Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Şiir" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

    Gözlerinin pınarında

     Bir bulut,

     Boşandı boşanacak

     Nerdeyse.

     Aklımdan geçenleri

     Okuyorsun su gibi.

     Dünya gördü

     Bizi boğazladılar.. .

 

     Tutma gözyaşlarını

     Onur da ağlar…

     Bırak yıkansın gökyüzü,

     Lacivert, yeşil, altın

     Işıkları günbatının.

     İşte şafaktayız gene

     Çırılçıplak

     Ve mavi.

     İşte sanki dağ yeli

     Ve işte sanki meltem…

 

     Kimse toz konduramaz

     Kesip attığımız tırnağa bile.         

     Sen en güzel kızısın 

     Bütün galaksilerin

     Bense tözüyüm artık 

     Akkor tözüyüm      

     Prometheus’u yakan

     Kara sevdanın…

 

     Ne alnımızda bir ayıp

     Ne koltuk altında

     Saklı haçımız

     Biz bu halkı sevdik

     Ve bu ülkeyi.

     İşte bağışlanmaz

     Korkunç suçumuz…

     Ahmed ARİF

The Guest House 

This being human is a guest house. 
Every morning a new arrival. 

A joy, a depression, a meanness, 
some momentary awareness comes 
as an unexpected visitor. 

Welcome and entertain them all! 
Even if they’re a crowd of sorrows, 
who violently sweep your house 
empty of its furniture, 
still, treat each guest honorably. 
He may be clearing you out 
for some new delight. 

The dark thought, the shame, the malice, 
meet them at the door laughing, 
and invite them in. 

Be grateful for whoever comes, 
because each has been sent 
as a guide from beyond. 

Mevlana Celaleddin Rumi

Cemal Süreya’nın ölümü üzerinden 20 yıl geçmesi, zamanın görece olduğunu düşündürüyor. Şiirleriyle, yazılarıyla güncelliğini koruduğu için ölümü yadırganıyor. Yirmi yılda onar yıllık iki kuşak değişti. Bu kuşakları bile etkileyen bir özelliği olması, onun güncelliğini sürdürmesi anlamına gelir.

Mustafa Şerif Onaran

Kitap / Cumhuriyet- Yaşarken kendini önemsetmeye çalışan ozanların unutulmuşluğuna bakıp, Cemal Süreya’yı canlı kılan özelliklerin neler olduğunu anlamaya çalışalım. Önce ‘İkinci Yeni’nin en duyarlı, en içtenlikli ozanı sayılması, kendinden önceki, kendinden sonraki edebiyatın nabzını tutan, ‘derin görü’sü olan bir edebiyat insanı olması. Yalnız içki masalarında ortam yaratan değil, edebiyat dergiciliğine işlev kazandırarak etkisini sürdürmesi. Özellikle görmezden gelinen edebiyatçılara, geride duran ozanlara arka çıkarak onlara da edebiyatta yer açması. Kendinin uzağına çekilirken, dargın olduğu ozanlara bile gülümsemeyi bilmesi…

Ancak Cemal Süreya gibi kendine güvenen bir ozan özverili olabilir. Yoksa edebiyatımızın karmaşık ortamında nice değerleri görmezden gelmek alışkanlık edindiğimiz bir gelenektir.

Ölümünün 20. yılında biraz anılardan yola çıkıp şiirinin daha aşılamayan özelliklerine, edebiyatı değerlendirmedeki ustalığına bakarak Cemal Süreya’nın kişiliğini anımsamaya çalışalım.
 

50′li yılların Ankarası

Bir ozanı tanımış olmak, onunla nice anıları paylaşmak bir ayrıcalıktır. Edebiyata bakışın anılarla bütünleşen bir anlamı, bir özelliği vardır.

Kimi edebiyat ortamlarında; ister Türk Dil Kurumu gibi bir yerde, ister bir içki masasında, ister bir derginin yönetim yerinde olsun, onu, hep yüzündeki üzgün gülümsemeyle anımsarım.

Erzincan’dan Bilecik’e zorunlu göç yüzünden mi, bir üvey annenin baskısı mı, bilinmez, ama o üzgün gülümsemede bağışlayan bir incelik vardır.

Ellili yılların Ankara’sında Siyasal Bilgiler Okulu da özel bir kültür ortamıydı. Benim Tıp Fakültesi öğrencisi olduğum ellili yıllar Ankara’sında Siyasal Bilgiler Okulu’nda Cemal Süreya ile Sezai Karakoç’u görmeye giderdim. O birlikteliğin eskimeyen bir anısı vardı.

