli veri elde
edilemeyen Libya, Irak, Afganistan, Somali ve Haiti’de listenin dışında
tutuldu.

Listeye göre en mutlu 10 ülke, şöyle sıralanıyor:

1. Norveç
2.  Danimarka
3. Avusturya
4. Yeni Zelanda
5. İsveç
6. Kanada
7.  Finlandiya
8. İsviçre
9. Hollanda
10. ABD

Dünyanın en mutsuz  ülkeleri ise şöyle sıralanıyor:

1. Orta Afrika Cumhuriyeti
2.  Zimbabve
3. Etiyopya
4. Pakistan
5. Yemen
6. Sudan
7.  Nijerya
8. Mozambik
9. Kenya
10. Zambiya

Kamu hastanesi tarih oldu

Hastalardan alınan ücretler, neredeyse orta sınıf bir özel hastaneden alınan ücretle eşdeğer hale geldi.

Sibel Bahçetepe

Son iktidar ile birlikte hayata geçirilen Sağlıkta  Dönüşüm Programı
kamusal sağlık hizmeti anlayışını ortadan kaldırdı.  Kamu
hastanelerinde, hastalardan “muayene ücreti, ilaç ve reçete katılım payları” altında
alınan ücretler, neredeyse orta sınıf bir özel hastaneden alınan
ücretle eşdeğer hale geldi. Tabip odaları ve hekimler, kamudan alınan ve
sembolik olduğu iddia edilen kesintilerin özel hastanelerden
alınanlara  yaklaştığını belirterek “Kamu
hastaneleri  diye bir kavram kalmadı. Kamusal sağlık anlayışında bu
kadar katkı-katılım payı olmamalıdır. Sosyal devlet anlayışı nerede?”
diye sordular.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu, “Kamu
hastanelerinden 8 TL, özel hastanelerden ise 15 TL muayene ücreti
alınıyor. Özel ayrıca bunun dışında yüzde 30 ile 70 oranında değişen
fark ücreti alıyor. Bunun üzerine her iki kurumdan da ilaç, reçete
payları adı altında yurttaştan para alınıyor. Hükümetin temel politikası
kamu-özel bütün kurumların birbiri ile rekabet halinde çalışan sağlık
ortamını yaratmaktır. AKP ile birlikte kamu hastaneleri diye bir kavram
kalmadı”
dedi.
Bilaloğlu, yurttaşların kamu hastanesine gittiğinde, vergisini
vermesine  ve primini ödemesine karşın ayrıca cebinden de bir ücret
çıkmasını  eleştirerek şunları kaydetti:

“Kamu hastanelerinden alınan ücretler, bazı özel hastanelerden alınan ücretlere yaklaşıyor. Reçete başına 3 TL gibi uygulamalarla ödemeler artacak. Türkiye’de insanlar sağlık hizmeti alırken tüketici konumuna geldiler. Nasıl ki bir mağazaya gittiğinizde, örneğin ‘Bedava. Şimdi al 5 ay sonra öde’ deniliyor ve o anda herhangi endişe duyulmuyorsa, sağlıkta da ‘ücretsiz gel muayeneni ol’ algısı oluşuyor. Hasta, muayene oluyor ve 3 ay sonra emekli maaşında kesintiyi görüyor.”

Özel hastanelerle yarışıyor

İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezoğlu ise
kamusal sağlık anlayışının devletin sorumluluğundaki sağlık anlayışı
olduğunu, bu kadar yüksek miktarda katkı-katılım payının olmaması
gerektiğini vurgulayarak “Çok  sembolik olması gereken, öyle olduğu iddia edilen şey şu an da fiilen
neredeyse özel hastanelerin aldığı paralara eşdeğer hale gelmiş
durumda.  Aynı aileden 3 kişi hastalansa ve kamu hastanesine gitse 100
TL’ye yakın ödeme yapmak zorunda kalabiliyor. Bu nasıl bir sosyal güvenlik anlayışı”
diye sordu.

