Bir Psikiyatristin Günlüğü

Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar…

"Banu LIFE" tarafından yazılmış yazıları görüntülüyorsunuz

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansının kültür-sanat, kültürel miras, kentsel uygulamalar ve kent kültürü alanlarında gerçekleştirdiği etkinlikler, İstanbullular ile buluşmaya devam ediyor.

Her yıl Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen ve bu yıl 29. kez gerçekleştirilen Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Beyazıt Meydanı’nda açıldı.

İstanbul 2010 AKB Ajansı katkılarıyla, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından düzenlenen ve kültür hayatına önemli katkılar sağlayan Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı’nda, hafta boyunca resim ve hat sergileri, yazarlarla sohbet toplantıları ve imza günleri yer alacak. Ayrıca fuarı gezen ziyaretçiler her akşam bir tasavvuf musikisi konseri izleyebilecek. Fuar alanı, ramazan ayı boyunca her gün saat 11.00’den 24.00’e kadar ziyaretçilere açık olacak.

İstanbul 2010 AKB Ajansının da girişimleriyle her yıl Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen ”Ramazan Etkinlikleri”nin bu yılki yeni adresi ise Beyazıt Meydanı oldu.

Ajansın yanı sıra İstanbul Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle hayata geçirilen ve ”Ramazan İstanbul” adı altında bir ay boyunca düzenlenecek etkinlikler kapsamında, konserden, kitap fuarlarına kadar onlarca farklı seçenek bulunuyor.

“Ramazanda caz konserleri”

Hakan Erdoğan Productions’ın, İstanbul 2010 AKB Ajansının katkılarıyla ramazan ayı dolayısıyla bu yıl ilk kez düzenlediği ve Müslüman caz sanatçılarını buluşturmayı hedefleyen ”Ramazanda Caz Konserleri” serisi kapsamında Dede Efendi Ensemble 20 Ağustos’ta, İlhan Erşahin 21 Ağustosta, Abdullah İbrahim 24 Ağustos’ta Topkapı Sarayı, Aydın Esen ise ramazan temalı ”Aydın Esen Plays for Ramadan” başlıklı konseriyle 26 Ağustos’ta Arkeoloji Müzeleri’nde konser verecek.

Festivalin son konserinde Kudsi Erguner ve topluluğu, ”Islam Blues” başlıklı konserle 31 Ağustos’ta Topkapı Sarayı’nda sahneye çıkacak.

“Teravih-i Enderun ve Cumhur Müezzinliği”

İstanbul 2010 AKB Ajansı Klasik Türk Müziği Yönetmenliği projelerinden ”Unutulan Bir İstanbul Ritüeli: Teravih-i Enderun ve Cumhur Müezzinliği”, İstanbul’un 29 farklı camisinde ramazan ayı boyunca devam edecek.

İstanbul Müftülüğünün destekleriyle 10 Ağustosta Sultanahmet Camisi’nde teravih namazı ile başlayan etkinlik, 29 ”salatin camisi”nde bir ay boyunca İstanbullular ile buluşacak.
Etkinlik, yarın Teşvikiye Camisi, 20 Ağustos’ta Şişli Merkez Camisi, 21 Ağustos’ta Fatih’te Hırka-i Şerif Camisi, 22 Ağustos’ta Beşiktaş’ta Yıldız (II. Abdülhamid) Camisi, 23 Ağustos’ta Üsküdar’da Valide-i Atik Camisi, 24 Ağustos’ta Eminönü Yeni Cami, 25 Ağustos’ta Kasımpaşa (Cami-i Kebir) Camisi’nde gerçekleştirilecek.

Sergiler

Büyükçekmece Belediyesi Kültürpark Kervansaray’da 20 Ağustos’ta ”Çocuk Bakışlı İstanbul Sergisi” açılacak.

İstanbul Fashion Week açılışı ve Koza Genç Tasarımcılar Yarışması’nın ödül töreni, 24 Ağustos’ta İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Yerleşkesi’nde gerçekleştirilecek.
”Kontrastlar Şehri İstanbul” sergisi 25 Ağustos’ta İstanbul Modern’de sanatseverlerle buluşacak.

”Japonya’ya Avrupa Bakışı” sergisi ile ”Kader Denizi” sergisi 29 Ağustos tarihine kadar Sanat Limanı’nda görülebilecek.

”Gelecekten Masallar Sergi & Ses Enstalasyonu” projesi 31 Ağustos tarihine kadar Sabiha Gökçen Havalimanı’nda, ”1950’lerin İstanbul’u” fotoğraf sergisi 3 Eylül tarihine kadar Fototrek Fotoğraf Merkezi’nde, ”Efsane İstanbul: Bizans’tan İstanbul’a” sergisi 4 Eylüle kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde, ”Mimar Sinan” sergisi 5 Eylül tarihine kadar MetroCity Alışveriş Merkezi”nde, ”Ada Sahillerinde Bekliyorum”, ”Adalılar” ve ”Adalar’da İz Bırakanlar” sergileri 9 Eylül’e kadar Çınar Mevkisi ve Büyükada İskelesi’nde, ”Kuş Bakışı Adalar” sergisi 11 Eylül’e kadar Büyükada Adaevi’nde, ”Sonsuzluğun Kapısı: Türbeler” sergisi 19 Eylül’e kadar Topkapı Sarayı 2. Avlu Has Ahırlar Sergi Salonu’nda, ”Yunanistan’da mimari paralellikler: 19. yüzyıl geleneğinden 21. yüzyıl değişikliğine” sergisi ile ”Aramızdaki Mekan” sergisi 19 Eylül tarihine kadar Sanat Limanı’nda, ”The Morning Line” sergisi 30 Eylüle kadar Eminönü Meydanı’nda, ”Hüseyin Çağlayan 1994 – 2010” retrospektif sergisi 24 Ekim tarihine kadar İstanbul Modern’de, ”Molecular (ISTANBUL) Sergisi” 31 Aralık tarihine kadar Hasköy Mayor Sinagogu’nda, ”İstanbul’da Olmak, İstanbullu Olmak” heykel yerleştirme sergisi 31 Aralık tarihine kadar Caddebostan Dalyan Parkı’nda görülebilecek.

Mahya tasarım yarışması

İstanbul 2010 AKB Ajansı Geleneksel Sanatlar Yönetmenliği tarafından düzenlenen ve zaman içinde kullanılagelen formların sınırlı kalması ve uygulamacılarının azalması nedeniyle unutulmaya yüz tutan mahyacılığı çağdaş tasarımla buluşturmayı amaçlayan Mahya Tasarım Yarışması’na 5 Ekim Salı gününe kadar başvurulabilecek.

İstanbul 2010 AKB Ajansı Eğitim Yönetmenliğinin ana projelerinden ”2010 Okullarda” hız kesmeden çalışmalarına devam ediyor. ”Okul Tiyatrosu” kavramına uygun Türkçe oyun yetersizliğine dikkatleri çeken ”2010 Okullarda” projesi kapsamında düzenlenen ”Tiyatro Okullarda Oyun Yazma Yarışması”na son başvuru süresi 15 Ekim olarak belirlendi.
Sanat danışmanlığını tanbur sanatçısı Hakan Talu’nun yaptığı Uluslararası Mevlana Vakfı Türk Müziği Topluluğunun Yenikapı Mevlevihanesi’ndeki üçüncü konserinde, 21 Ağustos’ta ramazan ilahileri başta olmak üzere ilahi formundaki çeşitli tarikatların eserlerini de seslendirilecek.

İstanbul 2010 AKB Ajansı’nın desteklediği, Mevlana’nın öğretilerini ve düşüncelerini tüm dünyaya yaymak amacıyla ”Mevlevi Kültürü’nün Anlatımı ve Sema Töreni” başlığında Uluslararası Mevlana Vakfı Sema Topluluğu, 22 Ağustos Pazar günü Yenikapı Mevlevihanesinde ”Sema Ayin-i Şerifi”nde izleyenlerle bir araya gelecek.

1800’lü yıllardaki önemli org yapım merkezlerinden biri olan İstanbul’da kiliselerde bulunan ve bir kısmı kaybolmuş olan orgların izinden giderek bunların bir kitapta toplanmasını sağlamak amacını taşıyan proje kapsamında gerçekleştirilen ”İstanbul ve Orgları” başlıklı dinleti, 23 Ağustos’ta Sen Esprit Katedrali’nde, 25 Ağustos’ta Sen Piyer ve Sen Paul Kilisesi’nde sanatseverlere sunulacak.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Şişli Belediyesi işbirliğiyle yürütülen proje kapsamında 21 Ağustos’ta Feriköy’de ekolojik pazar kurulacak.

‘Liberal bir zulüm dönemi yaşıyoruz’

Ertuğrul Özkök’ten gizemli bir yolculuk daveti’ 20 yıl Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni’ydi. Ayrılmasına ilişkin söylenmeyen kalmadı. Kimi çok sevdi kimi nefret etti…

Kimi yazılarında hem asap, hem ezber bozdu, kimi yazılarında helal olsun dedirtti. Ne olursa olsun hakkında bir şeyler hep muğlak kaldı. Şunu özellikle belirtmeliyim ki kendisine de ifade ettim, bu söyleşiyi Ertuğrul Özkök’e sıklıkla sinir olan bir gazeteci olarak yaptım. Bu hâlâ zaman zaman sürüyor ve biliyorum ki bu konuda yalnız da değilim. O da biliyor bunu ve anlayışla karşılıyor. Mesleki kalem erbaplığına rağmen hayatı boyunca kendisini doğru ifade edemediğini söylüyor. Gerçekler dünyasının göbeğinde hayallerinden inşa ettiği tuhaf hakikatleri anlattığı kitabı ‘Tuhaf’ta bambaşka bir Ertuğrul Özkök’le tanışacaksınız. ‘Öteki ben’ini kitlelerle paylaştığı kitabında inancın ve gizemin labirentlerinden seslenecek sizlere. Tinkerbell’in peri tozları, çocukluk keşiflerinin heyecanı, öte coğrafyaların öcüleri, efsaneleri, albatroslar, lahitler, mezarlar, kodlar, şifreler, dini figürler, inancın isi, pusu yolculuğun duraklarından sadece birkaçı. Ertuğrul Özkök ile kitabı ‘Tuhaf’ı konuştuk ama hepsi bu kadar değil! Kesinlikle değil!