O zamanlar Nejat Tunçsiper ‘Mülkiye’ dergisini çıkarırdı. ‘Mülkiye’ sıradan bir okul dergisi değildi. Cemal Süreya’nın ilk şiirleri bu dergide yayımlanmıştı. Nejat Tunçsiper’i oldukça yakından tanırdım. Bana Sait Faik’in dergiyi beğendiğini yazdığı mektuplarını okurdu.

O dönemlerde Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirenler arasında Ece Ayhan ile Tevfik Akdağ da vardı. Erdoğan Alkan’ı daha sonra tanıdım. Cemal Süreya’nın ‘Güvercin Curnatası’ dediği ‘İkinci Yeni’ oluşumuna bu ozanlar da katılmıştı.

Ama Muzaffer İlhan Erdost, bir şiirbilim anlayışı içinde, bu oluşumun gelişmesini açıklamasaydı, ‘İkinci Yeni’ kişilik kazanabilir miydi?

‘İkinci Yeni’ toplumcu şiire karşı mıydı? Belki şöyle düşünmek gerekir: ‘Kırk Kuşağı Toplumcuları’nın kurtulamadığı savsöz şiirine karşı, ‘İkinci Yeni’, örtülü bir şiirle toplumcu duyarlığı yoklamaya çalışıyordu.

Cemal Süreya toplumcu duyarlığa cinsellikten bakmayı deniyordu. Daha ‘Üvercinka’ yayımlanmamıştı. Eskişehir’de 1955′te birlikteydik. O vergi dairesinde görevli, bizim dönem, Hava Hastanesi’ne bir inceleme için gelmiştik. O, Nasuh Akar’ın kahvesinde oturduğumuzu anımsıyor. Kahvenin önünden zamanın güzellik kraliçesi Güler Arıman geçiyor. İkimiz de kapıya doğru doğrulmuştuk.

Cemal Süreya toplumcu duyarlığa cinsellikten bakmayı deniyordu:

‘Yüzünde ne var biliyor musun?

Ev dağınıklığı var.’

Bir evin kapısı örtülünce hangi acıların yaşandığı bilinmez. Ama Cemal Süreya gibi bir ozan bir kadının yüzündeki yalnızlıktan toplumcu duyarlığa açılan yolu bulabilir.

İçki masaları acımasızdır. Kendini pek önemseyen bir ozanın defterinin dürüldüğü yerdir. Ama Cemal Süreya, sol dirseği masaya dayalı, bakışlarındaki üzgün gülümsemede, bağışlamasını bilen bir gönül insanıdır.

Cinsellikten toplumsallığa

Cemal Süreya’nın şiirindeki içtenlikle duyarlık insanı yavaşça etkilese de, şiirinin dokusunu çürütmez. Sevi ilişkisinde yenilmiş görünmenin dalgınlığı içindedir:

‘Önce öp

Sonra doğur beni.’

‘Üvercinka’yı 1958′de benim için imzalarken başlığın altına el yazısıyla ‘sensualite’ diye yazmıştı. Yaşamanın anlamsızlığına kösnüye sığınarak katlanacağını umuyordu. Bir tutkulu sese, yara izine bağlanıyordu. Belki de bırakılmış biri onun için yeni bir başlangıçtı:

‘Şu senin tutkulu sesin var ya:

Ortak güzellik artı yara izi.’

Karanlık bir toplumun kurtuluşuna cinsellikten de bakılamaz mı? Yaşamaya dargın duran şiirinin gizli yerinde, sessiz bir örge gibi durur cinsellik.

Anlatı kolaylığından kurtulan Cemal Süreya sözcükler arasındaki şiirsel yükü cinselliğe taşıtarak yeni bir söyleyiş özgürlüğüne ulaştı.

Bir sevi ilişkisi ölümün kıyısından insanı çekip kurtarabilir mi?

Oktay Rifat o ilişkiye yenilmek istemiyordu:

‘Köşeyi tutan leylak kokusu

Yakamı bırak da gideyim.’

Oysa Cemal Süreya’yı ölümden kurtaran bir ‘leylak sesi’dir:

‘Sen tam tabancayı

Şakağına dayamışsın;

Kapı açılıveriyor

Ve üstündekileri

Bir bir fırlatıp atan

Bir leylak sesi.’

Cemal Süreya’nın insanın kurtuluşuna sevi ilişkisinden bakmasını, düşlem gücünün oyunu olarak yorumlayabilirsiniz. Sevi ilişkisi yaşamaya direnmeyi sağlasa bile onun genç ölümüne engel olamadı.