İstanbul Eczacı Odası Başkanı Semih Güngör de kamu hastanelerinden alınan katkı-katılım payı ücretlerinin özellikle emeklileri olumsuz etkilediğini belirterek “Emekliler
maaşlarını alana dek kesintiyi bilmiyor. Ne zaman ki maaşını alıyor o
zaman kesintinin ne kadar olduğunu görüyor. Hastalara, ne kadar kesinti
yapıldığını gösteren reçetenin çıktısını veriyoruz. İnsanlar
reçetelerinden kesintilerini takip edebilir”
dedi.

Zeynep Oral’ın, 2000-2010 yılları arasında köşesinde yayımlanan yazıları kitaplaştırıldı.

 

Cumhuriyet Gazetesi yazarı, gazeteci Zeynep Oral’ın 2000-2010 yılları arasında “Esintiler” başlıklı köşesinde kaleme aldığı yazıları, aynı adla kitaplaştırıldı. İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınevi tarafından yayımlanan kitabın önsözünü şair, yazar Sunay Akın kaleme aldı. Fırtınaya dönüşen esintilerden bir seçki var bu kitapta. Oral; “Seçimimi gönlümün yelkenlerine göre yaptım” diyor kitabına koyduğu “Sunu”da. Sunu “Esintiler” benim gazetecilik yaşamımda köşeme verdiğim başlık…

Şu son on yıl boyunca biriktirdiğim “Esintiler”, içimde öyle bir büyüdü, öyle bir çoğaldı ki, fırtınaya dönüştü. Fırtınaya dönüşen esintilerden bir seçki var bu kitapta. Seçimimi gönlümün yelkenlerine göre yaptım. ”Esinti” küçük bir rüzgar , minik bir hava akımı demek… Buz tutmuş yürekleri bir damlacık olsun ısıtabilmek için, çöl sı­cağında kavrulmuş dillerin bağlarını birazcık olsun çözebilmek için, hepimizin, ılık küçük bir rüzgâra, bir esintiye gereksinimiz olduğuna inanıyorum.

“Esin” aynı zamanda ilham demek… Ancak ülkemizde kö­şe yazınızı yazmak için, inanın, ilham ya da esin perilerine hiç mi hiç gerek yok. Türkiye’nin gündemi öylesine dolu ve öylesi­ne çabuk değişiyor ki ve aynı zamanda öylesine hiç değişmiyor ki!!! Bu harikulade, bu müthiş, bu korkunç, bu zavallı, bu de­ğerli, bu çok gülünç ve bu çok acıklı yaşantımızda esin perileri­nin peşine takılmaktansa, gerçeklerin peşine takılmayı yeğle­dim. Ben bu yazıları yaşadıklarımızı kav­ramak, anlamak, yorumlayabilmek için… tanıklık etmek, tepki göstermek için… duyguları ve düşünceleri paylaş­mak, paylasa paylasa çoğalmak için… anımsamak ve anımsat­mak için… belleklerimizi yitirmemek için… sıradanlığa, hoyratlığa, duyarlılığı­mızın körelmesine engel olmak için yazdım. En çok da insanı “insan” yapan değerlere sahip çıkmak, bu değerleri yüceltmek için…Yüreğimi pupa yelken doldurup çıktığım bu yolculukta , pusulam, okurlarımdı. Özellikle genç okurlarım. Onlara teşekkürüm sonsuz…

Zeynep Oral   15 Şubat 2011

Sunay Akın’ın Esintiler’de yer alan yazısı Bir Müze Kitap!…

Dönemin en sert eleştirmeni, İzlenimci ressamların açtığı ilk sergiyi görmek için adımını salondan içeri attığında, ziyaretçiler, klasik resim anlayışının bu önemli temsilcisinin kısa sürede oradan ayrılacağını, hem de eserler hakkında çok ağır sözler söyleyeceğini düşünürler…

Eleştirmen, tüm resimleri uzun süre inceledikten sonra, ayrılırken kendine meraklı gözlerle bakanlara sadece şunu söyler: ”Esinti var!..”