-Kitabınız içsel dünyanızın, içinizdeki çocuğun keşfe çıkışı gibi… Mistisizim, gazeteci merakı, hayatta havada kalan sorularla başa çıkış gibi… Sonra Da Vinci merakınız malum… Bu kitapta da sanki yol göstericiniz gibi…

– Dan Brown’ın yazma biçimine merakım var. Gazetecilik okullarında programları belirleyen bir insan olsam Dan Brown’ı ders diye okuturdum. Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle sohbet ettim, dedi ki ‘Benim yazımın bir matematiği vardır. İnsanların okurken zevkle öbür sayfaya geçmelerini sağlıyorum. Her sayfanın sonunda aynısını yaşatıyorum.’

20 yıl gazeteciliğimde insanların neler okuyup neler okumayacaklarını ve nasıl yazılması gerektiğini biliyorum. O yüzden yazarken, bu kitap bir bilemediniz iki gecede bitirilmeli, insanlar bir sayfadan öbür sayfaya bir bölümden öbür bölüme tereddütsüz geçebilmeli ve cümleler en fazla 7-8 kelimeyle yazılmalı diye bir hedef koydum. Yani Dan Brown’ın da bahsettiği direkt anlatımı getiren o matematiği kurdum ki bu bence dünyadaki en etkili anlatım biçimidir.

Mesela beni en çok etkileyen, yazma duygumu başlatan kitap Albert Camus’nün ‘Yabancı’sıdır. Çünkü bir insanın hayatındaki en önemli şeylerden bir tanesidir anneyi kaybetmek. Adam annesini kaybettiği cümlesiyle başlıyor kitaba. Çok basit bir cümleyle başlıyor. Kafka’nın ‘Metamorfoz’u nasıl? ‘Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş buldu’. Bu iki kitap sadece dünya edebiyat tarihinde değil dünya yazma tarihinde de milattır. O yüzden kitabı yazarken buna dikkat ettim, çok basit bir anlatımla yazdım.

– Kitapta önde olan manevi, içsel dünya, reel dünya ise belli belirsiz, hayli geride’ İnanıyorsunuz da yazdıklarınıza. Mesela kayıp denizci ile ilgili o ilk bölümde alınyazınızın kodunun o çocukken bulduğunuz ve izini sürerek Japonya’da ilginç sonuçlara ulaştığınız duvardaki yazı olduğuna ciddi ciddi inanıyorsunuz..

– Hem de nasıl inanıyorum ki o harfleri (bileğindeki dövmeyi göstererek) buraya da kazıdım. Sevdiğim bir yönümdür, kendimi inandırırım ben. Bu kitapta iç dünyamı sorguluyorum ve yaptığım en güzel seyahat.

– Spielberg’in çocukluğuna göndermelerde bulunduğu üç beş şirin veledin macera arayışlarındaki tadı da andırıyor bir yandan kitabınız..

– Spielberg evet çok doğru söylediniz. Ama Spielberg’den önce çocukluğumda beni en çok etkileyen 12 ciltlik İki Çocuğun Devrialemi kitabıdır. Bana sünnette hediye edilmişti, hâlâ buralarda bir yerde durur başucu kitabım olarak.

‘Hallac-ı Mansur’un peşindeyim’

– Kitabı okuyunca daha iyi anlıyoruz ki gazeteci olmasaymışsınız sırtınıza çantayı atıp dünyayı dolaşırmışsınız…

– Öyleyim tabii.Hâlâ da öyleyim, şimdi Hallac-ı Mansur’un peşine düştüm, Tempo dergiyle İran’a gideceğim. Diyebilirim ki beni Mevlana’dan çok daha fazla etkileyen bir figürdür Hallac-ı Mansur. Bir İslam Galileo’su gibi bir gerçeğin ifadesinde yapılabilecek fedakârlıkların en uç noktasını göstermiştir. Doğduğu yere bir tür hacca gider gibi gitmek istiyorum.

– Böyle sufi sezişler, mevlevi dönüşler, dinler tarihi derken dinler tarihine, kutsal kitaplara hayli meraklı olduğunuz bu kitapla tescillenmiş oldu diyebilir miyiz?

– Şöyle söyleyeyim; evimdeki koleksiyonum en zengin iki bölümü şarap ve inançtır.

Neden şimdi hani yaşınızın ilerlemesiyle mi ilgili?

– Hayır. Bir kere benim dinle alakam yok. Bu çok tehlikeli de bir laf biliyorum. Yaşlandıkça dindarlaşıyor falan değilim ama çocukluğumdan beri hiçbir zaman Allah’a olan inancımı kaybetmedim. Çok dindar ama çok özgür de bırakan bir ailede büyüdüm. Günde bir büyük rakı içen ama Ramazanda ağzına rakı koymayan, cuma günleri namaza giden bir babayla büyüdüm. Annem hâlâ beş vakit namazına kılıyor, dizlerindeki ağrıya rağmen aksatmıyor.

Tek tanrılı dinlerin hepsinin başında bir sorun olduğuna inanıyorum. Müslümanlığın başında fundamentalizm, Yahudiliğin başında siyonizm sorunu var. Hıristiyanlığın başında evangelist bir hareket ve Hıristiyanlığın o fetih duygusundan dolayı özellikle Amerika’da canlanan oraya buraya müdahale sorunu var.

Tek tanrılı dinler beni çok hayalkırıklığına uğrattı. Dinlerin mutlaka ve mutlaka baskıcı iklimlerine bir çare bulunması gerektiğine inanıyorum. Dinler insanları kendisine baskıyla değil özgürlüklerle bağlamalı. O zaman, onların gerçek din olduğuna inanacağım. O yüzden Jacque Attali çok doğru bir tahlilde bulunarak önümüzdeki dönem artık lego dinler dönemi başlayacak diyor. Her insan istediği dinden istediği bölümü alacak, onları ekleyerek kendisine ait bir puzzle elde edecek diyor.

Dolayısıyla aynı zamanda bir sosyolog olarak da en geç elli yıl içinde tek tanrılı dinlerin, peygamberlik sistemlerinin çok ciddi biçimde sorgulanacağına inanıyorum. Çünkü sonunda dini din yapan Allah değil, peygamberlik sistemleridir.

Son derece saygım var, hiç itirazım yok ama şu soruyu sorma hakkına da sahip olduğumuza inanıyorum: Acaba peygamberlik sistemlerini bugüne kadar iyi mi yorumladık, yüzyıllar içinde bize gelişinde doğru mu aktarıldı? Çünkü Kuran’ı okuduğunuzda o kadar baskıcı bir şey görmüyorsunuz. O zamanlar dinleri baskıcı hale getiren nedir? Bunun sırrını çözmemiz gerekiyor.

Hallac-ı Mansur ‘Allah benim’ dediği zaman bana göre insanlara dinin oluşturduğu sistemlerden daha fazla bir görev getiriyor yani Allah’ı yeryüzünde temsil etme görevi getiriyor. Burada mantık olarak dini sistemin kendini temsil duygusundan daha kuvvetli bir duygunun olması gerekiyor. Ben inancı, sıradan bir dindardan çok daha fazla içimde hissettiğime inanıyorum. Niye? Sonunda Allah ile baş başa kaldığım zaman ben de en gelişmiş duygu şükretme duygusu oluyor. Çok şükrederim.

‘Herkes gibi sonradan görmeyim’

– Toplu bir yorumlama getiriyorsunuz, her şey birbiriyle bağlantılı hani kelebek etkisi

– Öyle. Kendimle sonradan görmeyim diye dalga geçerim hep çünkü herkes sonradan görmedir. İzmir’in en fakir mahallelerinden birinde doğdum, devlet bursuyla okudum ve ondan sonra çok büyük imkânlara kavuştum. Kendi çabamla ama Allah’ın bana verdiği birtakım yetenekler, tesadüfler hepsi bir araya geldiği zaman bana bu hayat sağlandı. Allah bana hayatım boyunca çok güzel bir kadın verdi, çok güzel yemekler yedim, çok güzel yerler gördüm, çok güzel, çok mutlu yaşadım, sağlık verdi bu yaşıma kadar. Tüm bunların bir karşılığının verilmesi gerekir diye düşünüyorum. O yüzden şükretme duygum biraz fazla gelişmiştir. Aşırı duygusallığımın da etkisi vardır.

– Ahmet Hakan ile Kâbe’ye gittiniz’ AKP’nin Doğan Grubu’na atakları sonrasına denk geldi yanında da Ahmet Hakan diye yazıldı, nereden çıktı şimdi diyenler oldu, siteler de bangır bangırdı… Didiklendi durdu’

– Bir kere 4 yıl önce başvurmuştuk, Ahmet Hakan, Murat Bardakçı ve ben gidecektik. Fakat Murat’a, yıkılıp otel yapılan Edjab Kalesi’yle ilgili karşı yazıları nedeniyle vize vermediler ve gidişimiz 4 yıl ertelendi. Ben Kâbe mülakatlarımız dolayısıyla bir gazetecilik ödülü bekliyordum çünkü herkesin gittiği yeri biz farklı yazdık. Gazeteciliğin bu farklılıklara ihtiyacı var. Kâbe’ye herkes gitmeli. Medine’den de çok etkilendim, Mekke’den daha çok etkilendim, Vatikan’dan da öyle. Şimdi Hallac-ı Mansur’un doğduğu yere de gideceğim. İnancın çıktığı coğrafyayı tanımak zorundayız çünkü hepimiz bununla yaşıyoruz. Ondan sonra yine çok tehlikeli şeyler yazdım. Yine şarap içmeye devam ediyorum, namaz kılmıyorum, oruç tutmayacağım dedim. Bunları da iftiharla da söylemiyorum. Bu benim.

