Zülfü Livaneli
 Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com
 Fazıl’ın çığlığı

Biliyorsunuz; basın tartışmalarına girmekten hoşlanmıyorum.
Çünkü tartışma dediğin, belli bir terminoloji içinde, belli bir platformda, önceden belirlenmiş bazı temel referanslara göre yürütülür.

Bizde ise sokak kabadayısı ağzından küfürlere, cehalet gösterilerinden şımarık tavırlara kadar her şey tartışma sayılıyor.

Ben de akıl, sanat ve ruh sağlığımı korumak için bu ortamdan uzak durup, kendi dünyama çekiliyorum. Ama bazen de susmak olmuyor! Olmamalı da zaten!

***
Son haftalarda hepimizin gözü önünde büyük bir sanatçı linç edilmekte…

Fazıl Say, arabeskçilere söz ettiği için bazı kalemler tarafından kıtır kıtır doğranıyor.
Acaba bu öfkede, her büyük başarıya karşı duyulan kıskançlığın, yılların biriktirdiği hıncın da etkisi yok mu diye düşünmeden edemiyor insan.

***
Arabeske hakaret etmem ama bu tarzı sevmediğimi herkes bilir. 1980 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde on gün boyunca yayımladığım “Yunus Emre’den Ferdi Tayfur’a” adlı yazı dizisinde bu tarzı enine boyuna incelemiş, kaynaklarını ortaya koymaya çalışmıştım.

1978 yılında dostum Zeynep Oral’la yaptığım bir konuşmada “Ben Türkiye’den ayrılırken bu müzik tarzı herkes tarafından aşağılanıyordu. Bu gelişimde gördüm ki burjuvazi de bu müziği dinlemeye başlamış. Tahminim o ki yakında sol da teslim olacak” demiştim. Öyle de oldu, önce dolmuş, sonra minibüs müziği denilen, daha sonra adı arabeske dönüşen tarz, Türkiye’yi ele geçirdi.

Şunu da ekleyeyim ki ben sevmememe rağmen arabeskin TRT’de yasaklanmasına tepki gösteriyordum.

***
Arabesk yalnız bir müzik değil bir yaşam tarzı olarak hayatımızı belirliyor artık. Kaçmak mümkün değil. Siyaset, basın, gündelik ilişkiler, sohbetler tamamen arabeskleşti.
Dünya ölçeğinde bir sanatçı olan Fazıl Say buna isyan ediyor aslında.

Onun tavrını elitist ve “halka tepeden bakma tavrı” olarak suçlayanlar, Âşık Veysel’den yaptığı düzenlemeleri, halk müziğinin has örneklerini nasıl canla başla savunduğunu bilmiyorlar mı?

Fazıl halkı küçümsemiyor; kente göç sonucunda doğan çarpıklaşmayı, yozlaşmayı, kabalığı, yolsuzlukları, pislikleri içine sindiremiyor. Bunları ülkesine yakıştıramıyor.

Ama son yıllarda Türk aydınını kucağına alan “lümpen fetişizmi” bunu anlamak istemiyor bir türlü. Çünkü çarpılmayı halk yerine koyuyor ve ona ses çıkarılmasına tahammül edemiyorlar.

O zaman tutarlı olmak adına; büyük şehirleri saran, üstlerinde demir filizler bırakılmış o iğrenç mahalleleri “Türk mimarisi” olarak kabul etmek ve bunu eleştiren büyük bir mimara saldırmak da şart oluyor.
Dünyada dişini en az fırçalayan bir halk oluşumuzu eleştirenleri çarmıha germek gerekiyor. İstinye koyunun, vahşice boğazlanan hayvanların kanından kıpkırmızı kesilişini de yeni bir “Türk estetiği” olarak kabul etmek doğallaşıyor.

Fazıl’ın nasıl boğulduğunu, nasıl çığlık atmak istediğini, “Ey insanlar: Âşık Veysel dinleyin, Mimar Sinan’a ya da kerpiç köy evlerindeki zarafete bakın, bu korkunç çarpılmayı ‘halk değeri’ olarak benimsemeyin” çığlığını yüreğimde duyuyorum.

Ve bu çığlığından dolayı bir sanatçıyı engizisyon mahkemelerinde yargılayanları ise hayretle seyrediyorum. Acaba bu lümpen hayranlığı nereye kadar gidecek?
Halk istiyor diye töre cinayetlerini hoş görmeye kadar mı?