<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gml="http://www.opengis.net/gml"
>

<channel>
	<title>Bir Psikiyatristin Günlüğü &#187; Sinema</title>
	<atom:link href="http://fuat.beskardes.com/kategori/sanat/sinema/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fuat.beskardes.com</link>
	<description>Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Sep 2010 07:22:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>&#8216;Yahşi Doğu&#8217; Çekimleri Başlıyor</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/2011/yahsi-dogu-cekimleri-basliyor.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=yahsi-dogu-cekimleri-basliyor</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/2011/yahsi-dogu-cekimleri-basliyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 09:57:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali ERSİNA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=2011</guid>
		<description><![CDATA[Uğur Yücel de &#8216;Yahşi Doğu&#8217;da Cem Yılmaz&#8217;ın 2009 yapımı &#8220;Yahşi Batı&#8221; filminin devamı &#8220;Yahşi Doğu&#8221;nun çekimlerine önümüzdeki günlerde başlanacak. Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur ve Zafer Algöz’ün başrollerinde yer aldığı “Yahşi Batı”nın devam filmi “Yahşi Doğu”nun kadrosuna Uğur Yücel de katıldı. 1800’lü yılların sonunda iki Osmanlı’nın, dönemin padişahı tarafından gönderildikleri Amerika görevi sırasında başlarına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>Uğur Yücel de &#8216;Yahşi Doğu&#8217;da</h1>
<p><strong>Cem Yılmaz&#8217;ın 2009 yapımı &#8220;Yahşi Batı&#8221; filminin devamı &#8220;Yahşi Doğu&#8221;nun çekimlerine önümüzdeki günlerde başlanacak.</strong></p>
<div>
<p>Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur ve Zafer Algöz’ün başrollerinde yer aldığı “Yahşi Batı”nın devam filmi “Yahşi Doğu”nun kadrosuna Uğur Yücel de katıldı.</p>
<p>1800’lü yılların sonunda iki Osmanlı’nın, dönemin padişahı tarafından gönderildikleri Amerika görevi sırasında başlarına gelen olayların anlatıldığı komedi filminin sonunda kahramanlar Aziz Vefa ile Lemi Galip, Amerika’yı karıştırdıktan sonra, kendilerini bu sefer de Osmanlı Devleti’nden başka bir hediye götürmek üzere Çin’de buluyorlardı. Yani “Yahşi Doğu” maceranın kaldığı yerden, Çin’den devam edecek.</p>
<p>“Yahşi Batı” 2 milyon 322 bin 826 seyirci tarafından izlenmiş ve 20 milyon lira hasılat yapmıştı.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/2011/yahsi-dogu-cekimleri-basliyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Eyvah,Eyvah-2&#8242; Filminin Çekiminde Figuran Kuyruğu</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/2002/eyvaheyvah-2-filminin-cekiminde-figuran-kuyrugu.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=eyvaheyvah-2-filminin-cekiminde-figuran-kuyrugu</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/2002/eyvaheyvah-2-filminin-cekiminde-figuran-kuyrugu.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Aug 2010 11:18:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Manolya Hüma ŞANLI</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür/Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=2002</guid>
		<description><![CDATA[Başrollerini Ata Demirer ile Demet Akbağ&#8217;ın oynadığı, büyük ilgi gören &#8221;Eyvah Eyvah&#8221;ın devam filminde görev alacak figüranların belirlenmesi amacıyla Çanakkale&#8217;nin Bayramiç ilçesinde yapılan seçmeler büyük ilgi gördü. Çanakkale&#8217;nin Ezine ilçesine bağlı Geyikli beldesinde 17 Haziranda başlayan çekimleri, 2 hafta boyunca Geyikli ve Bozcaada&#8217;da süren &#8221;Eyvah Eyvah&#8221; filmi, vizyona girmesinin ardından büyük beğeni topladı. Filmin devamının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Başrollerini Ata Demirer ile Demet Akbağ&#8217;ın oynadığı, büyük ilgi gören &#8221;Eyvah Eyvah&#8221;ın devam filminde görev alacak figüranların belirlenmesi amacıyla Çanakkale&#8217;nin Bayramiç ilçesinde yapılan seçmeler büyük ilgi gördü.</strong></p>
<div>
<p>Çanakkale&#8217;nin Ezine ilçesine bağlı Geyikli beldesinde 17 Haziranda başlayan çekimleri, 2 hafta boyunca Geyikli ve Bozcaada&#8217;da süren <strong>&#8221;Eyvah Eyvah&#8221;</strong> filmi, vizyona girmesinin ardından büyük beğeni topladı. Filmin devamının çekimleri için başlayan çalışmalar kapsamında, kalabalık sahnelerde kullanılacak figüranların seçmeleri Bayramiç&#8217;te yapıldı.</p>
<p>Beşiktaş Kültür Merkezi (BKM) Film çalışanları, Özgürlük Parkı&#8217;nda, filmde figüran olarak yer almak isteyen yurttaşlarla görüştü. Figüran adaylarını görüntüleyen ve fotoğraflarını çeken BKM çalışanları, filmin çekimlerinin Bozcaada ve Bayramiç&#8217;te Kaz Dağları&#8217;nın Ayazma bölgesinde yapılacağının ipucunu verdi. Eylül ayında başlayacak çekimlerin bir ay sürmesinin planlandığı öğrenildi.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/2002/eyvaheyvah-2-filminin-cekiminde-figuran-kuyrugu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Film Müzikleri ve Hans Zimmer</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/1991/film-muzikleri-ve-hans-zimmer.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=film-muzikleri-ve-hans-zimmer</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/1991/film-muzikleri-ve-hans-zimmer.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Aug 2010 19:25:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali ERSİNA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür/Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1991</guid>
		<description><![CDATA[Filmlerine duygusunu veriyor İki hafta önce vizyona giren Başlangıç&#8217;ın müziklerini Hans Zimmer yaptı. Zimmer, kariyerine sığdırdığı sayısız ödülle, film müziği denince akla gelen ilk isim. Hatta kendisi için &#8216;müziklerini Hans Zimmer yaptıysa film iyidir&#8217; gibi genellemeler bile yapılabiliyor. Zimmer, dünyadaki 100 dâhiden biri olarak kabul ediliyor. Bir film izlediğinizi düşünün, fonda hiç müzik yok. Korkar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>Filmlerine duygusunu veriyor</h1>
<p><strong>İki hafta önce vizyona giren Başlangıç&#8217;ın müziklerini Hans Zimmer yaptı. Zimmer, kariyerine sığdırdığı sayısız ödülle, film müziği denince akla gelen ilk isim. Hatta kendisi için &#8216;müziklerini Hans Zimmer yaptıysa film iyidir&#8217; gibi genellemeler bile yapılabiliyor. Zimmer, dünyadaki 100 dâhiden biri olarak kabul ediliyor.</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=55924" border="0" alt="" align="right" /></p>
<div>
<p>Bir film izlediğinizi düşünün, fonda hiç müzik yok. Korkar, endişelenir, gerilir miydiniz? Ya da izlediğiniz herhangi bir dizideki, filmdeki, gerilimin, mutluluğun yaklaştığını sezdiren ezgiler olmasa, havaya girer miydiniz? Müzikler filmi film yapan öğelerden biri. Hele hele, bir sinema salonundan çıktığınızda, hâlâ filmde çalan bir müzik aklınızda kalıyorsa&#8230; Şu sıralar sadece sinemanın değil, herkesin gündeminde Başlangıç var. Christopher Nolan’ın merakla beklenen filminin müzikleri, Lion King, Karayip Korsanları, Gladyatör, Sherlock Holmes gibi gişedeki başarılarıyla da dikkat çeken etkileyici filmlerin müziklerine imza atan Hans Zimmer’e ait. Zimmer, bugün dünyadaki 100 dâhiden biri olarak kabul ediliyor.</p>
<p>Hans Zimmer, 12 Eylül 1957’de Frankfurt’ta doğmuş. Henüz çok gençken Londra’ya yerleştiğinde, Air Edel Şirketi için reklam jingle’ları yazmış, 1980’de, The Buggles’ın The Age of Plastic longplay’inde grupla birlikte çalışmış. Hatta grupla çektikleri video MTV’nin yayına geçtiği gün ilk çaldığı klip olmuş. Daha sonra aralarında Ultravox ve avangard İtalyan grup Krisma’nın da olduğu çeşitli grup çalışmaları devam etmiş. Film müzikleri yapan Stanley Myers’la olan işbirliği ise Zimmer’i film müzikleri dünyasına sokmuş. Zimmer ve Myers, Moonlighting, Success is the Best Revenge, İnsignificance ve My Beatiful Launderette gibi fimler için çalışmış. İkili, geleneksel orkestra besteleriyle, elektronik müziği birleştirerek çok akıcı ve hatırlanan soundtrackler çıkarmışlar.</p>
<p>1986’da Zimmer, David Byrne ve Ryuichi Sakamoto’yla kendilerine Oscar ödülü getiren Last İmperor filmi için beraber çalışır. 1988’de çekilen A World Part filmi Zimmer’in müziklerini tek başına yaptığı ilk filmdir. A World Part’ı, kendisine ilk Oscar ödülünü getiren Rain Man filminin soundtrack&#8217;i izler. Ertesi yıldan itibaren, Zimmer, birbiri ardına pek çok film için müzik yapar. Driving Miss Daisy&#8217;yi, Black Rain, Backdraft, Thelma&amp;Louise, A League of Their Own ve Days of Thunder filmleri izler. En büyük çıkışını ise 1994’te Aslan Kral filmiyle yapar. Bu filmin müzikleri Oscar, Altın Küre ve Grammy’nin de içinde olduğu sayısız ödül alır. 1995’te Crimson Tide filmiyle ikinci Grammy’sini alır. 1996’da ikinci Oscar’ı gelir The Preacher’s Wife filmi ile, aynı yıl BMI’nin prestijli ödülü Richard Kirk Ödülü’ne layık görülür. 1997’de As Good as it Gets, 1998’de The Thin Red Line ve 1999’da The Prince of Egypt’le birlikte üç yıl üst üste Oscar ödülü alır. 2000’ler bestecinin kariyerinde altın yıllar olarak sayılabilir. Hannibal, Gladiator, The Last Samurai, Batman Begins, The Da Vinci Code gibi önemli filmlerin müziklerine imza atan Zimmer, nihayet Sherlock Holmes filmiyle 9 yıllık aradan sonra yeniden Oscar ödülüne layık görülür. Sherlock Holmes’un ardından son olarak da İnception’la harikalar yaratır&#8230;</p>