– Demin aşırı duygusalım demiştiniz, sizin konumunuzda uzun süre çalışmış birinin bu kadar duygusal olma lüksü var mı?

– Bence var. Hacettepe’de sosyoloji dersi verirken bir tezim vardı, diyordum ki ‘içinde insan dolaşmayan, duygusallık olmayan bir sosyoloji, sosyoloji olamaz’. Aynı şekilde gazetecilikte de duygusallığın yeri olmalı. Duygusallık olmayan gazetecilik mekaniktir ve ölüme mahkûmdur. Alın Le Monde orada rasyonel, pozitivist bir mantıkla yapılan gazete duvara çarptı ve gitti aşağıya. Aynı şey dünyanın diğer ciddi gazetelerini de sarsıyor.

– Bu bakışı açısını Hürriyet’te nasıl uyguladınız?

– 20 yıl boyunca Hürriyet’e adam sokmaya çalıştım. İnsanın zaaflarını sokmaya çalıştım. Dediler ki gazeteciler hata yapar mı? Yapar, yapsın dedim. Hata olmayan bir gazete bu toplumu anlayamaz çünkü. Hata yapmaktan korkmayın dedim. Haber atladığım gün kapıyı kapatıp duvarları yumrukladım, okumadım gazeteleri, küstüm. Çok büyük bir haber atladığım zaman dünyanın sonu gibi geliyordu. Mahvoldum, bittim diyordum. Ama hatadan ders almasını, yola devam etmeyi bildim.

– Sevildiğiniz de oldu, sevilmediğiniz de’

– Çok nefret edenim oldu hatta yüzde 70 nefret edildim, hala da öyle.

– Klasik gazetecilik kalıplarını yıktığınız söylendi, gazeteciliğe yeni ‘format’lar getirdiğiniz de… Kimseyi aforoz etmediniz, hep diyalogdan yana oldunuz tamam ama gazeteci en nihayetinde taraf olur malum… Kimi zaman sivri köşelerden seslendiniz, kimi zaman toplumu yatıştırma gayreti gösterdiniz… Bazı zamanlar toplumu yatıştırma gayretindeki yazılarınızı okurken başka bir siz yazıyormuşsunuz gibi geliyor, Hasip Kaplan’ı yazarken başka bir yazı ve sizle karşılaşıyoruz. Benim gibi düşünenler adına söylersem ki sayımız az değil bir sinir oluyorum, öfkeleniyorum bir destekliyorum yazılarınızı’ Hangisi asıl siz?

– Hepsi benim.

– Böyle diyorsunuz ama nihayetinde bir şeyler hep muğlak kalıyor’ Netin netini soruyorum, sıkı bir yanıt istiyorum, istiyoruz!

– Çok doğru tahliller bunlar, dediğin gibi okur tepkisi bu ve benim için çok değerli. Sinir olmaya, kızmaya gelince ben de sinir oluyorum kendime bazen. Önce şunu söyleyeyim sivri köşeleri olmamalı insanın ama omurgası olmalı ikisi farklı şey.

Mesela kendinize bakın, bir tane mi siz varsınız? Diyorsunuz ki bazen beğeniyorum bazen çok kızıyorum. Ben de böyleyim. Ben de bazen Tayyip Erdoğan ile aynı düşünüyorum, bazen çok kızıyorum. Ama kimseye sürekli düşmanlığım yok, Tayyip Erdoğan’a da yok sürekli düşmanlığım. Cumhuriyet mitinglerinde benim gazetemi yaktılar, ama Tayyip Erdoğan’a gidip sorduğunuz zaman o da düşman biliyor beni.

O dönemde Tuncay Özkan da, Mustafa Balbay da kızıyordu bana ama şimdi onlar için en büyük mücadeleyi verenlerden bir tanesi benim. Yani hepsi benim bunların. Mesela Tuncay Özkan bana dünyada yapılabilecek en büyük kötülükleri yaptı televizyonda ama bunun hiçbir önemi yok, çünkü bana yaptığı kötülük onun şahsi meselesi. Şu anda ona yapılan kötülükler ise hukuki bir kötülük. Bu hepimizi ilgilendiriyor. Bunları ayırmayı öğrendim hayatta. Kimseye özel bir düşmanlığım yok. Bana karşı insafsızlık yapanlara karşı bile yok.

Hayatımda sadece iki kişiye dava açtım. Hakkımda edilmedik hakaret kalmadı. Vakit gazetesine bir tane dava açmadım. Babam dünyada en sevdiğim insandı. Yıldırım Türker babamla ilgili bir şey yaptı ona dahi dava açmadım ki çok dokundu, hüngür hüngür ağlattı beni. Beni dünyada ağlatan yazar Yıldırım Türker’dir. Ama Star Gazetesinde çalışan bir kişiye dava açtım ve kazandım da çünkü babamla ilgili çok ağır bir şey söyledi, artık kaldıramadım yani.

Bir de telefonlarımı dinletip yayımlattı diye Meral Akşener’e dava açtım. Onu da bir gün önce öğrendim ki evini satacakmış, bayağı yüklü bir tazminat kazandım çünkü. Bugünün parasıyla 24 bin YTL’ydi ve ertesi gün gidip haczedeceklerdi, o nedenle parayı almadım. Meral’i çok severim, mert kızdır. Almadım parayı ve bugün çok iyi arkadaşız. İyi ki öyle yapmışım. İnsana ait hiçbir şey beni şaşırtmaz. Bir de hiçbir kızgınlığım bir yılı geçmiyor. Bana çok safsın diyorlar.

Egomla başım dertte

– Yöneticilik nasıl bir hal… Egoyla aranız nasıl?

– 20 yıl boyunca en zorluk çektiğim şey bu oldu çünkü ister istemez onca yıl Türkiye’nin en büyük gazetesinin başında oturduğunuz, yazılarınızla tartışma açtığınız, ses getirdiğiniz zaman bu insanda güçlü bir ego geliştiriyor. Dolayısıyla egoyla başım dertte ve törpülemeye çalışıyorum. Ama egomu kapris yapmak, ezmek, zulmetmek şeklinde asla kullanmadım. Kimseye haksızlık yapmadım. Sadece fikri düzeyde onu biraz şımarıkça savunmak şeklinde kullandım. Parlak diye düşündüğüm bir fikri şımarıkça savunmak lüksüne sahip oldum.

– Tadını çıkardınız yani

– Tadını çıkardım evet. Bu bana iyi geldi. Bu oyuncakla oynarken de insanın kendini iyi kontrol etmesi lazım. Serseri bir mayın gibidir ego ve yüzüme az patlamadı. Ne olursa olsun insanın kadın erkek ilişkisinde de, meslekte de şımartılma duygusu çok güzel bir duygu. Şımartılmaktan da şımartmaktan da hoşlanıyorum. Ama en büyük zorluğum dört tane e-mail alan köşeyazarlarının kaprisleri oldu. Alın size ego! Onlara hep anlatmaya çalıştım, biz aslında hiçbir şey değiliz, burada bulunduğumuz yerlerle var olan insanlarız. Geçenlerde Ahmet Hakan bir yazısında yazdı, artık köşe yazarlığının da reytingi var, ölçülebiliyor diyor. Buna katılıyorum ve Türkiye’de önümüzdeki dönemde köşe yazarı sayısının azalacağını düşünüyorum. Bir köşe yazarının farklı olması lazım.

‘Provoke etmeye bayılırım’

– Popüler olmayı seviyorsunuz değil mi?

– Kim sevmez ki? Ama ben Hürriyet gazetesiyle popüler olmadım, öğretim üyesiyken 250 tane satan Oluşum dergisine yazı yazardım, Enis Batur’la ‘Yazı’ diye bir dergi çıkardık. Dergi 1500 tane sattı diye üzüldük. Çok popüler bir şey yaptık herhalde ondan böyle çok sattı falan diye. Marjinal bir şey yapmak istiyorduk yani dergimizi Türkiye’de en fazla 100 kişi okumalı falan diye bakıyorduk. O kadar da manyakça bir marjinal kafamız vardı. O zamanlarda da çok tartışılıyordum.

– Yazılarınızla sık sık provoke ediyorsunuz desem’

– Allah vergisi bu bende ve buna da bayılıyorum derim. Çünkü toplumlarda gerçek tartışmaların provokasyonla başladığını düşünüyorum. Zihni dürtüyor, bam teline basmak hani’ Koyun olmazsın, düşünmeye başlarsın, otomatik olarak başlarsın yani’

– Siyasete atılmayı hiç düşündünüz mü?

– Allah yazdıysa bozsun! Siyaset beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Siyaset yazısından kazanıyorum paramı ama sevmiyorum. Böyle dediğimde maymunluk yapıyorsun, oynuyorsun diyorlar. Yolda insanlar soruyorlar sen bilirsin mutlaka diyorlar falan. Bilmiyorum, sizden daha fazla bildiğim bir şey yok sadece mesleki tecrübelerimden dolayı kendime ait bir yorumlama biçimim var diyorum. Siyaseti bildiğine inanan insanların da pek fazla bir şey bilmediklerini bu meslekte gördük yani. Siyasetten anlıyorum diyenden kork! Herkes sallıyor bir şeyler.

‘Emin Çölaşan da melek değil’

– Emin Çölaşan ile üç söyleşi yaptım, kendisiyle sizin hakkınızda da konuştum, burada da yayımladık. Bu söyleşide konunun diğer tarafı olan size de sormak isterim’ Şimdi de ben provoke ediyorum gibi oldu ama’

– Yok sor tabii de ben Emin Çölaşan ile ilgili hiçbir yerde konuşmadım, hayatımın sonuna kadar da konuşmayacağım ama bu Emin Çölaşan’a hak verdiğim anlamına gelmiyor. Emin düzgün davranmadı, sadece bunu söylemek istiyorum. Şimdi Aydın Doğan da hatıralarını yazıyor ve o da bana kızıyor, ‘Beni 2.5 yıl oyaladın yoksa 2.5 yıl önce çıkaracaktım Emin’i’ diyor. Ben bir yöneticiydim burada ve yönetici olarak yapmam gerekeni yaptım. Kitabı doğru, tarafsız okuyan herkes oradaki rolümün ne olduğunu gayet iyi değerlendirdi. Bir kere Emin’in yazdıklarının aleyhime değil lehime olduğunu düşünüyorum.