İzlenimci ressamların resim sanatına kattığı yenilik gibi, Zeynep Oral’ın “Esintiler” adlı köşesindeki yazıları da düşünce ve bilgi dünyasının ufkunu genişletmiş, kumaşını uygar dünyaya doğru yol alan gemiye yelken yapanlara rüzgar olmuştur.

Aydın insan ve nehirler arasında bir benzerlik vardır: onlar akıp giderler ve herkes kabının genişliği kadar su alır… Zeynep Oral’ın ayrıcalığı, akıp giderken, tası küçük olanlara daha büyük tas yapmayı da öğretmesidir.

Esintiler bir müze kitaptır. Sadece Türkiye’nin değil, tüm insanlığın aydınlanma tarihinde büyük bir bellektir.

Uygarlık denilen satranç oyununda, bilim ve sanat adına yeni hamleleri doğuracak olan bir taştır, Esintiler… Elbette görmesini, hamle yapmasını bilene!

Onca yazısıyla Esintiler, Nuh’un Gemisidir; hayatın tüm karamsarlığına, fırtınalı günlerine rağmen, aydınlık, güzel günlere olan inancı taşır yıllarca…

Esintiler’deki yazılar, nice sanatçıya esin perisi olmuş, sözcüklerden dikilen elbisesini çıkararak notalara, renklere, filmlere dönüşmüştür.

Don Kişot zırhını giyip, atının sırtına oturduğunda şövalye olmamıştır… Don Kişot’u ölümsüz kılan, yeldeğirmenleri kendini paralayıp yere yıktığında, acılar içinde de olsa yeniden ayağa kalkmasıdır. Don Kişot’u, Don Kişot yapan, yerden doğrulduğu andır. Zeynep Oral gazetecilik hayatında nice hüzünler yaşamış olsa da, düşleri için her seferinde ayağa kalkmasını başarmıştır.

O, hala savaşıyor kalemiyle, yaralarına aldırmadan…

Bir Zeynep Oral olmasaydı, hayatımızda pek çok şey yarım kalacak, pek çok adımımızı da karanlığa doğru atacaktık.

Sunay Akın

Meditasyonun, beyin sinir hücreleri arasındaki iletişim ağı üzerinde etkili olduğu bildirildi.

 

 Bilim adamları, sonuçları Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırmada, düzenli olarak yapılan meditasyonun, insan beyninin korku, psikolojik rahatsızlıklar ve dikkat sorunlarıyla ilgili bölümünde olumlu etki yarattığını gördü.
Araştırmada, beynin algılama ve otokontrol ile ilgili kesimleri arasındaki iletişimin de daha güçlü olduğu tespit edildi.

Araştırmayı yürüten, Yale Üniversitesinden Judson Brewer, düzenli meditasyonun ağrılara karşı etkili olabildiğini, sigara ve benzeri maddelerin bağımlılığından kurtulmada da fayda sağlayabildiğini belirtti.

Brewer, yaptıkları araştırmada, meditasyonun özellikle Default Mode Network (DMN) olarak adlandırılan iletişim ağı üzerinde etkili olduğunu gördüklerini ifade etti.

Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali, Hrant Dink, Eflatun Nuri, Mihri Belli, Emil Galip Sandalcı, Ahmet Piriştina… Kimiyle yolu öğrencilik yıllarında kesişti, kimiyle gazeteci olduktan sonra. Hepsi de acılara rağmen hayata şarkı söyleyebilen insanlardı. Celal Başlangıç onlarla yaptığı röportajları bir kitapta topladı: Hayata Söylenmiş Şarkılar. Kitap, dünü hatırlatırken, bugünü anlamak için iyi bir fırsat. Hele de pek çok aydının yeniden cezaevlerini doldurduğu şu günlerde…

Esra Açıkgöz

 