<p>Başlangıç (İnception) filminde ise çok farklı bir şey denemişler. Zimmer bir röportajında şöyle anlatıyor: <strong>“Genellikle fimler parçalar halinde yapılır ve bu konuda belli bir düzen vardır. Besteci filmi izler ve yönetmenle temaları tartışır, sonra müzisyen temayı yazar. Biz bu filmde hiçbirini yapmadık. Tüm albüm, filmin bitmesinden bir yıl önce, senaryoyu okuduktan sonra şekillendi. Chris filme başladı, sete gittim, dekoru, aktörleri gördüm. Ama Chris’in filmi kurgulayacağı zamana geldiğimizde bana filmi göstermedi. Bana göre, ‘paylaşılan rüya’ydı temalarından biri filmin. Chris ise benden paralel bir rüya kavramı istedi. Sonuçta ben filmi görmeden bütün film müziğini yazdım. Daha sonra filmi izlediğimde ben de paylaşılan rüyalar ve paralel rüya görme fikrinin filmle nasıl uyumlu olduğuna şaşırdım.”</strong></p>
<p>Zimmer öncelikle karakterlere ve onların hislerine kanalize oluyor. Onun müziğinin bu kadar sevilmesinin altında yatan neden bu. <strong>“Bir karakteri bir, iki notayla nasıl tasvir edebilirim” </strong>diye düşünmüş mesela Dark Knight müziklerini yaparken. Bir röportajda kendisine yöneltilen <strong>“müzik bestelemeye olan yaklaşımınızda bir değişiklik oldu mu” </strong>sorusuna verdiği yanıt da hayli ilgi çekici:<strong> “Evet, sanırım. Bu evrimsel bir şey. Şu an için Gladiator’deki gibi bir müzik yapamam, şu an olduğumuz yere aykırı durur. Sanırım zamanın ruhuna artık aykırı bir duyarlılığım var. Eğer şimdi büyük ve fazlasıyla destansı bir ezgi yazarsanız bir şeyler yanlış olur. Galiba bir filmde müzikle ne yapabileceğimi anlamakta giderek daha iyi bir hale geliyorum. Bu benim ilgi alanımın değişmesiyle de ilgili. Artık büyük, destansı ezgilerle ilgilenmiyorum. Artık iki, üç ya da dört notayı alıp bununla nasıl kompleks bir duygusal yapı inşa edebilirim ona bakıyorum.” </strong></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/1991/film-muzikleri-ve-hans-zimmer.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Inception(Başlangıç)Filmi Hakkında</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/1980/inceptionbaslangicfilmi-hakkinda.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=inceptionbaslangicfilmi-hakkinda</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/1980/inceptionbaslangicfilmi-hakkinda.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Aug 2010 10:04:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali ERSİNA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Vizyondakiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1980</guid>
		<description><![CDATA[  Inception ya da Mimarlar Daha Fazla Uyusaydı Neler Yapabilirlerdi?  Kaynak: Australian Design Review Çeviren: Dilek Öztürk Inception filminden kareler David Neustein, Inception&#8217;ı, mimar ve modern kentin idealleştirilmiş gerçekliği paralelinde inceliyor. Şimdiye kadar bütün şikayetleri duydunuz. Ayrımcılık durmalı. Moda tasarımcılarının aksine, rock yıldızları ve mimarlar filmlerde çok yanlış gösteriliyorlar. &#8220;My Architect&#8221; filmiyle bu anlayış yok oldu sandık ama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<div id="yiv1589253114yiv1458117510contenttitle">
<h2>Inception ya da Mimarlar Daha Fazla Uyusaydı Neler Yapabilirlerdi?</h2>
</div>
<div id="yiv1589253114yiv1458117510info_tool"> <strong>Kaynak:</strong> Australian Design Review <strong>Çeviren:</strong> <a title="Dilek Öztürk" rel="nofollow" href="http://www.arkitera.com/ya4985-dilek-ozturk.html" target="_blank">Dilek Öztürk</a></div>
<div id="yiv1589253114yiv1458117510content-text"><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/in1.jpg" alt="" width="490" height="102" /><br />
Inception filminden kareler</p>
<p>David Neustein, Inception&#8217;ı, mimar ve modern kentin idealleştirilmiş gerçekliği paralelinde inceliyor.</p>
<div>Şimdiye kadar bütün şikayetleri duydunuz. Ayrımcılık durmalı. Moda tasarımcılarının aksine, rock yıldızları ve mimarlar filmlerde çok yanlış gösteriliyorlar. &#8220;My Architect&#8221; filmiyle bu anlayış yok oldu sandık ama onda da makineleşmiş bir yapı vardı. Sketches of Frank Gehry eğlenceli bir filmdi, tabii çok çaresizle yapılan birkaç araba kovalamaca sahnesi dışında&#8230; Silahlar, patlamalar, koşturmalar içerisindeki Matrix üçlemesinde &#8220;Mimar&#8221; diye adlandırılan bir karakter vardı fakat tüm yaptığı gün boyu bir odada oturup televizyon izlemekti.</div>
<div> </div>
<p><strong><a rel="nofollow" href="http://www.dailymotion.com/video/xds6ef_the-playlist-inception-character-tr_shortfilms" target="_blank"><br />
</a></strong>Inception Fragmanı</p>
<div>Tanrıya şükür ki Christopher Nolan bize &#8220;Inception&#8221;ı getirdi. Şu anda gösterimde olan film, bize, mimarların en iyi yaptığı şeyi gösteriyor. Mimar rolünde izlediğimiz Ellen Page ile birlikte, Nolan hepimizin beklediği idealleşmiş bir gerçekliği gözler önüne seriyor. Tüm mimarların aksine, Page&#8217;in karakteri, Ariadne, genç ve çekici bir kadın. Ariadne ayrıca yine diğer tüm mimar kadınların aksine başkaların hayatlarını gözetleyip, onların hayalleriyle yaşamıyor. Onun yerine, okuldan sonra, çalışma hayatına girmeden direk olarak, başkalarının hayallerini tasarlamak için işe alınıyor!</div>
<div>Maalesef ki gerçek mimarlık dünyası ve filmlerdeki mimarlık neredeyse aynı. İkisi de fantezi ve arzulama dünyasını anımsatıyor fakat çoğu da bir yandan dahiyane bir şekilde bizi soymak için hazırlanmış birer tuzak. İlham ve gerçeklik arasındaki bu bağ, Calvino&#8217;nun Zobeide&#8217;sini akla getiriyor. Arzuların kadınını yakalamak için tasarlanan labirent, sadece çirkin bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. <sup>1</sup> Eğer bu manzaranın alaycı olduğunu düşünüyorsanız, Westfield Bondi Junction olarak da bilinen buzlu camdan yapılma, ruh parçalayıcı şu labirentte bir gezinin. Frank Lowy&#8217;nin hayaline hoşgeldiniz.</div>
<div><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/int2.jpg" alt="" width="490" height="213" /></div>
<div>Michel Houellebecq son zamanlarda şöyle bir şey yazdı: &#8220;Bu mekanların ruhu kötü, insanca değil, acımasız, makineleşmiş bir his yaratıyor. Derinlerde, herkeste&#8230; Herkes burayı yıkmayı arzuluyor.&#8221;<sup>2</sup></div>
<div>Inception&#8217;ın çılgın yıkım ve patlama sahnelerine nasıl bu kadar heyecanlı bir şekilde tepki verdiğimize şaşmamalı. Bunun bir nedeni de film kahramanlarını n rüya bölgeye ulaşmak için ne kadar çabaladığını görmek. Rüyanın içindeki her rüya, uyanık dünyaya bir o kadar daha az bağlı. Rüya sürecinin en dibinde, zaman, kendiliğinden inanılmaz bir şekilde yavaş akıyor.</div>
<div><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/int3.jpg" alt="" width="490" height="209" /></p>
<p><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/int4.jpg" alt="" width="490" height="207" /><br />
Inception filminden kareler</div>
<div>Tuhafdır ki, bu rüyaların mekanları idealden çok uzak. Inception&#8217;da, kahramanımız Dom Cobb&#8217;un karısıyla birlikte, yıllarca süren rüyalar sayesinde inşa ettiği bir şehirle karşılaşıyoruz. Çift, boş sokaklarda el ele gezindiğinde, birden bu mekanın onların hayallerindeki şehir olduğuna inanmamız gerektiğini düşünüyoruz. Neden Le Corbusier ya da Robert Moses dışında kimsenin böylesi bir kenti hayal edebileceği hala pek açık değil. Pek uygun bir balayı noktası olmadığı da apaçık ortada&#8230; Izgara plan dokusu ve kuleleri ile, bu şehir, Corb&#8217;un &#8220;Radiant City&#8221;si ya da La Défense&#8217;nin steril mekanları ile tuhaf bir benzerlik içinde. Kentin çeperinde, pırıl pırıl binalar, yüksek gecekondulara yol veriyor. Çeper, kumdan bir kale gibi rüzgardan aşınıyor.</div>
<div>Birçok metropol gibi, Dom ve Mal&#8217;ın vizyonları daha durgun (aynı zamanda daha az ilginç) bir şekilde gelişmeye devam ediyor. Kentin tam kalbinde çok tuhaf bir şey keşfediyoruz.</div>
<div>Burada, sığ bir havuz içinde, Dom ve Mal&#8217;ın uyanık hayatlarında yaşadıkları tüm evler birbirinin aynı. Bunlardan sonuncusu, Mal&#8217;ın çocukluğunu geçirdiği, bir gökdelene komşu, küçük bir klubeyi andıran ev. Buradaki klube aslındaki tüm şehirdeki havayı yakalamak için orada. Orada, eski nostaljiyi hatırlatmak için duruyor, metropoliste samanlığın içindeki bir iğne <sup>3</sup> gibi&#8230; Farklılığı vurgulamaya çalışan, herşeyin aslında o kadar da doğru olmadığının sinyalini veren bir ev. Gördüğünüz gibi, ütopya, hafıza kaybına bağlı. İdeal kent, başarısızlığa mahkum ediliyor.</div>
<div>Konu olarak, kayıp klube ayrıca iki ya da daha fazla güncel heykel çalışmasını akla getiriyor. Rachel Whiteread&#8217;ın 1993&#8242;te yaptığı &#8220;House&#8221;, Gordon Matta-Clark&#8217;ı n &#8220;Splitting&#8221; adlı çalışmaları gibi. Güncel bir yerleştirme olan House, birkaç yıkık dökük ev arasında betonarme yapısıyla mekanda negatiflik yaratıyor. Bununla eşit derecede performans sergileyen Splitting&#8217;de ise, Matta-Clark tipik bir banliyö evine testere ve çekiçle giriyorlar. Evin ortasında vahşi bir performans sergileyerek, evcilliği ve güveni yok ediyorlar. Bu işlerdeki yeniden yapılanma, yıkma durumları, toplamanın başka bir formu.<sup>4</sup> Kent ise güçlü bir okyanus gibi. Matrix&#8217;de olduğu gibi Inception&#8217;da da, rüyalarımız değiştirilebilir çipler sayesinde seviyelendirilebili yor.</div>
<div><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/eter.jpg" alt="" width="490" height="330" /><br />
Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminden bir kare</div>
<p>Eternal Sunshine of the Spotless Mind Fragmanı</p>