– Herkesin kendine göre haklı olduğu taraflar vardır durumu mu?

– Kimse tek başına haklı olamaz, sadece benim için mi geçerli bu? Emin de Allah değil yani Emin de bir melek değil.

– Hatıralarınızı yazacak mısınız?

– Hayır yazmayacağım. Türkiye’de yazılan hatıraları okuduktan sonra hatıra yazmamaya karar verdim. Hepimiz her şeyi kendi oturduğumuz yerden görüyoruz, kendi dünyamızdan bakıyoruz ve haklı görüyoruz kendimizi. O nedenle hatıra yazmak insanlara haksızlık etmek anlamına geliyor. Ama şöyle bir şey düşünüyordum: Özal’a en yakın gazeteci bendim, yüzlerce defa baş başa kaldık ve çok şeyler konuştuk. Özal da öldü gitti, yanımızda da kimse yoktu. Özal bana şunu dedi, bunu dedi, şunları yapmayı planlıyordu falan diye kafamdan özellikle çok provokatif şeyler uydurup yazayım, bir yıl sonra da çıkıp bunların hepsini uydurdum diyeyim diye düşündüm. Bunu sırf hatıra yazanlarla dalga geçmek için yapmak istiyordum. Ama okuyucuyu aldatmak olur, en iyisi yapmamak deyip vazgeçtim.

– Yine bir okur ve gazeteci olarak benim gibi düşünenlerin takıldığı bir konu var. Hürriyet’in başından çekilmeniz olayına kadar son iki yılda özellikle yazılarınızda gerek hükümete, gerek topluma seslenirken itidalli gittiniz. Germemeye çalışarak çoğu zaman sinir bozucu derecede sakin sularda seyreden yazılar yazdınız. Özellikle Aydın Doğan’a taarruza geçtiklerindeki kimi yazılarınız geri adım atarcasına algılandı. Ama eninde sonunda hükümetin yaptıkları malum, derken Hürriyet’in başından çekildiniz. Hem bunu anlatın istiyorum hem de nasıl tepkiler aldınız, hani sırt sıvazlayanlar mı oldu, neler oldu?

– Önce şunu söyleyeyim çok etkilenmedim çünkü beş yıldan beri zaten ayrılmak istiyordum. Sedat Ergin gelecekti benim yerime fakat Sedat Milliyet’in başına gitti falan. 20 yıl bir yerde oturduğunuz zaman altınızdan gelen insanların yolunu da tıkıyorsunuz ister istemez. Koltuğuma hiçbir zaman yapışmadım. Kaldı ki ayrıldıktan sonra da tartışma ortamından çekilmedim yani. Çok daha rahat konuşuyorum, tartışıyorum, yazıyorum, bağlayıcı değil artık yöneticiliğim. Sizin dediğiniz o itidalli olayı falan o bağlayıcılıktan, o zamanki konumumun getirdiği sorumluluktan kaynaklanıyordu asıl. Bir de hayatta yapmak istediğim şeyler vardı. Yemen’e gitmek istiyorum mesela, beş yıldır Yemen de Yemen diyordum. Çölün ortasındaki Şibam şehrine gidip orada bir vecd içerisinde çölde yaşamak istiyorum bir süre. Ayrılmak istiyordum ve bir türlü olmuyordu sonunda bu noktaya geldi ve ayrıldım yani o kadar büyük bir şey değil, altında böyle komplo teorileri falan yok.

– Aydın Doğan istedi mecbur kaldı ayrıldı denildi’

– Aydın Doğan bu gazetenin sahibi, istediği zaman göreve getirir istediği zaman görevden alır. Aydın Doğan ile ilişkilerimde hiçbir değişiklik yok. 10 gündür beraber tatildeydim Aydın Bey ile. Bana bir patronun yapacağının fevkini hâlâ yapan bir insan. Onun ötesinde bana hem ağabeylik hem dostluk gösteren bir insan. Kaldı ki bu işin Aydın Doğan ile bir ilgisi yok.

Nasıl karşılandı konusuna gelince, ayrıldıktan sonra üç ay içerisinde 16 üniversite gezdim. 20 yıl boyunca hiçbir üniversiteye gitmedim, bir tane panele katılmıştım o kadar. Seni taşlarlar, kovalarlar, bir şeyler olur aman gitme diyenler oldu.

16 üniversitede konuşma yaptım, hepsinin dijital kayıtları var. Pamukkale Üniversitesi’nde benden üç gün sonra Enerji Bakanı’nı konuşturmadılar. Üniversitelerden alkışlarla ayrıldım. Gittiğim her yerde şu anda insanlar bana çok daha iyi davranıyorlar. Kitabımla ilgili de çok güzel tepkiler alıyorum. Ben kötü bir insan değilim sonuçta ve birdenbire ermedim yani. (gülerek) İnsanlar hep, sizi yanlış tanıyormuşuz diyorlar. Herkes için geçerlidir bu. Dünyanın hiçbir yerinde gücü temsil eden insanlar sevilmez, hedeftedirler.

– Bu hedefte olma konusunda Kardak olayı mesela tepe noktalardan biriydi’

– Rezalet yani’ Beni savaş çıkartmakla suçluyorlar, hadi ordan! Peki, kardeşim Mavi Marmara gemisinde 9 tane insan öldü, niye onlardan bir tanesini hiç suçlamıyorsun savaş çıkartmaya, bilmem ne yapmaya çalışmakla? Bana sorarsanız Kardak kocaman bir şaka. Kardak meselesini hayatımda hiç ciddiye almadım. Komedi’

Bir ay biz Kardak’la ilgili haber yapmadık, niye biliyor musunuz? Yunanistan haberleri sıkıcıdır yapmayın dedim. Fatih de (Altaylı) yazmış yok savaş çıkar demiş de bilmem ne. Fatih o sabah toplantısında yoktu bir kere. Sabah toplantısını yazdık biz, haber yoktu, ya bu Kardak’ta ne oldu falan dedik, ertesi sabah baktık Milliyet Kardak diye bir resim yayınlamış. Kimse Milliyet’in koyduğu resmi konuşmuyor. Bizden bir gün önce Milliyet’te çıktı.

Biz de haber ajansıyla, bizim Uğur Cebeci ile ‘yuh be, Milliyet gitmiş siz gidemediniz’ diye dalga geçtik. Biraz sonra Uğur gelip ‘Helikopterlerimiz şu anda Kardak’a iniyor, Milliyet yanlış adaya inmiş’ dedi’ (gülüyoruz) Biz sevindik bunun üzerine.

Kimseye bayrak dikin diye talimat falan vermedim, Cesur Sert orada gidin sorun. Cesur giderken bayrak koymuş. Şimdi o fotoğrafı kim yayınlamaz Allah aşkına? Ve biz adayı bizim adamız diye biliyoruz, Dışişleri ada bizim diyor. Tutturdular sen savaş çıkarmak istiyorsun diye.

Yahu deprem sırasında Rumca manşeti ben attım ‘Teşekkürler Komşu’ diye. Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin gelişmesini o sağladı, insaf! Daha geçenlerde TaNea gazetesi benden Sümela Manastırının ibadete açılması dolayısıyla makale istedi ve tam sayfa yayınladılar. Ben mi savaş çıkarmaya çalışıyorum? Yapmasınlar..

Mavi Marmara’da 9 insan öldü. Resmen göz göre göre gittiler, alın Libya gemisi gitmiyor işte, döndü. Libyalılar bizden daha mı korkak yani. Mavi Marmara’nın yaptığını niye kimse sorgulamıyor? Beni savaş çıkartmaya çalışmakla suçlayan insanlar ‘Türk jetleri niye kalkmadı’ diye yazılar yazdılar.

– İsrail hükümetinin tavrını da desteklemiyoruz öte yandan’

– Bugün içinde vicdan duygusu olan bir insanın İsrail yönetimini desteklemesi mümkün değil. İsrail artık sadece dünyada ve ülkesindeki Yahudilere zarar vermiyor aynı zamanda bizimki gibi ülkelerdeki bizim gibi insanlara da zarar vermeye başladı. Fikrimizi rahatça söyleyemez olduk.

Türkiye bir Meclis Komisyonu kurup Mavi Marmara olayını kendisi incelemelidir. Türk hükümetini çok eleştiriyorum, bu kadar riskli bir işi yaptırtmamalıydı. Hiç palavra atmasınlar şöyle oldu da böyle oldu da diye. Mavi Marmara Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük skandallarından, en sorumsuzca eylemlerinden biridir. Skandalın daniskasıdır. 9 insan hayatını kaybetti, 50’ye yakın insan yaralandı ve Mavi Marmara hiçbir şeye hizmet etmedi. Gazze halkına da hizmet etmedi. Barışçı Arap hükümetlerinin de işini zorlaştırdı. Elbette İsrail’i de eşit derecede suçlu görüyorum. 9 insanı öldürmek ne demek? İkisi de birbirinden beter.

– Kendinizi gazeteci olmanıza rağmen hiç yeterince ifade edemediğinizi düşündünüz mü?

– Bütün hayatım boyunca.

– ‘Kürtlerle beraber yaşamak zorunda mıyız’ yazınız’ Çekilmedik taraf kalmadı mesela?

– Kürtlerle beraber yaşamalıyız diye yazdım o yazıyı. Bir üst cümleye bakmadılar hiç, Türklerin de Kürtlerin de menfaatine olan şey birlikte yaşamaktır diyorum. Kalktılar ırkçı dediler, Miloseviç dediler, Hitler dediler’ Demediklerini bırakmadılar. Ne alakası var Allah aşkına Hitler ile? Yahudiler PKK kurup, Almanlara saldırıp öldürdüler mi yani. Hitler durup dururken Yahudileri katletmeye başladı. Miloseviç örneği de aynı şekilde akıl almazcadır.