Ölüme doğru

Muzaffer Buyrukçu’nun günlüklerinde Cemal Süreya’nın önemli yeri vardır. Ölümünden bir gün önce, 8 Ocak 1990 tarihli günlükte, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nde, dergi sorunlarının tartışıldığı, öğle rakılarının içildiği bir masada Cemal Süreya da vardır.

Yirmi yıl önceki bu günlüğe günümüzden bakarken Cemal Süreya ölümün eşiğinde görünüyordu. Bu görüntüyü şöyle saptamışım:

‘Cemal Süreya biraz gecikerek, ölümün gölgesiyle birlikte gelecektir’ (Cumhuriyet KİTAP, Ölümünden Bir Gün Önce Cemal Süreya, 28 Mayıs 2008).

Muzaffer Buyrukçu bu görüntüyü daha ayrıntılı anlatıyor:

‘Saat 12,35′te Cemal Süreya göründü. Ama özlemimi gideren, beni sevindiren bir görünme değildi bu, çünkü sürüklenircesine, yalpalayarak yürüyor, güçlükle ayakta duruyordu, belki de iradesini zorlamasa oraya yığılacaktı. Vurgun yemiş bir süngerciydi sanki, ayılamayan bir sarhoştu; düşmanlarının elinden canını rastlantıların yardımıyla kurtaran ama bu arada adamakıllı hırpalanan biriydi; her şeyini, ama bu güne kadar kazandığı her şeyini yitiren bir talihsizdi (CEMAL SÜREYA ve SONRASI, ‘Cemal Süreya ile Son Gün’, Artshop Yayıncılık ve Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği Ortak Yayını, Ocak 2008).

Halden anlamayan insanların iyilik olsun diye yaptığı kötülükler. Sonra da Cemal Süreya’nın kimseye borçlu kalmak istemediği bir aldırmazlıkla, ‘üstü kalsın’ diyerek hesabı ödemesi.

İyi ki Anadolu yakasına geçmesini kolaylaştıracak bir koruyucu melek yardımcı olur da onu evine ulaştırır. Keşke İpek Tekil evine değil, onu hastahaneye yetiştirebilseydi. Ama geri dönülmez bir yola girmiştir artık. Şeker koması ile beyin kanaması ölümüne yol açmıştır.

Bir Ankara prensi

Metin Altıok soruyordu:

‘Bir Ankara prensi olan Cemal Süreya nerde şimdi?’

‘… Ne oldu Tavukçu’daki öğle rakılarına? Coşkularım tarazlandı benimse, umudumda güve yenikleri, pas kokuyor aşklarım ve artık patlak bir tefle dolaşıyorum elimde Ankara sokaklarını! En kötüsü de yaşlandı zamanımızın güzel kızları. Bir boşluk var yaşamımda, yüreğimde derin bir sacayağı’ (ŞİİRİN İLK ATLASI, ‘Ankara’, Kırmızı Yayınları, 2006).

Cemal Süreya’nın o içtenlikli, o duyarlı şiiri, bir bayrak yarışı gibi Metin Altıok’a geçmişti. Ama o da, 1993 Madımak yangınında içi kuruyuncaya kadar, ancak üç yıl daha taşıyabilidi o bayrağı.

Cemal Süreya gibi edebiyata geniş açıdan bakmasını bilen bir ozan kendine bakmayı bilemedi. Kendine bakmayı hep erteledi. Sevi ilişkisinin gücüne inanırız ama, dar zamanlar yüzünden o ilişkiyi hep ertelemek durumunda kalırız.

Cemal Süreya’nın nice evlilikler geçti başından. Yalnızca Zühal Tekkanat’la üç kez evlendiği bilinir. Evliliklerinde 28 kez kira evlerine taşındığı söylenir. Bir bakıma yorgunluğunu taşıyıp durmuştur.

Behçet Necatigil’in dizelerini anımsayalım:

‘Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklımıza gelmezdi.’

Cemal Süreya öldüğü zaman daha 60 yaşına bile girmemişti. Onunla birlikte yalnız iyi bir ozan ölmedi. Edebiyatın ayrıntılarını bilen bir gönül insanı da öldü.

Edebiyatın ayrıntılarını bilmek ne demektir? Edebiyat beğenisi olmayan, eleştirel denemeden ayrıntıya bakmasını bilmeyen bu gerçeği kavrayabilir mi? Kapsamlı bir incelemede beğeni düzeyi eksik kalırsa yazı amacına ulaşamaz.