<div>Güçlü iki paralel dünyanın çalıştığı bir başka film olan Michel Gondry&#8217;nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind&#8217;daki Joel, kendi isteği ile uykusunda hafızasını sildiriyordu. Hafızası çaresizce çökerken, Joel, son anılarına eski sevgilisi ile birlikte tutunmaya çalışıyordu. Hafızası silindiğinde, aşıkların buluştuğu ev de etraflarında çöküveriyordu. One Day in the Life of Ivan Denisovich filminin kahramanı, hapishanedeki hücresinde örülen duvarlarla birlikte, aslında yenilgi kaçınılmaz olduğunda edinilen dürtüleri gösteriyordu.<sup>5</sup> Bu davranış bugun de gayet doğru. Bugün de gereksiz satatü sembolleri, anlık heyecan veren aletler ve anlık şehirlere karşı verdiğimiz tepki kaçınılmaz olarak bu oluyor&#8230;</div>
<div><strong>Özet</strong><br />
O halde Inception bize nasıl bir sonuç sunuyor? Ne yazık ki, bugünün filmleri izleyiciyi havada asılı kalan şeylere terk ediyor. Her zaman yapılan, hikayeyi tam ortasından yakaladığımızı sandığımız anda, sanki birinin fişi çekip o ana kadar algıladıklarımızı altüst etmesi&#8230;</div>
<div> </div>
<p>Memento Fragmanı</p>
<div>Bu mutlu son sadece karakterin bir yanılsaması mı? Artık izleyici hikayeye mükemmel bir son verme görevini üstleniyor. Nolan bu tekniğin kaşifi gibi. Daha önce de Memento&#8217;da aynısını kullanmıştı. &#8220;Havada asılı kalan son&#8221; durumu, daha sonra Bryan Singer&#8217;ın The Usual Suspects ve David Lynch&#8217;in Mulholland Drive filmleri ile en son durumuna erişti. Bu teknik her yeni filmde geliştikçe, sonuçları da bir o kadar klinikleşiyor. Aslında bu da bir tür seçim taktiği gibi: Karışıklık yaratmak, kannat vermekten her zaman daha kolay.</div>
<div>1 Italo Calvino, &#8220;Cities and Desire 5&#8243;, in Invisible Cities, Harcourt Brace Jovanovich, 1978<br />
2 Michel Houellebecq, &#8220;Approaches to Distress&#8221;, The Paris Magazine, 4. Sayı, Haziran 2010, s 52-62<br />
3 Elliot Smith, &#8220;Needle in the Hay&#8221;, The Royal Tenenbaums film müziklerinden, Hollywood Records, 2001<br />
4 &#8230; şeylerin insanı var ettiğini ve onlara yanlış bir bilinç verdiğini söyleyebilirsiniz. Jean-Paul Sartre, Critique of Dialectical Reason 2, Verso, 2006</div>
</div>
<div>5 Alexander Solzhenitsyn, One Day in the Life of Ivan Denisovich, Bantam Books, 1990 </div>
<p><span class="yiv1589253114yiv1458117510Apple-style-span" style="font-family: Verdana; font-size: 11px;"></p>
<div id="yiv1589253114yiv1458117510contenttitle" style="border-bottom: #000000 1px solid;">
<h2 style="color: #666666;">Inception ya da Mimarlar Daha Fazla Uyusaydı Neler Yapabilirlerdi</h2>
</div>
<div class="yiv1589253114yiv1458117510buttons" style="text-align: right;"><img class="yiv1589253114yiv1458117510button" style="cursor: pointer;" title="Haberler  RSS'ine ulaşmak için tıklayın" src="http://www.arkitera.com/i/tool//rss.jpg" alt="" /><img class="yiv1589253114yiv1458117510button" style="cursor: pointer;" title="Yazıları büyüt" src="http://www.arkitera.com/i/tool/a-plus.gif" alt="" /><img class="yiv1589253114yiv1458117510button" style="cursor: pointer;" title="Yazıları küçült" src="http://www.arkitera.com/i/tool/a-minus.gif" alt="" /><img class="yiv1589253114yiv1458117510button" style="cursor: pointer;" title="Bu sayfanın PDF görüntüsünü al" src="http://www.arkitera.com/i/tool//pdf.gif" alt="" /><img class="yiv1589253114yiv1458117510button" style="cursor: pointer;" title="Bu sayfayı yazdır" src="http://www.arkitera.com/i/tool//print.gif" alt="" /><img class="yiv1589253114yiv1458117510button" style="cursor: pointer;" title="Bu sayfayı  arkadaşına gönder" src="http://www.arkitera.com/i/tool//send.gif" alt="" /><img class="yiv1589253114yiv1458117510button" style="cursor: pointer;" title="Bu sayfayı rapor et" src="http://www.arkitera.com/i/tool//report.gif" alt="" /></div>
<div id="yiv1589253114yiv1458117510info_tool" style="border-bottom: #000000 1px solid;"><strong>Tarih:</strong> 4 Ağustos 2010 <strong>Kaynak:</strong> Australian Design Review <strong>Çeviren:</strong> <a class="yiv1589253114yiv1458117510author" style="color: #fd6b0a; font-weight: bold; text-decoration: none;" title="Dilek Öztürk" rel="nofollow" href="http://www.arkitera.com/ya4985-dilek-ozturk.html" target="_blank"><span id="lw_1281520796_1" class="yshortcuts">Dilek Öztürk</span></a></div>
<div id="yiv1589253114yiv1458117510content-text" class="yiv1589253114yiv1458117510text"><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/in1.jpg" alt="" width="490" height="102" /><br />
<span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span id="lw_1281520796_2" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Inception</span> filminden kareler</span></p>
<p>David Neustein, Inception&#8217;ı, mimar ve modern kentin idealleştirilmiş gerçekliği paralelinde inceliyor.</p>
<div>Şimdiye kadar bütün şikayetleri duydunuz. Ayrımcılık durmalı. Moda tasarımcılarının aksine, rock yıldızları ve mimarlar filmlerde çok yanlış gösteriliyorlar. &#8220;<span id="lw_1281520796_3" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; background: none transparent scroll repeat 0% 0%; cursor: hand;">My Architect</span>&#8221; filmiyle bu anlayış yok oldu sandık ama onda da makineleşmiş bir yapı vardı. <span id="lw_1281520796_4" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; background: none transparent scroll repeat 0% 0%; cursor: hand;">Sketches of Frank Gehry</span> eğlenceli bir filmdi, tabii çok çaresizle yapılan birkaç araba kovalamaca sahnesi dışında&#8230; Silahlar, patlamalar, koşturmalar içerisindeki Matrix üçlemesinde &#8220;Mimar&#8221; diye adlandırılan bir karakter vardı fakat tüm yaptığı gün boyu bir odada oturup televizyon izlemekti.</div>
<div> </div>
<p><strong><a style="color: #000000; text-decoration: none;" rel="nofollow" href="http://www.dailymotion.com/video/xds6ef_the-playlist-inception-character-tr_shortfilms" target="_blank"><br />
</a></strong><span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;">Inception Fragmanı</span></p>
<div>Tanrıya şükür ki <span id="lw_1281520796_5" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Christopher Nolan</span> bize &#8220;Inception&#8221;ı getirdi. Şu anda gösterimde olan film, bize, mimarların en iyi yaptığı şeyi gösteriyor. Mimar rolünde izlediğimiz <span id="lw_1281520796_6" class="yshortcuts">Ellen Page</span> ile birlikte, Nolan hepimizin beklediği idealleşmiş bir gerçekliği gözler önüne seriyor. Tüm mimarların aksine, Page&#8217;in karakteri, Ariadne, genç ve çekici bir kadın. Ariadne ayrıca yine diğer tüm mimar kadınların aksine başkaların hayatlarını gözetleyip, onların hayalleriyle yaşamıyor. Onun yerine, okuldan sonra, çalışma hayatına girmeden direk olarak, başkalarının hayallerini tasarlamak için işe alınıyor!</div>
<div>Maalesef ki gerçek mimarlık dünyası ve filmlerdeki mimarlık neredeyse aynı. İkisi de fantezi ve arzulama dünyasını anımsatıyor fakat çoğu da bir yandan dahiyane bir şekilde bizi soymak için hazırlanmış birer tuzak. İlham ve gerçeklik arasındaki bu bağ, Calvino&#8217;nun Zobeide&#8217;sini akla getiriyor. Arzuların kadınını yakalamak için tasarlanan labirent, sadece çirkin bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. <sup class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span style="font-size: xx-small;">1</span></sup> Eğer bu manzaranın alaycı olduğunu düşünüyorsanız, <span id="lw_1281520796_7" class="yshortcuts">Westfield Bondi Junction</span> olarak da bilinen buzlu camdan yapılma, ruh parçalayıcı şu labirentte bir gezinin. Frank Lowy&#8217;nin hayaline hoşgeldiniz.</div>
<div><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/int2.jpg" alt="" width="490" height="213" /></div>
<div><span id="lw_1281520796_8" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Michel Houellebecq</span> son zamanlarda şöyle bir şey yazdı: &#8220;Bu mekanların ruhu kötü, insanca değil, acımasız, makineleşmiş bir his yaratıyor. Derinlerde, herkeste&#8230; Herkes burayı yıkmayı arzuluyor.&#8221;<sup><span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span style="font-size: xx-small;">2</span></span></sup></div>
<div>Inception&#8217;ın çılgın yıkım ve patlama sahnelerine nasıl bu kadar heyecanlı bir şekilde tepki verdiğimize şaşmamalı. Bunun bir nedeni de film kahramanlarını n rüya bölgeye ulaşmak için ne kadar çabaladığını görmek. Rüyanın içindeki her rüya, uyanık dünyaya bir o kadar daha az bağlı. Rüya sürecinin en dibinde, zaman, kendiliğinden inanılmaz bir şekilde yavaş akıyor.</div>
<div><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/int3.jpg" alt="" width="490" height="209" /></p>
<p><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/int4.jpg" alt="" width="490" height="207" /><br />
<span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;">Inception filminden kareler</span></div>
<div>Tuhafdır ki, bu rüyaların mekanları idealden çok uzak. Inception&#8217;da, kahramanımız Dom Cobb&#8217;un karısıyla birlikte, yıllarca süren rüyalar sayesinde inşa ettiği bir şehirle karşılaşıyoruz. Çift, boş sokaklarda el ele gezindiğinde, birden bu mekanın onların hayallerindeki şehir olduğuna inanmamız gerektiğini düşünüyoruz. Neden <span id="lw_1281520796_9" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Le Corbusier</span> ya da <span id="lw_1281520796_10" class="yshortcuts">Robert Moses</span> dışında kimsenin böylesi bir kenti hayal edebileceği hala pek açık değil. Pek uygun bir balayı noktası olmadığı da apaçık ortada&#8230; Izgara plan dokusu ve kuleleri ile, bu şehir, Corb&#8217;un &#8220;Radiant City&#8221;si ya da La Défense&#8217;nin steril mekanları ile tuhaf bir benzerlik içinde. Kentin çeperinde, pırıl pırıl binalar, yüksek gecekondulara yol veriyor. Çeper, kumdan bir kale gibi rüzgardan aşınıyor.</div>