Bu sabah yine 6 şehit vardı şimdi ben, bir kızı Kırklareli’nde diğeri Şırnak’ta yaşayan Hasip Kaplan’dan üniter devlet için, o askerlerimiz için bir açıklama bekliyorum. Bu olay dolayısıyla köşe yazarlarının halktan çok kopuk olduğunu daha bir iyi anladım. Türkiye’de kendine liberal diyen yazarların hepsi pes dedirtecek denli halktan kopuk.

Liberal zulüm dönemi

– Demokrasinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

– Berbat görüyorum. Bence Türkiye’deki demokrasinin başındaki en büyük tehlike şu anda demokrasinin tarifini yapma yetkisini sadece kendinde gören insanların yarattığı zulüm ortamıdır. Türkiye’de liberal bir zulüm dönemi yaşıyoruz. Ergenekon davasında yapılan hataları eleştirdiğiniz anda Ergenekoncu, darbeci, postal yalayıcısı diye damgalanıyorsunuz.

Bu insanlar, siyasiler de liberaller de yıllarca Emin Çölaşan’dan şikâyet ettiler, hepsi Emin’den çok daha beter insanlar oldular. Şu anda liberal geçinen insanlara bakıyorum Emin Çölaşan bunların yanında mumla aranacak insan.

Demokrasilerin artık bir tek temel görevi var; çoğunluk diktatörlüklerini önleyici, şahsi diktatörlük heveslerini önleyici mekanizmaları oluşturmak. Yüzde 51’i aldığı zaman kendisini milli iradenin tek temsilcisi görüyor. Ben de o zaman yazdım, BDP de milli irade, onun da var temsili.

– Sonraki kitabınız için birkaç ipucu’

– Biraz Türkiye’nin ezberini bozacak bir kitap olacak, gelecekle ilgili. Türkiye’nin başına neler gelebilir biraz bunu anlatan bir kitap olacak.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Tuhaf/ Ertuğrul Özkök/ Doğan Kitap/ 244 s.

Tarihte dünyanın en hayırsever insanı olarak bilinen, MS. 2. yüzyılda Antalya’nın Kumluca ilçesinde bulunan Rhodiapolis Antik kentinde yaşayan Opramoas’ın, çevre kentlere ve insanlara yaptığı yaklaşık 3 milyon dinar ile dünyanın en hayırsever insanı unvanı kazandığı bildirildi.

Antalya’nın Kumluca ilçesinde yer alan Rhodiapolis Antik Kentinde MS. 138-161 yılları arasında yöneticilik yaptığı bilinen hayırsever Opramoas’ın, en büyük hayrının, MS. 141 yılında meydana gelen depremde yıkılan 33 Likya kentinin yeniden inşa edilmesi olduğu belirtildi.

Opramoas’ın ayrıca gelinlik kızlara çeyiz parası, küçük çocuklara eğitim yardımı, yoksullara yardım ve açların doyurulması gibi bir çok hayır işini de üstlendiği kaydedildi. Opramoas’ın yaptığı yardımlar, kendisi adına inşa edilen anıt mezarının üzerinde de satır satır yer aldı.
Rhodiapolis Antik Kenti kazı çalışmalarını yürüten Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsa Kızgut, Opramoas adına ölümünden sonra yaptırılan anıt mezar taşları üzerinde, yardımlarının listesi, Romalı yöneticilerle yaptığı mektuplaşmaları içeren 12 yazıt, 19 mektup ve 33 dokümanın yer aldığını söyledi.

Bir tür otobiyografi olarak değerlendirilebilecek bu yazıtların dünyada taş üzerine yazılan en uzun yazıtlardan biri olma özelliğini de taşıdığını belirten Kızgut, yazıtlarda Opramoas’ın yaptığı yardımlar ve yardımlardan dolayı kendisine yapılan teşekkür ile minnet ifadelerinin de yer aldığını kaydetti. Kızgut, şöyle konuştu:

”Dünyanın en hayırsever adamı olarak bilinen Opramoas adına yaptırılan anıt mezar taşlarının üzerine, dünyada iken yaptığı tüm hayırseverlik işleri liste halinde yazılmış. Bu listede 33 Likya kentine depremden zarar gördükleri için yapılan yardımlara da yer veriliyor. Bu kentlere yaptığı yardımların tamamı, yapılan hesaplamalara göre 3 milyon dinar. Tabi söz konusu bu miktarı günümüz parasıyla karşılaştırmak ve kesin karşılığını söylemek çok zor. Biz bu paranın altın olduğunu düşünüyoruz. Şu anda sadece kendi anıt mezarını ayağa kaldırmak için yaptığımız proje yaklaşık 1 milyon TL. Bunun antik dönemdeki karşılığını söylemek oldukça zor. Belki ilerideki bulgulara göre bunu daha net, daha kesin olarak söyleme şansımız olacak.”

Kızgut, yapılan yardımların geneline bakıldığında, sadece kentlerin inşası için değil, halkın ihtiyacına göre bir yardım dağılımı gerçekleştirildiğinin görüldüğünü, ayrıca Opramoas’ın kendi yaşadığı şehir olan Rhodiapolis’e yaptığı yardımları yazdırmamasının da mütevazılığının bir göstergesi olduğunu sözlerine ekledi.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, 6 Ağustos – 3 Ekim 2010 tarihleri arasında, Türkiye’nin 120 senelik dostu Japonya’nın sanatını, gelenekselden moderne, çağdaştan güncele tüm renkleriyle ülkemiz sanatseverleriyle buluşturan iki sergiye ev sahipliği yapıyor.

Pera Müzesi’nin 3. katında açılan “Ikuo Hirayama – Türkiye, Batıyla Doğu Arasında Bir Kültür Kavşağı” başlıklı sergi, Nihonga resminin büyük ustası, Japonya’nın yetiştirdiği en saygın sanatçı ve bilimadamlarından Ikuo Hirayama’nın 38 resminden oluşuyor. Yaşamının önemli bir bölümünü Batı’yla Doğu’yu bağlayan İpek Yolu’nu resmetmeye adamış, Japonya’nın ilk Unesco İyiniyet Elçisi olan sanatçının Japonya’da kendi adını taşıyan bir müzesi var.

Serginin çatısını bizzat oluşturan ve açılışta İstanbul’da bulunmayı çok arzulayan Ikuo Hirayama Aralık 2009’da hayata veda ettiği için sergi açılışında yer alamadı. Açılışa katılan eşi onun tarihi çok sevdiğini dolayısıyla bölgeye büyük ilgi duyduğunu dile getirerek “Hirayama Japonya’da ama ruhunun İstanbul’a, Pera Müzesi’ne uçmuş olduğuna inanıyorum” dedi. Bu sergiye müzenin 4. ve 5. katlarında aynı gün açılan “Japonya Medya Sanatları Festivali İstanbul’da – 2010” başlıklı sergi eşlik ediyor.

‘Çare kadim bilgilerde ve Marksist yorumda’

Veda-Bir Dostluğun Öyküsü ve Sanat Uzun Hayat Kısa. İki Zülfü Livaneli yapıtı… Veda-Bir Dostluğun Öyküsü, çocukluk arkadaşı Mustafa’yla, Kurtuluş Savaşı kahramanı Mustafa Kemal Paşa’yla ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’le pek çok yaşantıyı paylaşmış, kederine, tasasına ve sevincine şahit olmuş Salih Bozok’un ve Mustafa Kemal’in can kardeşliği konu ediliyor romanda.

Kardeşliğin, dostluğun, yurtseverliğin, savaşın, göçün, acıların, kurtuluşun, sevinçlerin öyküsü anlatılıyor iç içe, omuz omuza. Sanat Uzun Hayat Kısa adlı kitabı ise çok boyutlu bir sanatçının okuyarak, besteler yaparak, filmler çekerek, romanlar yazarak ve hepsini halkla iletişim halinde üreterek yaşarken birikmiş sözlerinin süzülmesinden oluşuyor.Livaneli ile Veda-Bir Dostluğun Öyküsü ve Sanat Uzun Hayat Kısa adlı kitaplarını konuştuk.

-‘Veda’ ile ilgili aldığınız en sık eleştiri ve en gönendirici değerlendirme neydi? Herkes bir şeyler söyledi… Asıl tanımını Atatürk ve Salih Bozok’ta bulan idealler, dostluk, kardeşliğin ekranda devleştiğini söyleyen de oldu, klişenin klişesi diyen de… ‘Veda’nın yaklaşımını en yalınından sizin dilinizden aktarmalı, nasıl bir yaklaşım benimsedi yazar-yönetmen Livaneli, geçişleri, insani anekdotları nasıl eklemledi ve geliştirdi?

– ‘Veda’nın Türkiye’de büyük bir sarsıntı yaratacağını biliyordum. Tam da bu nedenle yaptım filmi. Çünkü Türkiye bugüne kadar Atatürk’e ilişkin bir sinema filmi yapamamıştı. Belgeseli, TV dizisini, sinema filminden ayıramayan birileri epey gürültü yaptılar ama onların hiçbir önemi yok.

Nasıl 1978 yılında Nâzım bestelerinden oluşan ilk ve tek uzunçaları yapmak bana nasip olduysa, Atatürk’le ilgili ilk sinema filmini çekmek onuru da benim özgeçmişime yazıldı.

Nâzım Türküsü yayınlandığı yıl kopan gürültüyü duysaydınız korkardınız. Birtakım karanlık yürekli yarım aydınlar beni neredeyse çarmıha geriyorlardı. Ben kim oluyormuşun da Nâzım besteliyormuşum falan filan. Benim yerimde daha yüreksiz birisi olsaydı korkudan işi gücü bırakır, bir daha beste yapmaya tövbe ederdi.