İlk tanıştıklarında adının Fırat olduğunu söylemişti. Aynı mücadeleyi paylaşıyorlardı. Yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında adının Hrant olduğunu öğrendi; azınlıkların, özellikle de Ermenilerin toplumda sorun yaşamamak için bir Türkçe ada sahip olmak zorunda kaldığını da… Değişmeyense, ikisinin de hâlâ aynı hedefi paylaşıyor olmasıydı; dürüst, ahlaklı habercilik yapabilmek. Artık Hrant yok, ancak o hâlâ aynı amaç için çalışıyor… Ona, mesleğin başında bu yolda en büyük direnci sağlayan, Eflatun Nuri’ydi. Adalet Partisi’nin yaygın organı gibi haberler hazırlayan, genel yayın yönetmeni Adalet Partisi’nin il yönetim kurulu üyesi olan bir gazetede çalışırken, Demirel’i “olduğu gibi” karikatürize edecek kadar cesaret sahibi biriydi Eflatun Nuri. Onunla çalışma fırsatı bulduğu günlerde anladı meslek onurunun önemini. Sohbetin rakının tadını arttırdığını; kereste fabrikası sahibinin intikam almak için 90 yaşında işkence tezgâhlarına yolladığı, başı belaya girmesin diye eşinden boşanmak zorunda kalan Rıfat Ilgaz’la kurdukları sofralarda daha iyi anladı. Vedat Türkali de vardı hayatında, Kemal Türkler de… 55 yıllık yaşamında kimlerle kesişmedi ki yolu; Ayşe Nur ve Ragıp Zarakolu, Emil Galip Sandalcı, Mihri Belli, Nihat Sargın, Ahmet Piriştina, Alaaddin Dinçer, Babür Kuzucuoğlu, Celalettin Can, Fethiye Çetin, Giovanni Scognamillo…

Kimden mi söz ediyorum? Gazeteci Celal Başlangıç’tan. Acılara, haksızlıklara rağmen “hayata şarkı söyleyebilen” bu insanlarla yaptığı röportajları şimdi bir kitapta topladı Başlangıç: “Hayata Söylenmiş Şarkılar”. Everest Yayınları’ndan yeni çıkan kitapta 48 insanın hayatını anlatıyor, tabii her zamanki gibi Türkiye siyasi tarihi okuması yapma imkânı vererek. Mesela, bu topraklarda ne çok kültürün yaşadığını daha iyi anlıyorsunuz kitabı okuduğunuzda, sonra da bu medeniyetleri nasıl dışladığımızı… Türkiye’nin bir zorunlu göç haritasını çıkarmak bile mümkün; sürgünleri, darbelerden dolayı yurtdışına kaçmak zorunda kalanları…

Yıllar önce yazdıklarını bugün neden mi sunuyor bize? “Çünkü” diyor, “bunların kalıcı yazılar olduğunu düşünüyordum, ancak kitap yapar mıyım, yapmaz mıyım kestiremiyordum. İzmir ve İstanbul’daki bazı iletişim fakültelerinde ders veren arkadaşlarım aradılar, ‘Arşivden parça parça çıkarıyoruz artık şu yazılarını bir araya topla, çünkü günümüz gazetelerinde iyi röportaj yok, bu iş bitti” dediler.”

İşte bize insan hikâyeleri üzerinden Türkiye siyasi tarihini döken bu hikâyeler, gazete sayfalarında kaybolmaktan böyle kurtuluyor… İyi de oluyor, çünkü yıllar geçse de bazen hayat çok da hızlı akmıyor, hele de Türkiye gibi ülkelerde, hele de bazı noktalarda… Kitap bize, acıda ve haksızlıkta ortaklaşmış yaşamlar üzerinden bir ülkeyi tanıma fırsatı sunuyor. Belki daha çok ağıt söylüyor hikâyelerin sahipleri, acısı yoğun bir yaşamın izlerini sunuyor bize, ama yine de hep “umudu” diri tutmayı da bildiklerini ele veriyor cümleleri. “Hayattan çıkardıkları bir keyif var” diyerek anlatıyor onları Başlangıç, “Onla dalga geçmeyi biliyorlar, yaşadıklarını bir durum komedisine dönüştürebiliyorlar. Dolayısıyla acıyı yaşarken de hayata şarkı söylüyorlar. İnsan sistemle dövüşürken başına gelenlere rağmen hayata şarkı söylemeyi devam ettirebilmeli. Aslında bugünlerde bunu koro halinde söylüyoruz.”