<div>Birçok metropol gibi, Dom ve Mal&#8217;ın vizyonları daha durgun (aynı zamanda daha az ilginç) bir şekilde gelişmeye devam ediyor. Kentin tam kalbinde çok tuhaf bir şey keşfediyoruz.</div>
<div>Burada, sığ bir havuz içinde, Dom ve Mal&#8217;ın uyanık hayatlarında yaşadıkları tüm evler birbirinin aynı. Bunlardan sonuncusu, Mal&#8217;ın çocukluğunu geçirdiği, bir gökdelene komşu, küçük bir klubeyi andıran ev. Buradaki klube aslındaki tüm şehirdeki havayı yakalamak için orada. Orada, eski nostaljiyi hatırlatmak için duruyor, metropoliste samanlığın içindeki bir iğne <sup><span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span style="font-size: xx-small;">3</span></span></sup> gibi&#8230; Farklılığı vurgulamaya çalışan, herşeyin aslında o kadar da doğru olmadığının sinyalini veren bir ev. Gördüğünüz gibi, ütopya, hafıza kaybına bağlı. İdeal kent, başarısızlığa mahkum ediliyor.</div>
<div>Konu olarak, kayıp klube ayrıca iki ya da daha fazla güncel heykel çalışmasını akla getiriyor. Rachel Whiteread&#8217;ın 1993&#8242;te yaptığı &#8220;House&#8221;, Gordon Matta-Clark&#8217;ı n &#8220;Splitting&#8221; adlı çalışmaları gibi. Güncel bir yerleştirme olan House, birkaç yıkık dökük ev arasında betonarme yapısıyla mekanda negatiflik yaratıyor. Bununla eşit derecede performans sergileyen Splitting&#8217;de ise, Matta-Clark tipik bir banliyö evine testere ve çekiçle giriyorlar. Evin ortasında vahşi bir performans sergileyerek, evcilliği ve güveni yok ediyorlar. Bu işlerdeki yeniden yapılanma, yıkma durumları, toplamanın başka bir formu.<sup><span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span style="font-size: xx-small;">4</span></span></sup> Kent ise güçlü bir okyanus gibi. Matrix&#8217;de olduğu gibi Inception&#8217;da da, rüyalarımız değiştirilebilir çipler sayesinde seviyelendirilebili yor.</div>
<div><img src="http://www.arkitera.com/UserFiles/Image/news/2010/08/04/eter.jpg" alt="" width="490" height="330" /><br />
<span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span id="lw_1281520796_11" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Eternal Sunshine of the Spotless Mind</span> filminden bir kare</span></div>
<p><span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;">Eternal Sunshine of the Spotless Mind Fragmanı</span></p>
<div>Güçlü iki paralel dünyanın çalıştığı bir başka film olan <span id="lw_1281520796_12" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Michel</span> Gondry&#8217;nin Eternal Sunshine of the Spotless Mind&#8217;daki Joel, kendi isteği ile uykusunda hafızasını sildiriyordu. Hafızası çaresizce çökerken, Joel, son anılarına eski sevgilisi ile birlikte tutunmaya çalışıyordu. Hafızası silindiğinde, aşıkların buluştuğu ev de etraflarında çöküveriyordu. <span id="lw_1281520796_13" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">One Day in the Life of Ivan Denisovich</span> filminin kahramanı, hapishanedeki hücresinde örülen duvarlarla birlikte, aslında yenilgi kaçınılmaz olduğunda edinilen dürtüleri gösteriyordu.<sup class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span style="font-size: xx-small;">5</span></sup> Bu davranış bugun de gayet doğru. Bugün de gereksiz satatü sembolleri, anlık heyecan veren aletler ve anlık şehirlere karşı verdiğimiz tepki kaçınılmaz olarak bu oluyor&#8230;</div>
<div><strong>Özet</strong><br />
O halde Inception bize nasıl bir sonuç sunuyor? Ne yazık ki, bugünün filmleri izleyiciyi havada asılı kalan şeylere terk ediyor. Her zaman yapılan, hikayeyi tam ortasından yakaladığımızı sandığımız anda, sanki birinin fişi çekip o ana kadar algıladıklarımızı altüst etmesi&#8230;</div>
<div> </div>
<p><span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;"><span id="lw_1281520796_14" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Memento</span> Fragmanı</span></p>
<div>Bu mutlu son sadece karakterin bir yanılsaması mı? Artık izleyici hikayeye mükemmel bir son verme görevini üstleniyor. Nolan bu tekniğin kaşifi gibi. Daha önce de Memento&#8217;da aynısını kullanmıştı. &#8220;Havada asılı kalan son&#8221; durumu, daha sonra Bryan Singer&#8217;ın The Usual Suspects ve David Lynch&#8217;in <span id="lw_1281520796_15" class="yshortcuts">Mulholland Drive</span> filmleri ile en son durumuna erişti. Bu teknik her yeni filmde geliştikçe, sonuçları da bir o kadar klinikleşiyor. Aslında bu da bir tür seçim taktiği gibi: Karışıklık yaratmak, kannat vermekten her zaman daha kolay.</div>
<div><span class="yiv1589253114yiv1458117510fotograf_detay" style="color: #808080;">1 <span id="lw_1281520796_16" class="yshortcuts">Italo Calvino</span>, &#8220;Cities and Desire 5&#8243;, in <span id="lw_1281520796_17" class="yshortcuts">Invisible Cities</span>, Harcourt Brace Jovanovich, 1978<br />
2 Michel Houellebecq, &#8220;Approaches to Distress&#8221;, The Paris Magazine, 4. Sayı, Haziran 2010, s 52-62<br />
3 Elliot Smith, &#8220;<span id="lw_1281520796_18" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Needle in the Hay</span>&#8220;, <span id="lw_1281520796_19" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">The Royal Tenenbaums</span> film müziklerinden, Hollywood Records, 2001<br />
4 &#8230; şeylerin insanı var ettiğini ve onlara yanlış bir bilinç verdiğini söyleyebilirsiniz. <span id="lw_1281520796_20" class="yshortcuts" style="border-bottom: medium none; background: none transparent scroll repeat 0% 0%; cursor: hand;">Jean-Paul Sartre</span>, <span id="lw_1281520796_21" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; background: none transparent scroll repeat 0% 0%; cursor: hand;">Critique of Dialectical Reason</span> 2, Verso, 2006<br />
</span></div>
</div>
<p></span></p>
<div><span class="yiv1589253114yiv1458117510Apple-style-span" style="font-family: Verdana, times, serif; color: #808080; font-size: 11px;">5 <span id="lw_1281520796_22" class="yshortcuts" style="border-bottom: #366388 2px dotted; cursor: hand;">Alexander Solzhenitsyn</span>, One Day in the Life of Ivan Denisovich, Bantam Books, 1990</span> </div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/1980/inceptionbaslangicfilmi-hakkinda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİNEMADA ŞİZOFRENİ VE DELİLİK</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1965/sinemada-sizofreni-ve-delilik.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sinemada-sizofreni-ve-delilik</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1965/sinemada-sizofreni-ve-delilik.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Aug 2010 12:16:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1965</guid>
		<description><![CDATA[   Mustafa Bilici Psikiyatri Klinik Şefi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi İshak Saygılı Psikiyatri Araştırma Görevlisi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi   Psikotik ya da ȃmiyȃne bir tabirle söyleyecek olursak “deli” diye nitelenen insanların davranışları ile sanat arasındaki ilişki eskiden beri ilgi çekici olmuştur. Sanat ve delilik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Mustafa Bilici</strong></p>
<p>Psikiyatri Klinik Şefi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi</p>
<p><strong>İshak Saygılı</strong></p>
<p>Psikiyatri Araştırma Görevlisi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Psikotik ya da ȃmiyȃne bir tabirle söyleyecek olursak “deli” diye nitelenen insanların davranışları ile sanat arasındaki ilişki eskiden beri ilgi çekici olmuştur. Sanat ve delilik arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için çeşitli yollar denenmiştir. Bu yollardan en çok tercih edilenleri önemli yazarlar, ressamlar, yönetmenler ve bestecilerin biyografilerini incelemek olmuştur. Bu incelemeler neticesinde meşhur sanatçılarda ve onların akrabalarında bir takım ruhsal bozuklukların ve intihar eğiliminin özellikle incelendiği görülmüştür. Ağır ruhsal bozukluklar ve intiharın sanatçılarda ve yakınlarında sıkça bulunduğunun gösterilmeye çalışılmasından hareketle delilik ile sanat arasında bir bağlantı olduğu söylenmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Yapılan bir araştırmada çeşitli sanatçıların genel nüfusta beklenenden daha fazla ruhsal bozukluk gösterdikleri bulunmuştur. Psikiyatrik bozukluklar en fazla sırasıyla şairlerde (% 50), müzisyenlerde (% 38), ressamlarda (% 20), heykeltıraşlarda (% 18) ve mimarlarda (% 17) gösterilmiştir. Bu sanatçıların kardeşleri ve çocukları siklotimi, intihar girişimi ve bipolar bozukluğa genel nüfustaki bireylerden daha fazla yatkın bulunmuştur. Bir başka çalışmada şairlerin yarısından fazlasında (% 55) psikopatoloji öyküsü vardı ve bu şairlerin yedide birinin psikiyatri hastanesine yatırılmayı gerektiren psikotik belirtiler gösterdiği bulunmuştur. Bestecileri ve soyut ekspresyonistleri inceleyen bir diğer çalışmada bu kişilerde yaklaşık % 50 oranında duygudurum bozukluğu bulunmuştur. Yaratıcı faaliyetlerde bulunan sanatçılarla “sağlıklı” kontrol grubunu karşılaştıran bir çalışma psikoz, intihar girişimi, ruhsal bozukluklar ve madde bağımlılığının kontrol grubundan iki-üç misli daha yüksek oranda bulunduğunu göstermiştir.</p>