Bir de bugünkü duruma bakın. O gürültüyü koparanları hayat harcadı, kimi bir köşede kıskançlık krizleri geçirerek öldü, kimi hayata küstü. Adlarını hatırlayan yok. Ama Karlı Kayın Ormanı, Memetçik Memet, Hoşgeldin Bebek, Hoşçakal Kardeşim Deniz gibi besteler milyonların dilinde marş halinde söyleniyor. Hem de sadece Türkiye’de değil. İspanya’dan Japonya’ya kadar birçok ülkede.
 

Avrupa’nın son romantik lideri

‘Veda’ filminde de durum aynıdır. Sadece Türkiye’de bir milyonu aşkın insan, filmi alkışlarla ve gözyaşlarıyla izledi. Açın Facebook’u ‘Veda’ yazıp bakın, gençler hayatlarında gördükleri en güzel film olduğunu haykırıyor. FIPRESCI Genel Sekreteri Klaus Eder gibi saygın otoriteler filmi göklere çıkarıyor. Bana da artık bir kenara çekilip ‘Veda’nın klasik oluşunu izlemek kalıyor.

Üzüldüğüm tek şey; yapımcıların yanlış bir kararla filmin 2.5 saatlik normal halini değil de kısaltılmış versiyonunu göstermiş olmaları. Kesilen sahnelere canım canıyor.

Bir de şu var: Atatürk, dünya tarihinin gördüğü en olağanüstü şahsiyetlerden birisi. Bir dâhi. Büyük İskender ya da Napolyon gibi sadece asker değil. Bir kültür adamı, müthiş bir siyasetçi, merhametli, hümanist bir aydın. Avrupa’nın son romantik lideri. Bir tek filmle böyle bir insanı anlatmanın mümkün olmadığı açıktır. Bunu bildiğim için Salih Bozok’un aynasından yansıyan Atatürk’ü anlatmak gibi sınırlı bir yöntemi tercih ettim. Zaten bu yöntemi bulmasaydım filmi çekmezdim.

Yabancı eleştirmenler bu buluşu alkışladı, Yaşar Kemal, Yıldız Kenter, Türkan Şoray gibi ustalar harika sözler söylediler. Ama filmin orasına burasına takılıp, ‘Zeybek böyle oynanmaz’ diye saçmalayanlar bile çıktı. Çünkü cahiller. Rumeli’de, Selanik’de nasıl zeybek oynandığını bilmiyorlar. Dünya şampiyonu zeybek hocalarının aylarca koreografi üzerinde çalıştığını kavrayamıyorlar. Kendi bilmedikleri şey de ‘yok’ oluyor.

– ‘Veda’ çekilecek başka Atatürk filmlerine de esin olacaktır kuşkusuz.

– ‘Veda’ amacına ulaşmıştır. Türkiye’nin tarihine Atatürk’e ilişkin ilk ve tek sinema filmi olarak yerleşmiştir. Gelecek kuşaklar daha iyisini, daha büyüğünü mutlaka çekeceklerdir ve bugün gösterdiğimiz çabayı teşekkürle anacaklardır.
 

AKP Atatürk konusunda nasıl çark etti?

– AKP’nin Atatürk hakkında hayret verici şekilde dehasını olumlar sözler sarf etmeye, nitelemeler kullanmaya başlamış olmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Bence AKP, bu ülkede Atatürk’e karşı çıkarak bir yere ulaşamayacağını anladı. 1938 yılında vefat etmiş olan büyük lider hâlâ öyle güçlü ki onun köklü mirasını sarsmaya kimsenin gücü yetmeyecek. Bu ülkenin harcında Atatürk aydınlığı var ve bu hiçbir zaman kararmayacak. Bence pragmatik yönü güçlü olan AKP yöneticileri iktidar dönemlerinde bu gerçeği kesin bir biçimde gördüler ve bir politika değişikliğine gittiler.

– Denemelerden oluşan ‘Sanat Uzun Hayat Kısa’ sizi en ortaya koyan yapıtınız olsa gerek… Bu bağlamda okurla nasıl bir buluşma oldu ‘Sanat Uzun Hayat Kısa’?

– Bu kitap benim hayatımın, düşüncelerimin, hatta duygularımın özüdür diyebilirim. Denemeler sadece düşüncelerle değil, sezgilerle oluşur. Bilim insanları gibi ispat yükümlülüğü de yoktur. Adı üstünde denemeler işte. Ben Alain, Montaigne, Maurois gibi denemecileri çok ama çok severim ve sürekli okurum. ‘Sanat Uzun Hayat Kısa’ adlı denemelerim bir anlamda kendi yüreğimin derinliklerini keşfetme çabasıdır.

‘Denemelerim Marx’ın izindedir”

– Peki çok yönlü bir toplam olarak değerlendirilirse bu denemeler nasıl bir Zülfü Livaneli toplamı olsa gerek?

– Bernard Shaw çok güzel bir şey söyler: ‘Zaman içinde ölçülerimin değiştiğini anlayan bir tek insan oldu: O da terzim!’ der. Ben de değişen ölçülerimi, hayat hakkındaki görüşlerimi bu kitabı yazarak kavradım. Görüşlerimde temel bir değişiklik olmadığını da sevinerek gördüm. Marx’ın öngörülerine, 1844 elyazmalarında yani Genç Marx’ta dile gelen evren kavrayışına giderek daha çok bağlandığımı görmekle mutlu oldum.

Nasıl bütün dinler hurafelerle, kör inançlarla kaplanmış ve özünden uzaklaşmışsa, diyalektik ve tarihsel materyalizmi bir din haline getirenler de çeşitli sol hurafeler ve yanlış ritüellerle bozmuşlar Marksizmi. Oysa bugün Marx’a en çok ihtiyaç duyulan, vahşinin vahşisi bir kapitalist diktatörlük dönemine girdik. Elmas madeni kazar gibi, Marx’ı yeniden keşfetmeliyiz.

Kitabımda çok fazla Marx ismi geçmediği için belki de bu sözlerim şaşırtır sizi. Ama denemelerimin tümü Marx’ın konuları dahilindedir. Yani ‘İnsanım ve insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir’ sözü kapsamına girer.

– Didaktik değil, paylaşım usulü ilerliyor gibi yapıt… Kimi deneme kitabı gibi despot değil hani… Yanıldım mı?

– Yalnız yazıda değil, hayatın her alanında despotluktan nefret ederim. Didaktik olan hiçbir metni de sevmem. Ayrıca ben kimim ki insanlara bir şey öğreteyim. Ancak sorular sorar ve insanları bu sorular üstünde düşünmeye çağırabilirim. Bir seferinde şöyle bir şey söylemiştim: ‘Ben hiçbir şey bilmem ama her gün yeni bir şey öğrenirim.’ Yazmak da öğrenme yollarından biri.
 

‘Yeni romanımı yaşar’

Kemal’le paylaştım’

– Yapıtta en sık duyumsanan, çağın her alanda neredeyse töze inen baştan savmalığı, basmakalıplığı, naylon üretimi, kültürü şeker gibi eritişi, kentleri tüketişi, tarihe hunharca el atılışı, memleketin mutedil aralıklarla ustaca gerilişi, bölünüşüne o haklı isyan… Bu noktada nasıl bir panzehir önerisi getiriyor Sanat Uzun Hayat Kısa?

– Mutluluk romanımda bir bölüm başlığı vardır: ‘İnsan insanın zehrini alır’ diye… İşte panzehir budur. Çare insanda, insanlığın kadim bilgilerinde ve 21. yüzyılın Marksist yorumunda.

– Yeni tasarılarınızı sorarak bitirelim söyleşimizi.

– Her yaratıcının kafasında romanlar, melodiler, filmler uçuşur durur. Bazen biri öne çıkar bazen öteki. Şu sıralarda üstünde çalışmaya başladığım ve konusunu sadece Yaşar Kemal’le paylaştığım roman beni mutlu ediyor.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Veda-Bir Dostluğun Öyküsü/ Zülfü Livaneli/ Remzi Kitabevi/ 88 s.

Sanat Uzun Hayat Kısa/ Zülfü Livaneli/ Remzi Kitabevi/ 398 s.

İdefix.com, Türkiye’nin en çok okuyan illerini ortaya çıkardı.

 
İdefix.com’un son 12 aylık satışları değerlendirilerek ortaya çıkan haritada en çok kitap satın alan iller İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Antalya, Bursa, Muğla, Eskişehir ve İçel oldu.
 
İstanbul’un %47,51’lik oranla kitapların neredeyse yarısını satın aldığı görülen listede, bu iller dışında kalanlar ise toplam satışın %21,03’ünü oluşturuyor.
 
İdefix.com, Türkiye sınırlarında yılda ortalama 600 bin adet kitap satıyor.
Edebiyat türündeki kitapların %40,08’lik oranla uzak ara lider olduğu en çok okunan tür listesinde ise ilk beşi edebiyatla birlikte çocuk kitapları, genel konular, insan ve toplum ve tarih türlerindeki kitaplar paylaşıyor.

Son 2 ayın en çok satan 50 kitabı belli oldu

Türkiye’nin online kitapçısı ”İdefix.com”, son 2 ayın en çok satan 50 kitabını açıkladı.

Ahmet Ümit’in son kitabı ”İstanbul Hatırası” ile 2010 yazına damgasını vurduğu görülen listede, geçen yılın yaz döneminin en çok satan kitabı olan Elif Şafak’ın ”Aşk”ı hala en çok satanlar arasında yer alıyor.

Ümit’i, ”Ölü Ruhlar Ormanı” ile Jean-Christophe Grange, ”Otostopçunun Galaksi Rehberi” ile Douglas Adams, ”Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Girer” ile Thomas Cathert ve ”On iki” ile Jasper Kent izliyor.

Listeye giren kitapların 12’si Ahmet Ümit başta olmak üzere İpek Çalışlar, İhsan Oktay Anar, Falih Rıfkı Atay, Oğuz Atay, Elif Şafak, Ertuğrul Özkök, Ece Temelkuran, Vahdettin Engin, Gürkan Hacır, Sabiha Paktuna Keskin, Sadun Boro ve Y. Akın Öngör gibi Türk yazarların eserlerinden oluştu.