“Ustalar, Şefler, Ölümsüzler”, “68’liler, 78’liler ve Daha Gençler” ve “Renkler, Farklar, Zenginlikler” olarak üç bölümden oluşuyor kitap… Edebi bir dille, ama gazeteciliğin gerçekliğine zarar vermeden anlatıyor her şeyi Başlangıç. Ama kendini yazar olarak görmüyor, gazeteci o, insanların gazeteciliğin yanına bir de yazar titrini eklemeye çalışmasını da anlamıyor, sanki gazetecilik tek başına yetersizmiş gibi. O gazetecilikte Eduardo Galeano’nun “Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri”nde dediği gibi, “İyi bir gazetecilik aynı zamanda iyi bir edebiyat örneğidir” sözüne inanıyor. “Özellikle röportaj bana göre, edebiyat örneklerinin en önde gelenlerinden, en dinamik olanlarından, hayatın içinde var olanlardan ve hayatın içinden kurgulananlardan biridir ve hayata bağlı kalmak zorundadır” diyor.

Hem anlatıcı hem tanık

Sadece bir anlatıcı değil Başlangıç, satırlara döktüğü tarihin tanığı da. Anlattığı çoğu insanın hikâyesiyle kendi kişisel tarihinin yıllar önceden kesişmesi bundan. Onu en neşelendiren ve şaşırtan kesişmeyi kimle mi yaşadı? Durun anlatalım…

12 Mart koşullarından yeni çıkıldığı bir dönemde üniversite öğrencisiydi Başlangıç… Muhalefet daha yeni yeni toparlanıyordu, o da nerede örgütleneceğini düşünmeye başladı. Gözü TKP’deydi. Atılım dergisi yeniden elden ele dolanıyor, cepte anlaşılamayacak kadar ince ve küçük boyutta, pırıl pırıl basılıyordu. Arkadaşlarıyla TKP’li olabiliriz diye düşündüklerinden bir de radyo aldılar; “Demokratik Almanya”dan yayın yapan TKP’nin Sesi radyosunu dinlemek için. Büyük tartışmalara neden oldu o radyo: Kır gerillası olurlarsa radyoyla ne yapacaklardı, ya bu mülkiyet ilişkisi onları şehre bağlarsa… Mülkiyetle ilişkileri işte bu kadar naifti. Atılım dergisine çok kutsal muamele yapıyorlardı, kim bilir Almanya’dan buraya ne büyük zorluklarla getiriliyordu dergi, nasıl içeri sokuluyordu… Bu sorularının yanıtını yıllar sonra röportaj yaptığı birinden öğrendi; Halep’te çadırda doğmuş, Türkiye’ye gelmiş, Kumkapı’da marangozluk yapan Sarkis Çerkezyan, marangozhanenin ortasındaki kuyunun içine ahşap bir düzenek kurarak, teksir makinesini oraya gizleyip, dergiyi bastığını anlattığında… TKP’nin pek çok yönetici kadrosuna gizli bölmeli özel masalar yaptığını da ekleyecek anlattıklarına…

Demin de dedim ya, sadece anlatıcı değil, tanık da Başlangıç. Bu röportajları başkası yapsaydı, onun da hayatı dökülecekti bu satırlara. Çünkü o da bir 78’li. “Bizim kuşak, çok farklı dönemlerden geçti. 12 Mart sonrasına 12 Eylül öncesine denk geldik, dolayısıyla bizden önceki kuşakla tanıştık, ortaklaştık, kendi yolumuzu çizdik. Bu sırada da hem siyasi değişimin, hem mesleki değişimin bütün süreçlerini yaşadık. Bu bizim kuşaktaki gazetecilere inanılmaz derecede zenginlik getirdi. En basitinde, kurşun kalıpla sayfa da yaptım, mumlu kâğıtla pikaj da yaptım, şimdi bilgisayarda sayfa yapıyorum.”