<p>Iowa Üniversitesi’nde yazarlardaki yaratıcılık ile psikopatoloji ilişkisini inceleyen bir çalışmada yazarlarda herhangi bir ruhsal bozukluk bulunma oranı (% 80), kontrol grubundan (% 30) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu çalışmada tespit edilen ruhsal bozuklukların yarısını duygudurum bozuklukları oluşturmaktaydı. Ancak hiçbir yazarda şizofreninin tespit edilememesi daha önce iddia edilen “şizofreni-yaratıcılık” bağlantısıyla çelişmekteydi.</p>
<p>Sanat ve delilik ilişkisi konusunun incelenmesinde kullanılan bir diğer yöntem ise psikiyatrik teşhis konan hastaların sanat ürünlerini değerlendirmek şeklinde olmuştur. Bu çalışmalarda özellikle duygudurum bozukluğu olan hastaların yaratıcılıklarının dikkat çekici bir şekilde arttığı bildirilmiştir.</p>
<p>Bütün bu çalışmalarda yöntem sorunlarına rağmen duygudurum bozuklukları ile yaratıcılık arasındaki güçlü ilişki varlığı kabul edilmektedir. Ancak önemli bir eser ortaya koymak için “aklı başında olmak” gerektiği bir ön kabul olarak alınırsa ve psikotiklerin aklının başında olmadığı gerçeği göz önünde tutulursa bu kişilerin değerli bir eser ortaya koyamayacakları söylenmektedir. Belki bir sanatçı, şizofreni rahatsızlığına yakalanırsa hastalığının başlangıç döneminde tecrübe edeceği bazı farklı yaşantılar sayesinde kısa süreli de olsa “sıradışı” bir bakış açısı kazanabilir ve bu döneme özgü uzun süreli olmayan bir yaratıcılık artışı sergileyebilir. Bir hasta ile normal bir sanatçının ürettiği sanat eserleri karşılaştırıldığında hastaya ait eserlerin bir süre sonra izleyicide bıkkınlık duygusu oluşturacağı belirtilmiştir. Hastaların eserlerindeki içerik ve biçim konusunda yavanlık, basmakalıplık ve durağan öğelerde yineleme ve zihinsel durgunluk dikkat çekicidir.</p>
<p>Sanatla delilik ilişkisi akıcı görsel öğeler içermesi bakımından en güzel örneklerini sinemada vermiştir. Çeşitli ruhsal bozukluk ya da anormal davranış sergileyen bireylerin “normal” kişilerin ilgisini çekeceğinden hareketle pek çok film psikiyatrik hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Psikiyatrik hastaların sahip olduğu varsayılan gizemli, bir miktar tuhaf, ürkünç ve hatta korkutucu hallerini beyaz perdede izlemek pek çok seyirci için ilginç bulunmuştur.  Bu ilginin altında biraz merak ve gerginlikle karışık kontrollü bir korku hissetme arzusu olsa da izleyicideki temel duygu onlar gibi “deli” olmadığını anlamanın hazzıdır. Filmler sayesinde delilik izleyicinin evinden ve zihninden uzağa itelenerek sinema perdesine hapsedilmektedir. Böylece seyirci film bittiğinde hem deliliği sinema salonunda ya da ekranda hapsetmenin, hem de deli olmadığını tescillemiş olmanın rahatlığıyla salondan huzur içinde ayrılmaktadır. Bu yönüyle sinema deliliği dışsallaştırmanın modern bir aracı olarak kullanılır. Sonuçta filmler kullanılarak biz “aklı başındakiler” güvenlikli meskenlerimizde kutsanmış oluruz. Sinema bu özelliği nedeniyle birçok modern araç gibi deliliği hayatın dışına öteleyip haksız yere damgalamanın aracına indirgenir ve “normal” seyircinin gönlüne “sen öyle değilsin” diyerek su serpmek amacıyla kullanılmış olur.</p>
<p>Sinemada bir şekilde şizofreniyi ve psikozu ele alan belli başlı filmleri şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<p>1)      Shutter Island</p>
<p>2)      A Beautiful Mind</p>
<p>3)      Sybil</p>
<p>4)      Psycho</p>
<p>5)      Secret Window</p>
<p>6)      Donnie Darko</p>
<p>7)      Repulsion</p>
<p>8)      Teyzem</p>
<p>9)      Karanlıktakiler</p>
<p>10)   Spellbound</p>
<p>11)   Shine</p>
<p>12)   Bug</p>
<p>13)   Murder Inside of me</p>
<p>14)   Canvas</p>
<p>15)   I Never Promised You a Rose Garden</p>
<p>16)   Revolver</p>
<p>17)   Mor Defter</p>
<p>18)   Fisher King</p>
<p>19)   Makinist</p>
<p>Sıraladığımız filmler dışında da elbette birçok filmde şizofreni bir şekilde geçmekte ya da şizofrenik bir süreç anlatılmaya çalışılmaktadır. Ancak bu çaba birçok filmde titizlikten yoksun olduğu için filmlerin birçoğunda karakterler şizofreniden ziyade ya dissosiyatif bozukluktan ya da bağımlılık yapıcı bir maddenin etkisiyle oluşan psikozdan muzdarip gibi görünmekten paçayı kurtaramaz. Yani filmlerde şizofren diye tasvir edilmeye çalışılan hastalık genellikle başka bir ruhsal rahatsızlıktır. Bu konuda özellikle bir hedef saptırılmasının olduğunu söylemeye çalışmıyoruz, aksine söylemeye çalıştığımız husus psikiyatrik temalı bir film yaparken gerekli titizliği gösterip bir psikiyatrdan danışmanlık hizmeti alma zahmetine girilmemiş olmasıdır. Gerçi filmlerin doğru teşhis koyması ya da şizofreni belirtilerini kitaptaki gibi aktarmasını beklemek haksızlık olarak değerlendirilebilir ancak en azından filmlerle verilen çarpık bilginin izleyicinin kafasını karıştıracağı hesaba katılmalıdır. Çünkü filmlerin etkisiyle izleyicide oluşan kafa karışıklığı yüzünden pek çok hasta ilacını bırakabilmekte, psikiyatri dışı çözüm arayışlarına girebilmekte ve filmlerin oluşturduğu yanlış yargılar üzerinden hayatını intizam etmeye yeltenebilmektedir.</p>
<p>Filmlerde dissosiasyonun psikozla karıştırılması hastalığın karmaşık doğası göz önüne alındığında bir ölçüde mazur karşılanabilir. Meselȃ Fisher King filmini ele aldığımızda Robin Williams’ın canlandırdığı Parry’nin yaşantısı şizofrenik bir süreci düşündürse de halüsinatuar yaşantıların doğası dissosiyatif yaşantıları andırmaktadır. Parry’nin şikâyetlerinin karısının gözlerinin önünde öldürülmesiyle aniden ve gürültülü bir şekilde başladığı göz önüne alınırsa belirtilerin şizofreniden kaynaklanmadığı anlaşılacaktır. Filmde Parry’nin hastalığına bir teşhis konmadığı göz önüne alındığında filmin asıl mesajının Jeff Bridges’ın canlandırdığı Jack Lucas üzerinden modern insana, dolayısıyla bize, bir takım açmazlarımızı göstermek olduğu anlaşılacak ve dissosiasyon-psikoz ayrımı önemini yitirecektir.</p>
<p>Birçok filmde şizofreni hastaları genellikle dürüst, samimi, derin ve cana yakın olarak yansıtılmaktadır. Bu nitelikler birçok filmde izine sıkça rastlayabileceğimiz bir delilik klişesi olarak görülebilir. Ancak bazen filmlerde bu klişenin tam aksine, şizofrenler ne zaman ne yapacağı ya da kimi nasıl öldüreceği belli olmayan, toplumdan uzak tutulması gereken insanlar olarak gösterilebilmektedir. Bu filmlere örnek olarak Secret Window, Bug, Sybil gibi filmler verilebilir.</p>
<p>Şizofreni tasvirinin bir filmden diğerine çelişkiler içermesi ve hastalık belirtileri konusunda bir fikir birliğine varılamamış olması ilginçtir. Birçok filmde, ne hikmetse, hastaların daha çok paranoid özellikleri ön plana çıkarılmaktadır. Filmlerde hastalığın belirtilerinin paranoid düşünceler ve renkli halusinasyonlara indirgenmesi kliniklerde görmeye alışkın olmadığımız bir “şizofreni uyarlaması” ile karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır. Bir oyuncunun ne kadar profesyonel olursa olsun bir şizofrenin jest ve mimik yokluğunun eşlik ettiği “künt” duygulanımı tam mȃnȃsı ile taklit edememesi sinemayı kendine özgü bir şizofreni türü yaratmak zorunda bırakmıştır. Örneğin Karanlıktakiler filminde Meral Çetinkaya’nın canlandırdığı karakter (Gülseren) gerçek bir şizofrenden ziyade oldukça başarılı bir şizofreni uyarlaması olarak görülebilir. Böyle olunca Karanlıktakiler filminde bu yüzden ev yaşamı belli ölçüde gerçekçi bir şekilde verilirken şizofreniye özgü duygusal reaksiyonların tam olarak perdeye yansıtılamamıştır. Gülseren karakterinin affekti şizofreniyle alȃkasız bir biçimde canlı, hatta bazen oynaktır. Akşam yemeği sahnesinde izlediğimiz Gülseren’in şizofreniyle bağdaşmayan tepkileri filmin kendine özgü bir şizofreni uyarlaması yaptığının en tipik göstergesi kabul edilebilir. Uyarlama, hastalığın sebebinin ifşa edildiği “geriye dönüş” sahnesinde zirveye taşınır ve biz seyirciler anlarız ki Gülseren’in şizofren olmasının sebebi işkencenin eşlik ettiği bir tecavüze uğramasıdır. Tecavüze kadar Gülseren oldukça sağlıklı bir kadındır. Travmatik tecavüz Gülseren’in ruh sağlığını bozup onu paranoid bir şizofrene dönüştürmüştür. Filmin izleyiciye dayattığı bu çıkarsama şizofreni ile toplumsal sorunlar arasında bir bağlantı bulunduğu izlenimi uyandırır. Kapkaççılar, tecavüzcüler, yankesiciler ve hırsızlar gibi modern toplumun “üretim hataları” şizofrenin sebebiymiş gibi sunulur. Böylece şizofreni artık bir muamma olmaktan çıkar ve travma mağdurunun kaderi haline dönüştürülür. Bu tuhaf izah tarzı izleyicide filmden çıktıktan sonra izbe sokaklardan geçerken şizofren olmamak için arkasını daha bir hassasiyetle kollama gereği hissettirir. Ayrıca modern toplumun bu üretim hatası tiplere karşı zaten iyiden iyiye beslediği dışlayıcı tutum film sayesinde daha bir belirgin hȃle gelmektedir. “Pis” tecavüzcüler bir de şizofreninin müsebbibi olma yükünü yüklenmek zorunda kalır. Film uyarlama esasına dayanan yanıltmaca sayesinde sanki tecavüzcüleri toplumdan uzaklaştırırsak şizofreninin kökünü kazırmış izlenimi uyandırmaktadır. Bu kolaycılık ve hedef saptırma tutumu, kendini daha ziyade hastalara karşı acıma duygusu uyandırarak sanki onları düzelteceğimiz izlenimini körüklemek sûretiyle göstermektedir. Bu özellikleri nedeniyle sinemanın şizofreniye yaklaşırken içine düştüğü durumun gerçeklikten kopuk ve stereotipik bir yapıda olduğu söylenebilir.</p>