Listede yer alan 50 kitaptan ilk 5’in dışındaki 20’si şöyle:
”Halide Edib” ile İpek Çalışlar, ”Dünya Tarihi” ile Kolektif, ”Sherlock Holmes Baskerville Laneti” ile Conan Doyle, ”Brida” ile Paulo Coelho, ”Pazarlık” ile Vahdettin Engin, ”Çavdar Tarlasında Çocuklar” ile Jerome David Salinger, ”Ateşle Oynayan Kız” ile Stieg Larsson, ”Sineklerin Tanrısı” ile Sir William Gerald Golding, ”Dorian Gray’in Portresi” ile Oscar Wilde, ”Hayat Kitabı: Zamanımızın Büyük Bilimcileriyle Söyleşiler” ile Eduardo Punset, ”Küçük Aptalın Büyük Dünyası Pucca Günlük” ile Pucca, ”Ejderha Dövmeli Kız” ile Stieg Larsson, ”Şark Ekspresi’nde Cinayet – Gizli Düşman” ile Agatha Christie, ”Satranç” ile Stefan Zweig, ”Yabancı” ile Albert Camus, ”Görünmeyen” ile Paul Auster, ”Savaş ve Barış” ile Lev Nikolayeviç Tolstoy, ”Küçük Arı” ile Chris Cleave, ”Bizim Hep İnanmamızı İstediler (Ma’Amin)” ile Gürkan Hacır ve ”Her Şey Aydınlandı” ile Jonathan Safran Foer.”

Dünyaca ünlü piyanist besteci Tuluyhan Uğurlu, ”Türkiye artık arabesk modasından sıyrılmıştır. Bugün arabesk müzik, fantezi müzik tartışmalarının gündeme gelmesini, konuşulmasını çok doğru bulmuyorum” dedi.

 Ünlü piyanist besteci Uğurlu, Karaman’da verdiği konserde, Osmanlı’nın batıya yönelen zaman dilimini anlatırken, zaman zaman müziğinin içinde mehteri kullandığını söyledi.
Sadece kendisinin değil, batılı sanatçıların da mehter müziğini kullandığını ifade eden Uğurlu, ”Haydın’ın askeri senfonisi, Mozart’ın Türk Marşı hemen aklıma gelenidir. Mehter bizim kadar Avrupa’yı, Avrupalı sanatçıları da etkileyen son derece ihtişamlı, Anadolu’daki kökleri Hititlere dayanan son derece zengin bir geçmişi olan askeri bir bandodur” dedi.
 

Klasik müzik sevilmez kanaaati

Uğurlu, toplumda ”Klasik müzik sevilmez” kanaatini yaptığı müzikle yıktığını, bundan büyük mutluluk duyduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

”Ben sahneye bağlamayla, kavalla, bir taraftan viyolayla, bir taraftan Osmanlı çalgılarıyla, bir taraftan Uzak Doğu çalgılarıyla çıkıyorum. Yani bir bakıma dünya sentezini aynı sahnede paylaştırmanın peşinde oluyorum. Bu bakımdan konsere gelen sanatseverler, kendinden rahatlıkla bir şeyler bulabiliyorlar. Benim müziğimin felsefi kaynağı Anadolu müziği olduğundan dolayı Anadolu’da insanlar buna hiç yabancılık duymuyorlar. Onun için insanlar konser verdiğimiz mekanları hınca hınç dolduruyorlar.”
 

“Türkiye’de arabesk modası bitmiştir”

Türkiye’nin arabesk modasından sıyrıldığını savunan Uğurlu, arabesk müziği tartışmalarının gereksiz olduğunu bildirdi.

Önemli olanın gönülleri kazanmak olduğunu anlatan Uğurlu, asıl olanın melodilerin insanlığa mal edilmesi olduğunu vurguladı.

Türkiye’nin genç ve dinamik bir nesilden oluştuğuna dikkat çeken Uğurlu, ”Türkiye artık arabesk modasından sıyrılmıştır. Bugün arabesk müzik, fantezi müzik tartışmalarının gündeme gelmesini, konuşulmasını çok doğru bulmuyorum” dedi.
 

”Siyasetçiler sanata ilgi götermiyor”

Türkiye’de siyasetçilerin, sanata ve sanatçıya karşı çok fazla ilgili olmadığını ileri süren Uğurlu, Türkiye’yi yönlendiren kişilerin, bütün medeniyetleri kapsayan konserlere ilgi göstermesi gerektiğini savundu.

Uğurlu, Türkiye için idealleri olan tüm siyasetçilerin ”Güneş Ülke Anadolu” konserlerine gelmeleri gerektiğini dile getirerek, şöyle devam etti:

”Çünkü orada bütün medeniyetleri kendi medeniyetimiz gibi kabul eden bir anlayış görecekler ve bundan da büyük bir ilham alacaklarına eminim. Bir sanatsever gibi buna zaman ayırması gerekiyor. Konserleri takip etmeyen, sanatsal etkinlikleri takip etmeyen siyasetçinin de, yaptıkları siyasetin ruhu boş olur. Türkiye için gelecek planları olan, hayalleri olan tüm siyasetçilerin Güneş Ülke Anadolu konserlerimizi izleyip oralardan ilham almasını bekliyorum. Bu da sanatçı olarak benim en doğal hakkım.”
 

”Benim önümde Tuluyhan Uğurlu yoktu”

Karaman konserinde yanına gelen çocukların kendini çok etkilediğini ifade eden Uğurlu, gençlere örnek biri olmak istediğini bildirdi.

Kendisinin, bu işe başlarken örnek alacağı biri olmadığını açıklayan Uğurlu, ”Benim önümde örnek olacak bir Tuluyhan Uğurlu yoktu. Eğer benim önümde bir örnek olsaydı belkide ben çok farklı bir noktada olurdum. Kavalla, bağlamayı, piyanoyu, çelloyu, senfoni orkestrasını bir araya getiren piyano ile sahneye çıkaran, dünya görüşünden ödün vermeyen bir besteci olsaydı ben gençken bunun başarılabildiğini görseydim belki daha erken cesaret sahibi olup kendi konserlerime daha küçükken başlayabilirdim” diye konuştu.

Genç bestecilerin kendisini arayarak bestelerini dinlettirdiklerini söyleyen Uğurlu, zaman zaman okullara gidip öğrenciler ile bir araya geldiğini belirtti.

Konser sonrası yanına gelen çocukların, sorduğu sorularla kendisini mutlu ettiğini ifade eden Uğurlu, ”İlk defa piyanoya elleri değen o minik ruhların, minik güzelliklerin yanıma gelmesi benim için çok güzel bir mutluluk oldu. Hayretleri, sormuş oldukları sorular, ‘Bu neden yapılıyor?’, ‘O pedallar ne işe yarıyor?’, ‘Bu tokmak nasıl çalışıyor?’, ‘Bu teller niye buradalar?’ soruları bende müthiş bir sinerji oluşturuyor” dedi.

Kültür Başkenti etkinlikleri devam ediyor

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın kültür-sanat, kültürel miras, kentsel uygulamalar ve kent kültürü alanlarında gerçekleştirdiği etkinlikler, İstanbullular’la buluşmaya devam ediyor.

Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği, Ruhr 2010-Stiftung Zollverein ve Yunanistan-Atina Festival ile ortak geliştirilen uluslararası performans projesi ”Promethiade”, dünyaca ünlü üç topluluğun, ateşi kullanarak insanlığa medeniyeti ve bilgiyi armağan eden Prometheus efsanesinden yola çıkarak üç ayrı eser üretmesini kapsıyor.

Yönetmenliğini dünyaca ünlü yönetmen Theodoros Terzopoulos’un yaptığı gösteri, günümüz dünyasının ahlaki değerlerine eleştirel bir bakış açısı getiriyor.

”Prometheus” rolünü Yetkin Dikinciler’in oynadığı performansın kadrosunda Devrim Nas ve Kerem Karaboğa gibi deneyimli oyuncuların yanı sıra Alman ve Yunan oyuncular da yer alıyor.
Gösteri 26, 27 ve 28 Temmuz’da Rumeli Hisarı’nda izlenebilecek.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı desteğiyle, Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından DenizBank’ın katkılarıyla hayata geçirilen 1. İstanbul Opera Festivali, Haliç Kongre Merkezinde 23 Temmuz’da Doğunun ve Türk-İslam sanat dünyasının ilk opera eserlerinden biri kabul edilen ve TÜRKSOY tarafından hazırlanan ”Köroğlu Operası”nın sahnelenmesiyle sona erecek.

Azerbaycan, Güney Kafkasya, Orta Asya, İran ve Türkiye’de yüzlerce yıldır dilden dile dolaşan ”Köroğlu” destanı sahnede, Azeri şef Prof. Rauf Abdullayev yönetecek. Rejisi Prof. Dr. Eflatun Neimetzade’ye ait olan eserde, Azeri, Türk, Kazak, Rus ve Kırgız solist sanatçılara Azerbaycan Devlet Opera ve Balesi Orkestra sanatçıları eşlik edecek.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı etkinlikleri kapsamında yer alan ”Su Üstünde Avrupa”, İstanbul’un önemli meydanlarında kurulacak iki büyük sahnede birçok ülkeden gelecek pop müzikten caza, tiyatrodan modern ve folk dansa uzanan yelpazede yer alan sanat gruplarıyla Avrupa’nın zengin kültürünü İstanbul ile buluşturuyor.

Çağdaş sanatın ve modanın önemli temsilcilerinden Hüseyin Çağlayan’ın 1994-2010 yılları arasında ürettiği moda koleksiyonlarını, sanat ve film projelerini bir araya getiren ”Hüseyin Çağlayan: 1994-2010” başlıklı sergi, İstanbul Modern’de hafta boyunca görülebilecek.
İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliğinin (İHKİB) organizasyonu ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansının katkılarıyla İstanbul Moda Haftası 2010, İstanbul Moda Akademisi (IMA) ve Design Museum iş birliğiyle gerçekleşen serginin küratörlüğünü Donna Loveday üstlendi.