Kaleminin hep insana dokunması, insan odaklı habercilik anlayışı da o yılların getirisi. Neden mi? “12 Mart sonrasının sosyalistleriydik” diye başlıyor açıklamaya, “gazetecilik yaparak daha çok insana ulaşma şansımız vardı. Bazı arkadaşlarımız sırf Marksist klasikleri çevirmek için çevirmen oldu. Marx, ‘İnsana ait olan her şey beni ilgilendirir’ diyordu, işte benim çıkış noktam da bu”.

Tabii o zamanlar gazetecilikte insan odaklı habercilik yapma şansına sahip oldukları bir zemin olduğunu da hatırlatmadan geçmiyor. Şimdi mi? “Artık duyarlılık istatistik yönünde. İnsanla ilgili hikâyeleri şu an gazetelerde ancak iç gıcıklayıcı olursa buluyorsunuz, o da çok pespaye halde… Neoliberalizm insan odaklı sistemi tümüyle reddeder çünkü. Yazıişleri müdürü, genel yayın yönetmenleri vapurla, otobüsle gelirdi gazeteye o zamanlar. Gazeteler şehrin göbeğindeydi, insanlar gelip sorunlarını anlatırlardı. Şimdi hiçbiri yok.”

Ancak hâlâ devam eden şeyler de var; baskılar mesela, yazdıkları için yargılananlar… Tıpkı 12 Mart’ta Uluslararası Af Örgütü’yle “gizli örgüt” bağı olduğu gerekçesiyle yargılanan Ragıp Zarakolu’nun bugün de KCK’den tutuklu olması gibi… O günden bugüne bir arpa boyu yol gidememiş miyiz yani? Yanıt Başlangıç’tan:

“Kitaptan bir örnekle anlatayım; Alaattin Dinçer’in babası öğretmen, TÖS mücadelesinden geliyor, Alaattin Dinçer Eğitim-Sen’le devralıyor örgütlenmeyi, şimdi oğlu öğretmenlik yapıyor. Üç kuşak da yıllardır aynı mücadelede, aynı sorunlarla uğraşıyor. Deniz Zarakolu hakkında annesi Ayşe Nur’un cenazesinde yaptığı konuşmadan dolayı dava açılmıştı. Şimdi cezaevinde Deniz. Ragıp gibi hayatını barışa adamış, namuslu bir aydın da yeniden cezaevine atıldı. 12 Eylül’de de insanları dizerlerdi masa arkasına, önlerinde ‘suç’ unsuru daktilolar, kitaplar… Şimdi de Büşra Ersanlı’nın notları suç delili. Eski eşinin Yahudi olmasının bile anlatıldığı bir dil gelişti bugün basında, bu 12 Eylül döneminde bile yoktu.”

Herkes 12 Eylül’ü lanetleyedursun, biz kendi 12 Eylül’ümüzden geçiyoruz. Celal Başlangıç’ın kitabı da bu süreçte geçmişi hatırlayıp, yarın çok geç olmadan bugünü değerlendirebilmemiz için bir fırsat… Yakında iki kitabı daha çıkacak Başlangıç’ın, “İnsanın Sekizinci Rengi”nde yine bu coğrafyanın sıkıntılarından payına düşeni almış insanların hayatlarını anlatacak bize, sadece bu sefer onları bir arada toplayan başlık farklı; kültür. Üçüncü kitabı ise Kürtlere ayırıyor.