<p>Scorsesse’nin Michel Foucault&#8217;nun Deliliğin Tarihi adlı ünlü çalışmasından izler taşıyan Shutter Island adlı filminde yine de her şeyi açıklayacak devȃsa bir ruhsal travma mevcuttur. Ancak bu filmde, hakkını teslim etmek gerekir ki, çok sağlam bir paranoya örgüsü oluşturulmuştur. Bu filmde de diğerleri gibi şizofreni tasvir edilirken yine belki de “mecbûriyetten” canlı bir affektle karşı karşıya kalmaktayız. Aslında bu filmi de diğer benzerleri gibi travmayla ilişkili karmaşık bir dissosiyatif bozukluk örneği olarak görmek daha doğru olabilir. Shutter Island&#8217;ı ilginç kılan asıl özelliği “delilik ile suç” arasındaki geleneksel bağı hortlatmasıdır. Zaten delilere yapıştırılan “saldırgan” damgası film sayesinde bir yazgıya dönüştürülür ve bu filmden sonra izleyicilerin akıl hastalarının birer suç makinesi olduğu inancını pekiştirmesi kaçınılmaz olacaktır.  Zaten John Fowles&#8217;ın “Büyücü” ve Edgar Allan Poe&#8217;nun “Dr. Katran ve Profesör Telek’in Sistemi” adlı eserleri ile kafası delilik ve suç ilişkisi konusunda iyice şartlanmış durumda olan seyirci bu film sayesinde inancına büsbütün saplanıp kalacaktır.</p>
<p>Bug filmi sanırız diğer filmlere göre daha başarılı bir şizofreni örneği olarak görülebilir. Bu filmde de yine ana temanın paranoya olması sürpriz sayılmamalı. Filmde paylaşılmış psikozun gelişimi de gayet başarılı bir şekilde verilmiştir. Her şeyi açıklayan bir travmanın olmaması da gerçekliğe daha bir uygun kabul edilebilir. Nispeten başarılı örnekler içinde John Nash’in hayatını konu edinen A Beautiful Mind filmini de anmak gerekir. Hastalık öncesi sosyal olarak akranlarından farklı olduğunu anladığımız John Nash beyazperdede Russel Crowe gibi bir oyuncuyla hayat bulduğu için şanslı sayılabilir. Zira affekt kaybının beyaz perdede yansıtılabilmesi ve abartılı mimiklerden korunma açısından Crowe başarılı bir örnektir. Ama bu filmin de diğerleri gibi hastalık belirtilerinden hayȃli arkadaşlara ve paranoyaya odaklanması ilginçtir. Film her ne kadar gerçek bir insanın hayatını anlatmaktaysa da yönetmen gerçek hikȃyeye sadık kalmamayı tercih etmiştir. Karısının Nash’i terk etmekten vazgeçtiği sahneden Oscar törenine kadar geçen sürede olanlar yönetmenin kurmacasından ibarettir. Çünkü gerçekte Nash 1959’da ilk psikotik atağını geçirdikten iki yıl sonra resmen boşanır. 1970’lerde tekrar bir araya geldiği eşiyle inişli çıkışlı bol ayrılmalı bir dönem yaşar. 1994’te Nobel ödülü aldıktan sonra ilişkileri biraz yoluna giren Nash çifti 2001 de tekrar evlenirler. Ayrıca Alice, filmde gösterildiği gibi Nash’in ilk eşi değildir. Gerçekte Nash’in 1955 yılında bitirdiği bir evliliği daha vardır. Üstelik Nash bir dönem eşcinsel olarak da yaşamıştır. Hatta bu yüzden ilişkilerinde yasal problemler bile yaşamıştır. Elbette bir sinema filminden gerçek hayatın uzun ve çarpıcı tüm detaylarını ve çıkmazlarını doğru bir şekilde vermesi beklenmemeli ancak gerçek hikâyeden de büsbütün koparak farklı mecralara girilmemeli.</p>
<p>A Beautifull Mind filminde bir başka çarpıtma olan ilaç kullanımı, üzerinde durmayı hak etmektedir. Gerçek hayatta Nash hiçbir tedaviyi gönüllü kabul etmemiştir ve 1970’ten sonra ilaç kullanmamıştır, ancak filmde onu son döneminde dahi atipik tabir edilen antipsikotik ilaçlarını kullanırken görürüz. Bu çarpıtma biz psikiyatristlere göre olumlu olarak kabul edilebilir, zira en azından hastalara ilaç kullandırmayı özendirmemiz için elimize bir hile yapma imkȃnı vermektedir. Bu hile sayesinde bu film birçok klinikte hastaların ilaç uyumunu artırmada kullanılır olmuştur. Eğer ilaç konusunda gerçeğe sadık kalınsaydı yani Nash’in hiç ilaç kullanmadan Nobel ödülünü aldığı gösterilseydi, “mucizevî” ilaçlarımızı hastalara önerirken epey zorlanacaktık. Tüm bunları söylerken filmin biz psikiyatrlara mı yoksa ilaç firmalarına mı “kıyak” geçtiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Burada film yapımcıları ile ilaç endüstrisinin muhtemel ilişkisine girmenin lüzumu yok.</p>
<p>Toparlarsak yukarda sıralan filmlerin delilik derken kastının modernizmin türettiği ve Adorno’nun kıyasıya eleştirdiği “araçsal aklın” yokluğu mu, yoksa insanın modern aklın sınırlarını çizdiği dünya tasavvurundan her ne sûrette olursa olsun sapması mı olduğu net olarak anlaşılamamaktadır. Eğer delilikten araçsal aklın ve dolayısı ile rasyonalitenin yokluğu kastediliyorsa durum vahim demektir. Vehamet filmlerin hem rasyonel olmanın insanlığı ne hale getirdiğini örtbas etmeye çalışmasından, hem de araçsal aklın pompalayıp durduğu bilinmeyene karşı duyulan korkuyu ortadan kaldırma iddiasının tam tersinin deliliği işleyen filmlerle habire gündeme getirilip durmasından kaynaklanıyor. “Filmler ile delilikten korkmalı, delilerden uzak durmalı ve onları ötekileştirip sınırlamalıyız” mesajı verilmek isteniyorsa o zaman araçsal aklı sevmeli ve akıllı insanlara yakın durmalıyız sonucunu da çıkarabiliriz. Eğer bu çıkarsama doğruysa Aydınlanmanın öngördüğü “akıllı birey”in bugün bir çıkmazın içinde debelendiği, bireyin özgürleşmek şöyle dursun araçsal aklın esiri haline düştüğü, aklının her almadığını anormal, tuhaf ve deli diye nitelediği dolayısıyla bir yabancılaşma akımının içine düştüğü gerçeğini bu filmlerle nasıl bağdaştıracağız? Akıl bizi bulunduğumuz berbat noktaya getirmişse insanın aklına “akılsızlık” ya da delilik, filmlerin pompaladığı gibi gerçekten de uzak durulması gereken bir olgu mudur sorusu gelmektedir. Tamam, belki Erasmus gibi deliliğe methiye dizmemiz gerekmiyor ama hiç olmazsa araçsal aklı ilah edinen modern insanın düştüğü bu müşkül durumu gördükten sonra “eleştirel aklı” ya da tefekkürü tekrar hatırlamamız gerektiğini ileri sürebiliriz.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>1-      Sinemada Psikiyatri, Sinemada Psikiyatri (2010). Editör: Mustafa Bilici. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yayınları</p>
<p>2-Sanat ve Delilik. Haldun Soygür.<cite> <a href="http://www.gerceklermaskelenmesin.com/">www.gerceklermaskelenmesin.com</a></cite></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1965/sinemada-sizofreni-ve-delilik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ve &#8216;Tutulma&#8217; Başladı!</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/1836/ve-tutulma-basladi.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ve-tutulma-basladi</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/1836/ve-tutulma-basladi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2010 06:33:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali ERSİNA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Vizyondakiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1836</guid>
		<description><![CDATA[Stephenie Meyer&#8217;ın kitap serisinden uyarlanan Alacakaranlık serisinin üçüncü filmi bugün gösterime girdi. Stephenie Meyer’ın çok satan kitap serisinden sinemaya aktarılan &#8220;Alacakaranlık&#8221;  serisinin üçüncü filmi, &#8220;Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma&#8221;, bugün ABD ile eşzamanlı olarak Türkiye’de de gösterime girdi. Catherine Hardwicke’in yönettiği, Kristen Stewart, Robert Pattinson ve Billy Burke&#8216;ün başrollerinde yer aldığı filmde, Bella Swan, Edward Cullen ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Stephenie Meyer&#8217;ın kitap serisinden uyarlanan Alacakaranlık serisinin üçüncü filmi bugün gösterime girdi.</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=53376" border="0" alt="" align="right" /></p>
<div>
<p><strong>Stephenie Meyer</strong>’ın çok satan kitap serisinden sinemaya aktarılan <strong>&#8220;Alacakaranlık&#8221;</strong>  serisinin üçüncü filmi, <strong>&#8220;Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma&#8221;</strong>, bugün ABD ile eşzamanlı olarak Türkiye’de de gösterime girdi.</p>
<p><strong>Catherine Hardwicke</strong>’in yönettiği, <strong>Kristen Stewart</strong>, <strong>Robert Pattinson</strong> ve <strong>Billy Burke</strong>&#8216;ün başrollerinde yer aldığı filmde, <strong>Bella Swa</strong>n, <strong>Edward Cullen</strong> ve <strong>Jacob Black</strong> arasındaki aşk üçgeninin bir dönüş noktasına ulaşması, Cullenlar ve Kurt Sürüsü’nün ortak bir tehlikeye karşı birleşmek zorunda kalması bekleniyor.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/sinema/1836/ve-tutulma-basladi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ünlü yönetmen Emir Kustarica&#8217;dan Türkiye&#8217;ye övgü</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/1820/unlu-yonetmen-emir-kustaricadan-turkiyeye-ovgu.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=unlu-yonetmen-emir-kustaricadan-turkiyeye-ovgu</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/1820/unlu-yonetmen-emir-kustaricadan-turkiyeye-ovgu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Jun 2010 18:46:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali ERSİNA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür/Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1820</guid>
		<description><![CDATA[&#8221;Çingeneler Zamanı&#8221; adlı filmin Boşnak yönetmeni Emir Kusturica, Türkiye&#8217;de üretilen sanat eserlerinin, özellikle son yıllarda dünyada ses getirmeye başladığını söyledi.  Bursa Büyükşehir Belediyesi&#8217;nce bu yıl 49&#8242;uncusu düzenlenen Uluslararası Bursa Festivali kapsamında Bursa&#8217;ya gelen Emir Kusturica, Kervansaray Termal Otel&#8217;de basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Kusturica, bir gazetecinin, &#8221;Türk müziğini ve sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?&#8221; sorusu üzerine, Türkiye&#8217;deki sinema [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8221;Çingeneler Zamanı&#8221; adlı filmin Boşnak yönetmeni Emir Kusturica, Türkiye&#8217;de üretilen sanat eserlerinin, özellikle son yıllarda dünyada ses getirmeye başladığını söyledi.</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=53152" border="0" alt="" align="right" /></p>