Cemal Süreya ‘kimliklerin izdüşümü’nü anlatırken alışılmış sözlerden yola çıkmıyordu.

Doğan Hızlan’ın yorumlamasına göre:

‘Gerçekten de ’99 Yüz’, bir izdüşümler toplamıdır. İzlenimlerin tanıklığıdır. Gördükleriyle, okuduklarıyla, duyumlarıyla, gözlemleriyle oluşturduğu bir tür kimlik kartı. Kimileri bu kartı bir iftihar levhası gibi yanında taşıyacak, kimileri de saklamak için yorgun düşecek.’

Unutulmuş bir ozanın ışıltılı bir dizesini bulur. O artık ‘Saklı Güldeste’de yerini almıştır. Birbirinden yararlanan şiir seçkilerinin tekdüzeliğine bakmayın. Cemal Süreya’nın ‘Saklı Güldeste’sindeki gizli gömüyü anlamaya çalışın.

Günler akıp gidiyor ama, Cemal Süreya’nın gündelik yazılarında, tarihsiz günlüklerinde zamanın geçmesini anlamlı kılan öyle ayrıntılar var ki, sanki kendini denetliyor gibidir. Oysa o, aldırmazlık içinde geçen bir gönül yorgunluğu çekerek, yaşamasını düzenceye sokmaya çalışan bir ozan olmanın çelişkisinde yaşadı.

Aradan sanki 20 yıl geçmemiş gibi, gene gözlerini kısarak kendinin uzağına dalmış gibi içkisini yudumlayan bir ‘Ankara Prensi’ o!

Belki de hep Ankara’da kalsa ölümü ertelenebilirdi. İnsan, zamanın akışında kendinin de bir payı olduğu yanılgısına düşüyor. Ama ölümün ertelenebileceği yanılgısı her zaman özlenecektir.

“All the world’s a stage,

And all the men and women merely players;

They have their exits and their entrances;

And one man in his time plays many parts,

His acts being seven ages.

At first the infant,

Mewling and puking in the nurse’s arms;

And then the whining school-boy, with his satchel

And shining morning face, creeping like snail

Unwillingly to school.

And then the lover,

Sighing like furnace, with a woeful ballad

Made to his mistress’ brow.

Then a soldier,

Full of strange oaths, and bearded like the pard,

Jealous in honour, sudden and quick in quarrel,

Seeking the bubble reputation Even in the cannon’s mouth.

And then the justice,

In fair round belly with good capon lin’d,

With eyes severe and beard of formal cut,

Full of wise saws and modern instances;

And so he plays his part.

The sixth age shifts Into the lean and slipper’d pantaloon,

With spectacles on nose and pouch on side;

His youthful hose, well sav’d, a world too wide

For his shrunk shank; and his big manly voice,

Turning again toward childish treble, pipes

And whistles in his sound.

Last scene of all, That ends this strange eventful history,

Is second childishness and mere oblivion;

Sans teeth, sans eyes, sans taste, sans everything.”

— Jaques (Act II, Scene VII, lines 139-166)

Bu şiir 1956′da yazılmış,yıl 2009 ve ne acıdır ki tıpkı bugünü anlatıyor.
Başka birşeyler söylememize gerek var mı?
 

Nazım HİKMET -’KIZ ÇOCUGU’

‘Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima ‘da öleli
oluyor bir on yıl kadar
Yedi yaşında bir kızım
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruludu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbirşey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze,amca bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler. ‘

 

Çaresizlik öğrenilmiştir.
Başarılı olmak da öğrenilebilir.
Sende sandığından fazlası var!
Gelebileceğin en iyi yerde değilsin.
Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır.
Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur.
Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren!
Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.
Zirvede her zaman bir kişiye daha yer var.
Her şey seninle başlar!
Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın.
Hayatta ya tozu dumana katarsın,
Ya da tozu dumanı yutarsın.
Seçim senin!

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri,
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri…

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor cihanın görmediği
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal gibi.

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyorlar zaferden zafere…

Mustafa Kemal’i düşünüyorum;
Ölmemiş bir Kasım sabahı!
Yine bizimle beraber her yerde.
Yaşıyor dört köşesinde vatanın
Yaşıyor damar damar yüreklerde.

Mustafa Kemal’i düşünüyorum:
Altın saçları dalgalanıyor rüzgârda,
Mavi gözleri ışıl ışıl görüyorum.
Uykularıma giriyor her gece.
Elllerinden öpüyorum.

Ü.Yaşar OĞUZCAN