Çağlayan’ın 1994 ile 2010 yılları arasında ürettiği moda koleksiyonları, enstalasyonları ve filmleri bir araya getiren sergi, mimari, felsefe, bilim, tarih, antropoloji, biyoloji ve teknolojiden esinlenen sanatçının genetik, teknolojik ilerleme, yer değiştirme, göçmenlik ve kültürel kimlik gibi çeşitli alanlardaki düşüncelerini yansıtıyor.

Sakıp Sabancı Müzesinde, 4 Eylül’e kadar ”Efsane İstanbul: Bizans’tan İstanbul’a’‘ başlıklı sergi görülebilecek.

‘Artık popun dışında bir yerdeyim’

 

'Artık popun dışında bir yerdeyim' 

Sertab Erener, yeni albümü Rengârenk’te farklı türlerde iyi bir bütün oluşturmuş. Albümü hazırlarken ‘pop müziğin ve pazarın kurallarına aldırmadığını anlatıyor ve ‘Ben artık popun biraz daha dışında bir yerlerde durduğuma inanıyorum’ diyor

 Sertab tesirindeyiz bu yaz. Şarkılarını bilmiyor olsanız bile sokakta, kafede onun sesini duyuyorsunuz. Hemen herkes ağız birliği etmiş: “Yeni albümü güzel!”. Çıkış şarkısı ‘Koparılan Çiçekler’ dilinize dolanmak için bir uzanıverdi mi pop dinlemiyor olsanız bile kendinizi nakarat seyrinde bulabiliyorsunuz.

Mustafa Ceceli, Soner Sarıkabadayı ve Sertab, kol kola şahlanmış Rengârenk’te. Güzelliğin özü, her parçanın ayrı telden çalması. Ceceli’nin yeni öğrendiğimiz hip hop merakı ‘Rengârenk’ şarkısında zirve yapmış, ‘İkimiz Bir Fidanın’ ise Fairuzvari rock altyapısıyla seslenmiş, ‘Bir Damla Gözlerimde’ klasik harmonilere bürünmüş… En ufak bir beğeniniz varsa Sertab’a, albümü dinleyin; yüzünüze renk gelsin.

Rengârenk, yeni tarzlar denediğiniz, zengin bir albüm. En ilgi çekici şarkılardan biri de ‘Ringa Ringa’ uyarlaması olan ‘Rengârenk’. Albüme neden bir cover parçanın ismini verdiniz? 

Birbirinden doğan bir süreçti bu. Buna bir pop şarkı formu olur mu dedikten iki yıl sonra albümü yaparken o şarkının gündeme gelmesi… Aa güzel oluyomuş deyip söz için Nil’e gitmem, Nil’in ringa’dan ‘renga renga’ derken ‘rengârenk’i bulup onun üzerine bir öykü kurması… Hayat da zaten akar gider ya… Prodüktör gözüyle baktığımda albümün dediğin gibi çok renkli ve farklı tarzları bir araya getirdiğini gördüm. Sonra üstüne Rengârenk gibi bir şarkı, öyle bir isimle gelince dedim ki beni buraya götürüyor; adı Rengârenk bunun.

Şu sıralar müzik piyasamızda bir ‘arabeskle yüzleşme eğilimi’ görülüyor. Arabesk açılımı bile diyebiliriz. Siz de bu akıma ‘İkimiz Bir Fidanın’ şarkısıyla göz kırpıyorsunuz. 

Denk gelmiş. Tamamen tesadüfi. “Şimdi böyle esiyor, böyle bir açılım var ben de mutlaka albüme böyle bir şey koyayım” fikri değil bu katiyen. Bazı anlarda ortak bilinç diye bir şey vardır ya… Çünkü kim ne çıkardı, hangi albüm geliyor haberlerini çok da takip eden birisi değilim.

Arabesk için nasıl hisleriniz var?

Genel arabesk ruhu sıfır, yerin altında, eksilerde dolaşan biriyim. Arabeski tanımlamak gerekirse daha kaderci, bütün sorunları dışarıda, başkalarında arayan, kendi içine dönüp bakmayan… Kurban psikolojisi yani. Hayatını, bütün yönetimin kendi elinde olduğu fikri ve felsefesi üzerinden kurgulamış insanlardan biriyim ben. O yüzden aslında tam tersiyim diyebilirim arabeskin.

Demir Demirkan’la uzun yıllardır birliktesiniz. Hep merak ederim, dengeli bir beraberlik yaşarken aşk şarkıları yazmak, örneğin ‘gözlerinde bir büyü, içim gitti adın neydi?’ gibi sözlere ilham bulmak nasıl oluyor?

Bu çok güzel bir soru… Bence iki yolu var bunun: Biri kafanda bir öykü yaratmak. İlla senin yaşaman gerekmiyor bunu. Ya da kendi yaşadıklarından, yeniden onları anımsatarak bir dünya kurup, hormonlarınla oynayıp, bir atmosfer yaratıp kendi içinde yapabilirsin. Bir kitap okursun, oradaki karakterler seni etkiler, ya da çok sevdiğin bir arkadaşının bir aşk öyküsünden, onun acısından esinlenerek yaşayabilirsin, empati geliştirebilirsin. Bir de çok canın yanar zaten ama canın yanarken yazamazsın ona mecalin yoktur. Sakinleşirsin sonra ve bunları bi yere dökmek istersin, o zaman da bir şarkı sözü olarak çıkar. 

‘Bir Damla Gözlerimde’, Tuluğ Tırpan imzalı muhteşem bir klasik piyano solosuna sahip. Pop dinleyicisi daha karmaşık aranjmanları kabul eder hale mi geliyor?

Ben artık popun biraz daha dışında bir yerlerde durduğuma inanıyorum. O anlamda pazarın ya da popun kuralları içerisinde ne yapılır denilecek şeyleri pek fazla düşünmüyorum. 

Painted On Water başarılı bir caz projesiydi, devamı gelecek mi? 

İki yıldır maddi manevi oraya yatırım yapıyoruz, o bizim çocuğumuz gibi bir şey Demir’le. Dünyaya dönük, müzik endüstrisi çok üretken bir yerden çıkmadığımız için zorluklarını da yaşıyoruz. Haliyle kimse bilmiyor seni, ama mümkün olan en güzel bileşkeyi yaratıp bunda ısrar etmek ve süreklilik başarının en önemli anahtarı. Amerika’da iyi bir performansçıysan kimse kökenini sormaz. Avrupa’da Türksen yandın. Bu yüzden Amerika’dan başladık. Japonya’da bir şeyler yapmayı çok istiyorum. Çok hoşgörüllüler. Müzik pazarı hala canlı, potansiyeli olan bir ada. 

Sıra size gelene kadar ulusça vazgeçmiştik Eurovizyon’dan…

O kadar vazgeçmiştik ki kimse benimle ilgilenmedi. Hiçbir gazeteci gelmedi, hiç kimsenin umurunda değildi, ta ki yarışmaya iki gün kalana kadar. O zaman “Bu kız favori gösteriliyor, ciddiymiş ayol” diye oraya gelmeye çalıştılar ama kimse gelemedi, uçak kalkmıyordu çünkü. Çok sevinmiştim, “Oh canıma değsin” diye… (gülüyor)

Web siteniz tam bir sosyal medya platformu, kimin fikri?…

Sosyal medyada sesler yükseliyor, neymiş diye araştırdığımız bir dönemde Özgür Alaz ‘herkesi kendi kurduğun siteye toplamaya çalışmasen büyük sitelerin içinde var ol, oradan kendini genişlet’ dedi. Bu mantık üzerine tamamen dışarıya link veren bir yapı kurmaya karar verdik. 

Twitter mesajlarındaki sizsiniz o zaman?

O benim evet, kendim yazıyorum.

‘Sezen’den kitlelerle iletişim kurmayı öğrendim’

Vokalistiniz Zeynep Doruk’u Twitter’da keşfetmişsiniz…

Bana bir tweet atılmıştı, Zeynep TV’de benim bir şarkımı söylüyordu. Çok beğendim. Öğrendim ki Yalın’a vokal yapıyormuş, Gelişim orkestrasıyla çalışmış, okulunu birincilikle bitirmiş, İtalya’ya gitmiş. Birlikte çalışabilir miyiz dedim, sözüm var şu an gelemem dedi. O tavır da çok doğru bir şey. Durumunu organize etti, bundan sonra bizimle.

Anlaşılıyor ki Sezen hanım zamanından bu yana çok şey değişti. Ama siz bu mirası sürdürüyorsunuz; Özge Fışkın da vardı.

Aslında öyle bir mirastan yola çıkmadım, kendiliğinden oluyor. Özge’ye elimden gelen her şeyi yapamadım ama o buna çok da ihtiyaç duyan biri değildi. Kendi albümünü kendi yaptı zaten. Eskiden benimle çalışan Emre Altuğ, Göksel, onlar da kendi albümlerini yaptılar…

Sezen Aksu’nunki biraz daha okul gibi miydi?

İnsanlar böyle bir isim koydular ama Sezen’de benim için en önemli olan şuydu: sahne üzerinde, performans anında sanatçının kalabalıklarla olan iletişimi. Provalardan konserin sonuna kadar grupla olan ilişkisi, şarkıların sahneye uyarlanması, sahne üzerindeki etkin, şarkıyı nasıl söyleyeceğin, ne diyeceğin… Ben Sezen’den en çok bunu öğrendim. Yoksa zaten konservatuvar mezunuydum. Öyle bir okul değil, “sahnede bir şarkıcı kitleleri nasıl etkiler” okulu o. Sezen’le özel yaşadığım bir tarafı daha var;  bir prodüktör olarak, yaratan, söz ve beste yazan birinin bunları ürettiği anlara tanık olmak da benim için çok önemliydi. Bir şarkıyı yazarken nerelerden etkilendiğini, çıkış noktasını görmek, o yolculuğunda birlikte olmak da bambaşka bir şeydi…