<p> Bursa Büyükşehir Belediyesi&#8217;nce bu yıl 49&#8242;uncusu düzenlenen Uluslararası Bursa Festivali kapsamında Bursa&#8217;ya gelen <strong>Emir Kusturica</strong>, Kervansaray Termal Otel&#8217;de basın mensuplarının sorularını yanıtladı.</p>
<div>
<p>Kusturica, bir gazetecinin, <strong>&#8221;Türk müziğini ve sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?&#8221;</strong> sorusu üzerine, Türkiye&#8217;deki sinema çalışmalarını yakından takip ettiğini söyledi.</p>
<p>Yönetmen Fatih Akın&#8217;ın yakın arkadaşı olduğunu belirten Kusturica, <strong>&#8221;Özellikle son yıllarda Türkiye&#8217;den üretilen sanat eserlerinin dünyada çok büyük etkisi olmaya başladı. Bu durumu, aynı zamanda Balkanlarda gizli kalmış hazinelerin ortaya çıkmasıyla ilgili bir süreç olarak değerlendiriyorum&#8221;</strong> dedi.</p>
<p>Kusturica, <strong>&#8221;Türk sinemasından kimleri tanıyorsunuz?&#8221;</strong> sorusuna, <strong>&#8221;Türk kültürü, Türk kelimesinden de geniş bir anlam ifade ediyor. Benim için Yılmaz Güney sinemada bir kahramandır. Güney&#8217;in ilk filmini izlediğimde &#8216;Türk yönetmen&#8217; diye tanımıştım. Daha sonra Kürt bir yönetmen olduğunu öğrendim. Türk kültürü, Kürt kültürü, Sırp kültürü, Bosna kültürü&#8230; Benim için bu kültürel çeşitlilikle Balkanlar, benzersiz bir coğrafyadır&#8221;</strong> yanıtını verdi.</p>
<p>Filmlerinde neden en çok yoksulluk konusunu işlediğinin sorulması üzerine Kusturica, Balkanlarda yaşayan biri olarak yoksul insanlara karşı empati duyduğunu ifade ederek, <strong>&#8221;Zengin insanların, her zaman neden bu kadar telaşlı olduklarını merak etmişimdir&#8221; </strong>diye konuştu.</p>
<p>Kusturica, İsrail&#8217;in Gazze&#8217;ye yardım götüren gemilere yönelik yapılan saldırı hakkındaki görüşlerinin sorulması üzerine de saldırıda hayatını kaybedenler için çok üzüldüğünü belirtti.<br />
Emir Kusturica, bu akşam Kültürpark Açıkhava Tiyatrosunda konser verecek.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/1820/unlu-yonetmen-emir-kustaricadan-turkiyeye-ovgu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beyoğlu Sineması&#8217;ndan Sinemaseverlere Müjde</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/1757/beyoglu-sinemasindan-sinemaseverlere-mujde.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=beyoglu-sinemasindan-sinemaseverlere-mujde</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/1757/beyoglu-sinemasindan-sinemaseverlere-mujde.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Jun 2010 06:48:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali ERSİNA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür/Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1757</guid>
		<description><![CDATA[Beyoğlu Sineması, yaz sezonuna girilirken Beyoğlu&#8217;nda sinema geleneğini canlı tutmak amacıyla yeni bir toplu gösterime başlıyor. Beyoğlu Sineması sinemaseverlere aralarında Oscarlı filmlerin de yer aldığı son dönemin en fazla adından söz ettiren ve yüksek gişe rakamlarına ulaşan vizyon filmlerini sunuyor.  Sinema Yazarları Derneği&#8217;nin (SİYAD) yıl boyunca vizyona giren filmlerden en iyilerini seçtiği 10 filmden oluşan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Beyoğlu Sineması, yaz sezonuna girilirken Beyoğlu&#8217;nda sinema geleneğini canlı tutmak amacıyla yeni bir toplu gösterime başlıyor. Beyoğlu Sineması sinemaseverlere aralarında Oscarlı filmlerin de yer aldığı son dönemin en fazla adından söz ettiren ve yüksek gişe rakamlarına ulaşan vizyon filmlerini sunuyor.</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=39957" border="0" alt="" align="right" /></p>
<div>
<p> Sinema Yazarları Derneği&#8217;nin (SİYAD) yıl boyunca vizyona giren filmlerden en iyilerini seçtiği 10 filmden oluşan bu yılki programı, Beyoğlu Sineması, 2009&#8242;da hayatını kaybeden &#8220;sinemanın büyük ustası&#8221;, yönetmen Zeki Ökten&#8217;in anısına düzenliyor. Beyoğlu&#8217;nun sinemasızlaştırılmasına bir tepkiyi de içeren toplu gösterim programı bu yıl 11-24 Haziran tarihleri arasında Beyoğlu Sineması&#8217;nda yapılacak.</p>
<p>SİYAD&#8217;ın &#8220;2009 Yılının En İyi Yabancı Filmleri&#8221; olarak belirlediği 20 filmin içinden seçilen ve gösterime sunulan 10 film arasında Oscarlı Slumdog Millionaire (Milyoner) ve bu yıl Oscar&#8217;a 9 dalda aday gösterilen ve üç dalda ödül alan James Cameron&#8217;un tüm dünyada yoğun ilgi gören filmi Avatar&#8217;ın yanı sıra Michael Moore&#8217;un yazıp, yönettiği ve oynadığı Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi de yer alıyor.</p>
<p>14 günlük toplu gösterimde yer alan filmler şöyle:<strong>&#8221; Açlık&#8221; </strong>(Hunger),<strong> &#8220;Yasak Bölge 9&#8243;</strong> (District 9), <strong>&#8220;Avatar&#8221;, &#8220;Şampiyon&#8221;</strong> (The Wrestler), <strong>&#8220;Milk&#8221;, &#8220;Okuyucu&#8221;</strong> (The Reader), <strong>&#8220;Son Veda&#8221; </strong>(Okuribito),<strong> &#8220;Milyoner&#8221; </strong>(Slumdog Millionaire), <strong>&#8220;Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi&#8221;</strong> (Capitalism: A Love Story), <strong>&#8220;Küçük Deniz Kızı Ponyo&#8221;</strong> (Ponyo on the Cliff by the Sea).</p>
<p>İstanbullu sinemaseverlerin toplu gösterim sayesinde bu filmleri ilk kez ya da yeniden seyretmelerine olanak vermek amacıyla, Beyoğlu Sineması tüm gün ve seanslarda bilet fiyatlarını 5 TL olarak belirledi. Beyoğlu Sineması, sinemaseverlerden gelen ilgi ve talebe göre yaz boyunca farklı seçkilerden oluşan yeni toplu gösterimler olabileceği mesajını verdi.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/1757/beyoglu-sinemasindan-sinemaseverlere-mujde.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EMEK SİNEMASI</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/1711/emek-sinemasi.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=emek-sinemasi</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/1711/emek-sinemasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 May 2010 09:24:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür/Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Fuat ULUS]]></category>
		<category><![CDATA[EMEK Sineması]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1711</guid>
		<description><![CDATA[Amerika&#8217;dan yazan Dr. Fuat Ulus&#8217;un Emek Yazısı Altmış yedisinde, 40 seneye yakındır ABD’de Transaksiyonel Analiz odaklı filmlerle grup terapi seanslarını yürüten bir psikiyatr doktorum. Bu uzmanlığıma, daha çocuk yaşlarından bir sinema bağımlısı olmam sebep gösterilebilir. İlk okulda önce yine bir sinema bağımlısı olan annemin arkasına takılarak, 1950’lerin ortalarından Tıp Fakültesi ve askerlik devirlerinde, bu sefer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Verdana; font-size: x-small;"><strong>Amerika&#8217;dan yazan Dr. Fuat Ulus&#8217;un Emek Yazısı</strong></span></p>
<p>Altmış yedisinde, 40 seneye yakındır ABD’de Transaksiyonel Analiz odaklı filmlerle grup terapi seanslarını yürüten bir psikiyatr doktorum.</p>
<p>Bu uzmanlığıma, daha çocuk yaşlarından bir sinema bağımlısı olmam sebep gösterilebilir.</p>
<p>İlk okulda önce yine bir sinema bağımlısı olan annemin arkasına takılarak, 1950’lerin ortalarından Tıp Fakültesi ve askerlik devirlerinde, bu sefer de annemi koluma takarak 1971 senesine kadar uzanan, o sinema benim, bu sinema senin, sinema-kolikleşme, son senelerde hem İngilizce ve hem de Türkçe iki ayrı sinema-terapi kitabımın yayınlanması yanında, milletler arası konferanslarda sinema-terapi atölye çalışmalarını derlemem ile de devam etmiştir. Eşim kocasına, kızlarım da babalarına senelerce tatlı-sert sabır göstermişler, bu bağımlılığın olumlu ve yapıcı yerlerde kullanılmasında bana sonsuz derecede yardımcı bulunmuşlardır.</p>
<p>Bu gün yıkılmaktan-değişmekten korumaya çalıştığımız Emek Sinemasının benim sinema-kolik bağımlılığında da rolü büyük olmuştur.</p>
<p>Genelde Beyoğlu ve özelde de Emek Sinemasına olan tanıklığıma annemin etkisinin yanında 1957-60 senelerinde Beyoğlunda yer alan İstanbul Atatürk Erkek Lisesi’nin (İlham Gencer ve Ediz Hun, mezunları arasındadır) lojistik yakınlığı da gösterilebilir.</p>
<p>Kurtuluş’tan, liseli arkadaşlar ile beraber Kasımpaşa’ya inerek Taksim’e çıktığımızda okulumuza gitmeden önce, bizleri soldaki Taksim Sineması karşılardı. İstiklal Caddesine girildiğinde de, sağda Fransız Konsolosluğunu geçtikten sonra, Lisemize gitmek üzere soldaki ikinci sokağa sapardık. Sapmayıp ta yola devam edilecek olsa, yine hemen solda Lale Sineması bizlere gülümserdi. Sağda Saray Muhallebicisinin yanında Saray Sineması görüntüye gelir, yine sağ köşede de Melek (Şimdi kurtarılmaya çalışılan Emek) Sineması ortaya çıkardı. Melek Sinemasına girmek isteyen sağa döner, çıkmaz sokak gibi duran Yeşilçam sokağının sonuna doğru Ar Sineması görüntülenirdi.</p>
<p>İstiklal Caddesinde yola devam edildiğinde, solda önce Alkazar, yanında da Atlas Sinemaları bizleri selamlardı. Karşılarında Lüks ve Rüya/İpek Sinemaları yer alır, adeta rekabet havalarına girerlerdi.</p>
<p>Eh, solda Galatasaray Lisesine geldiğimizde artık sinema şölenini de tamamladığımızı zanneder ama bazen tiyatro, bazen sinema olarak hizmet veren, Galatasaray Lisesini solda bırakıp geçildiğinde sağ tarafta kalan Elhamra Sinemasını da çiğnemeden geçemezdik.</p>