Fotoğraf: Vedat Arık

Orhan Erinç’in yayına hazırladığı “10 Kasım Öncesi ve Sonrası Atatürk’ün Vefatı” Cumhuriyet Kitapları’ndan çıktı.

 

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü sonsuzluğa uğurlayışımızın 73’üncü yılındayız. Aradan geçen sürede Cumhuriyet ve laiklik karşıtlarının sürekli çabaları ne yazık ki kafalarda çeşitli soruların doğmasına yol açtı. Özellikle laiklik karşıtlarının küçümseme, zaman zaman da hakarete varan yalanlarla sürdürmeye çalıştıkları çarpıtma girişimleri, Atatürk’ün Türk Devrimi ve tam bağımsızlık amacına dayalı kararlılığının ve uluslararası saygınlığının bir kez daha belgelenmesini gerekli kılıyor.

Bu nedenle, bugünkü adıyla Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün 1938 yılı Kasım ayında yayımladığı “Ayın Tarihi Özel Sayısı”nı gençlere ulaştırmayı görev saydım. Bu özel sayı hem Cumhuriyet tarihimiz hem de basın tarihimiz açısından önem taşıyor.

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olarak Atatürk Devrim ve ilkeleri’nin savunulmasında denizde bir damla sayılabilecek bu çalışmayı sunarken, Mustafa Kemal Atatürk’ü saygı, sevgi ve minnetle, ama biraz da içim buruk olarak anıyorum.

Orhan Erinç

Türkiye vatandaşlarının ortalama boyu 167,2 santimetre, ortalama kilosu ise 71,5 kilogram olarak belirlenirken, genç ve orta yaştaki nüfusun boyu ülke ortalamasının üzerine çıktı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine  göre, 2010 yılı itibariyle ülkede ortalama boy erkeklerde 172,6 santim,  kadınlarda ise 161,4 santim. Ortalama kilo ise erkeklerde 75,8, kadınlarda 66,9  kilogram düzeyinde bulunuyor.

Türk insanının boy ve kilosuna yaş gruplarına  göre bakıldığında ise ortalama boy, genç ve orta yaşlı nüfusta ülke  ortalamasının üzerine çıkıyor. Ortalama boy 15-24 yaş grubunda 167,5 santim,  25-34 yaş grubunda 168,8 santim ve 35-44 yaş grubunda ise 167,8 santim olarak  hesaplandı. Ortama kilo ise 15-24 yaş grubunda 62,3 kilogram, 35-24 yaş  grubunda ise 70,5 kilogram oldu.

Ortalama kilo 75 yaş ve üzerindeki grup  hariç diğer yaş gruplarında ise Türkiye ortalamasının üzerinde  belirlendi.

Vücut Kitle Endeksi

Vücut ağırlığının, boy  uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesiyle hesaplanan Vücut Kitle Endeksi  (VKİ) ortalaması ise geçen yıl 25,58 oldu.

VKİ erkeklerde 25,44, kadınlarda  ise 25,69 olarak hesaplandı.

Endeks, 18,50’nin altında olduğu durumlarda kişi  düşük kilolu, 18,50 ile 25,00 arasında olduğu durumlarda normal kilolu, 25,00  ile 30,00 arasında olduğu durumlarda da fazla kilolu kabul ediliyor. VKİ,  30,00 ve üzerinde olan kişiler ise obez olarak niteleniyor.

En fit  Romenler

TÜİK verileri VKİ açısından değerlendirildiğinde Türkiye’de 15  ve daha yukarı yaştaki nüfusun yüzde 16,9’u obez, yüzde 33’ü ise fazla kilolu.  Başka bir ifadeyle nüfusun yarısı kilo problemi yaşıyor.

Avrupa ülkelerindeki  duruma bakıldığında ise 2010 yılı itibariyle obezite oranları en yüksek 5  ülkenin başında yüzde 24,5 ile İngiltere geliyor. İngiltere’yi nüfusunun yüzde  23’ü obez olan İrlanda ve yüzde 22,3’lük obezite oranıyla Malta  izliyor.

İzlanda nüfusunun yüzde 20,1’i Lüksemburg nüfusunun da yüzde 20’si  obez.
Obezite verileri açısından en iyi durumdaki 5 ülkenin başında ise  Romanya geliyor. Nüfusunun yüzde 7,9’u obez olan Romanya’yı yüzde 8,1 ile  İsviçre, yüzde 9,9 ile İtalya, yüzde 10 ile Norveç ve yüzde 10,2 ile İsveç takip  ediyor.

OECD verilerine göre de 15 yaş üstü obez nüfusta yüzde 30,6’lık  oranla ABD başta geliyor. Bu ülkeyi yüzde 24,2 ile de Meksika izliyor. Yine OECD  verilerine göre obezite oranlarının en düşük olduğu ülkeler ise yüzde 3,2 ile  Japonya ve Güney Kore.

Dağılım

TÜİK verilerine göre 2010  itibariyle yaş grubu ve cinsiyete göre ortalama kilo, boy ve VKİ verileri  şöyle;

Ortalama Kilo (Kg) Ortalama Boy (cm) VKİ Yaş Grubu Toplam Erkek  Kadın Toplam Erkek Kadın Toplam Erkek Kadın Toplam 71,5 75,8 66,9 167,2 172,6  161,4 25,58 25,44 25,69 15-24 62,3 67,4 57,2 167,5 172,7 162,1 22,22 22,58 21,76  25-34 70,5 76,4 64,2 168,8 174,7 162,5 24,75 25,04 24,33 35-44 75,8 80,7 70,4  167,8 173,2 161,7 26,92 26,89 26,91 45-54 77,5 79,5 75,2 166,4 171,3 160,8 27,99  27,08 29,10 55-64 76,8 78,2 75,3 165,1 170,1 159,6 28,17 27,02 29,57 65-74 74,0  76,2 72,0 164,9 170,4 159,6 27,22 26,22 28,25 75 68,6 71,2 65,9 163,0 167,9  157,8 25,82 25,26 26,43

Boğaziçi Üniversitesi’nde Atatürk’ün 73 ölüm yıldönümü bağlamında dün akşam “Bir Entelektüel Olarak Mustafa Kemal Atatürk” sempozyumu gerçekleştirildi.

 

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Zafer Toprak’ın düzenlediği konferansa uluslararası üne sahip yerli yabancı araştırmacı ve akademisyenler; François Georgeon, Erik-Jan Zürcher, Fabio Grassi, Nermin Abadan Unat, Oktay Yenal ve Talat Halman katıldı.

Feyyaz Berker Vakfı’nın katkılarıyla gerçekleşen sempozyum öncesinde gazeteci Mithat Bereket’in kardeşiyle birlikte Anıtkabir Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan  Atatürk’ün okuduğu, el yazısıyla notlar aldığı 4000’in üzerinde esere dayanarak ve yedisi sempozyuma katılan on bilim insanının fikirlerine yer vererek hazırladığı filmin 15 dakikalık kısa bir versiyonu da gösterildi.

Sempozyumda yerli ve yabancı bilim insanları dönemin koşullarına da değinerek Atatürk’ün tartışmasız rasyonel düşünen, çağdaş uygarlığı hedefleyen büyük bir entelektüel olduğunun altını çizerek; “Onun entelektüelliği sadece bir okuma değil problem çözme aracıdır” dediler.

Zürcher; “Eskiden kopuş ve yeniden doğuşun sembolü olan Ankara’nın başkent olması gibi Cumhuriyet’in ilanı da büyük ölçüde Atatürk’ün dehasıdır” dedi.

Nermin Abadan Unat; “Bugün tam manasıyla ateş hattında olan Atatürkle ilgili konuşmak henüz suç değil ama olmak üzere. Her türlü iddia ortaya atılyor” diyerek  Şükrü Hanioğlu’nun son kitabında ileri sürdüğü hususları eleştirerek “Tarih manipüle ediliyor” dedi.