<p>Bu orta okul-lise devirlerini yansıtan anılara sonraki yıllarda birkaç sinema daha eklenmişti. Lale Sinemasının karşısına düşen yerde zeminlerine birkaç merdiven silsilesiyle inilen düzeyde Fitaş ve Dünya açılmıştı. Yeşilçam sokağının karşısında, içeriye dönük sokak için de ikinci “Melek” sineması açılmış, bu gün “Emek” diye nitelediğimiz sinemamızın da ismi Melek olduğundan, sonradan açılana “Yeni Melek” denmiş, Melek (Emek) Sineması da çoklarınca sanat severlerin konuşma diline “Eski Melek” olarak mal edilmişti. Ar Sineması da devamlı değişime uğrayarak “Yeni Ar” ismiyle anılmaya başlamıştı.</p>
<p>Bu sinema grubunun en enteresan taraflarından biri her birinin kendine göre izlenen karakterleriydi. Hatta bilet satan gişedeki hanımdan, 5-10 dakika aradaki gazoz ve frigo satan işçilerine, yer gösterenlerine kadar, çalışanlar her sinemanın değişmez bir parçası olmuşlardı. Biz ailece sinema-kolikler, bazen yoldan geçerken bu tanıdığımız çalışanlara filmin güzel olup-olmadığı hakkında fikirlerini sorar, zevkimizi bilenler de filmin çekiciliği üzerine yorumda bulunurlardı.</p>
<p>Taksim Sineması, vizyona girip diğer sinemalarda oynadıktan bir müddet sonra yerini yenilerine terkeden filmleri, “elden düşme” filozofisinde ucuza oynatırdı. Alkazar Sinemasının pek te iyi bir ünü yoktu ve biz liselilere, ailelere, ve diğer “düzgün” vatandaşlara, gitmemeleri düzeyinde uyarma yapılırdı. Atlas devamlı Amerikan ve o zamanlar üne kavuşmaya başlayan “Spaghetti Western” Kovboy ürünleri oynatırdı &#8211; Leone’nin ilk “Triloji” filmi olan “Fistful of Dollars &#8211; 1964” gösterimini orada gördüğümü anımsamaktayım &#8211; Taksim’den Ordu Evine yürüme mesafesindeki ve zaman zaman müzik şölenleri verilen Şan Sineması hep Fransız, İtalyan ve Alman filmleri getirirdi. Saray Sinemasındaki filmler çoğunlukta Türkçe dublajlı oynatılırdı.</p>
<p>Bu karakterler içinde o zamanki “Melek-Eski Melek,” şimdiki “Emek” Sinemasının iç yapısına, mimarisine ve sinema salonunun girişteki yapıtlarına hiç bir sinemanın erişemediği bütün sinema severlerce kabul edilmişti. Sinema başlamadan önce oturanlar arkadan izlendiklerinde, başlarını bir oraya, bir buraya döndürerek, şu köşeyi, bu köşeyi işaret ederek birbirlerine gösterdikleri düzeyde, adeta sinemaya film seyretmeye değil de, müzeye gelmiş sanat severler görüntüsü verirlerdi. Emek Sinemasının, öteki sinemalardan olan diğer bir farkı da, sinemalar birçok ıvır-zıvır yapıtları ile zamanımızdaki gibi daracık giriş yerlerine ve kapılara sıkıştırılmadan önce, köşede, her dört yönden de izlenilebilecek ilan-reklam veren büyük bir panosunun bulunduğu idi. Diğer bir deyişle, İstiklal Caddesi-Yeşilçam Sokağı kavşağında yürümekte olanlar, diğer sinemalarda ne oynadığının daha farkında değilken, bu pano ile “Melek-Eski Melek-Emek” te ne gösterilmekte olduğunu görürlerdi.</p>
<p>Gittiğimiz o kadar film arasında Emek’te hemen anımsaladığım, Charlton Heston’un ilk filmlerinden olan 1952 yapımı “Ruby Gentry” gösterimidir. Bunu lise ikinci sınıfta iken, 1958 sezonunda annemle izlemiştik. O zamanlar, Hollywood filmlerini senelerce beklerdik. Şimdilerde, Amerika’da ve Türkiye’de aynı anda başlayan programların aksine, o devirde iyi ve kaliteli filmler yıllarca beklenir, bazıları da maalesef, ama uzunlukları yüzünden, ama siyaset yaşamına uymadıklarından, ama ahlaka aykırı olarak algılandıklarından sansür heyetlerince “makas edilir,” kesilir-kısaltılırlardı. Buna rağmen, biz sinema-kolikler, yine de sinemalarda boş yer bırakmazdık!</p>
<p>Bütün sinemalar yüzde elli iskontolu 12:00 öğle gösteriminden sonra, 2:15, 4:30, 6:45 ve suare, 9:30 seanslarını sürdürmekteydiler. Hafta sonları çok zaman annem ile, bazen de arkadaşlarımla, önce ucuz matineye gider, arkasından diğer bir sinemada oynayan ikinci filmin 2:15 matinesine yetişmek için daha birinci film bitmeden kalkar, koşuşturmaya başlardık. Emek Sineması’nın avantajı, Beyoğlu’nun ortasında, her sinemaya hemen hemen eşit uzaklıkta olması idi. Bundan dolayı, sinema severlerce “merkezsel” olarak tanımlanmış, diğer sinemaların matinelere yetişmek için koşuşturulma düşünüldüğünde ilk matine için seçilen sinema olma gereksinimi yerleşmişti.</p>
<p>Tabii, İstanbul nüfusunun 1.5 milyon olduğu zamanlar, sinemaların girişi de “majestik” denilebilen bir görünüşe sahipti. Her sinema rahat, geniş, lüks ve ferah girişlerinin yanında, o sinemaya özel poğaçacı, fındık-fıstıkçı ve diğer yiyecek-içecek satan “babadan-oğula” geçme aile işçiliğindeki Beyoğlu esnafının dükkanları ile süslenmişti. Sinema severler bu esnafı tanır, sinemada yemek-içmek üzere birşeyler almada, veya sinemadan çıktıktan sonraki ihtiyaç kavramında, yalnız oynayan film hakkında değil, futboldan siyasete kadar birçok konu odağında da sohbete girişirlerdi.</p>
<p>Şimdi&#8230;</p>
<p>Geleneklerimizi korumada titiz geçiniriz&#8230;</p>
<p>Emek Sineması, gelenek-göreneklerimizin uygulandığı bir sanat yeri olarak ün yapmıştır. “Emeğimizi” koruma, geleneğimizi koruma ile özdeşleşmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Bizde bir söz vardır:</p>
<p>“İnsan ölür eser kalır, eşek ölür semer kalır&#8230;”</p>
<p>Bütün arzum, çağdaşlarımla beraber zamanı gelip te bu dünyadan göçüp-gittiğimizde Emek Sineması’nın yine ayakta kalmasının yanında, yıkılması-değişmesi şöyle dursun, bilakis ihya edilerek milletler arası bir film festival merkezi şeklinde hizmet vermeye devam edebilmesidir.</p>
<p>Haydi arkadaşlar, öldüğümüzde arkamızda bir “eser” kalsın&#8230;</p>
<p>Dr. Fuat Ulus<br />
Erie, Pennsylvania/ABD</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/1711/emek-sinemasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul Sinemaya Doydu</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/sanat/1639/istanbul-sinemaya-doydu.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=istanbul-sinemaya-doydu</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/sanat/1639/istanbul-sinemaya-doydu.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 10:06:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali ERSİNA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür/Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Film]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1639</guid>
		<description><![CDATA[Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8217;ni 150 bine yakın sinemasever izledi Pazar günü sona eren 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8217;nin &#8216;bilançosu&#8217; açıklandı. İki hafta boyunca 7 sinemada, 495 seansta, 22 bölümde 57 ülkeden 243 yönetmenin 218 filminin gösterildiği Festivali toplam 150 bine yakın sinemasever izledi. Festival boyunca %80 dolulukla geçen film gösterimlerinin yanı sıra Festival konukların katılımıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="HaberOzet"><strong>Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8217;ni 150 bine yakın sinemasever izledi</strong></div>
<div id="HaberMetni">
<div>
<div><img src="http://im.haberturk.com/2010/04/20/509361_detay.jpg?1271750061" alt="" align="left" /></div>
<p><!-- ilgili haberler başlangıç --><!-- ilgili galeri başlangıç --><!-- ilgili galeri bitiş --><!-- ilgili video başlangıç --><!-- ilgili video bitiş --></div>
<p>Pazar günü sona eren 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8217;nin &#8216;bilançosu&#8217; açıklandı. İki hafta boyunca 7 sinemada, 495 seansta, 22 bölümde 57 ülkeden 243 yönetmenin 218 filminin gösterildiği Festivali toplam 150 bine yakın sinemasever izledi. Festival boyunca %80 dolulukla geçen film gösterimlerinin yanı sıra Festival konukların katılımıyla renklenen<br />
6 sinema dersi ve söyleşi, 2 atölye çalışması, 2 parti ve sergiyle 16 gün boyunca İstanbul sinemaya doydu.</p>
<p>29. Uluslararası İstanbul Film Festivali, Festival Sponsoru Akbank’ın yanı sıra<br />
Tema Sponsorları Efes Pilsen, Avrupa Konseyi, Sabah Gazetesi, NTV, Turkmax, Colin’s, Comedymax, Dole, LG, Ben&amp;Jerry’s, Malaysia Airlines ve JOJO’nun katkılarıyla gerçekleştirildi.</p>
<p>Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde bu yılki en büyük değişiklik, 86 yıllık geçmişiyle İstanbul&#8217;da ve Türk sinema tarihinde büyük bir yer edinen ve 28 yıldır Uluslararası İstanbul Film Festivali&#8217;ne ev sahipliği yapmış olan Emek Sineması’nın bu yılın festival mekânları arasında yer almamasıydı. 14 Nisan Çarşamba günü İKSV binasında yer alan Salon’da Nuri Çolakoğlu’nun moderatörlüğünde, Mimarlar Odası’ndan Mücella Yapıcı, Mimyapı Mimarlık’tan Fatih Kesgün ve Uluslararası İstanbul Film Festivali Direktörü Azize Tan’ın konuşmacı olarak katıldığı “Emek Sineması’nı Yaşatalım” başlıklı bir toplantı yapıldı. Festival boyunca birçok kesim tarafından Emek Sineması&#8217;nın özgün yapısı korunup yenilenerek bir sinema ve kültür merkezi olarak yeniden hizmete açılması talebi dile getirildi. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin kapanış töreninde ise Emek Sineması’nın eski görüntülerinden hazırlanan, yirmi sekiz yıl boyunca Emek Sineması’nın sahnesine çıkmış sinemacıların görüntülerinden oluşan özel bir video klip gösterildi. Ödül gecesinde birçok sinemacının talebi de açık ve Emek’in yıkılmamasına yönelikti.</p>
<p>Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin bu yılki yeni bölümleri, “Antidepresan”,<br />
“İstanbul: İçeriden ve Dışarıdan” ve “Büyüleyici İsyancılar” sinemaseverlerden büyük ilgi gördü. Festivalin artık gelenekselleşen bölümleri “Akbank Galaları”, “Dünya Festivallerinden”, “Yıllara Meydan Okuyanlar”, “Genç Ustalar”, “NTV Belgesel Kuşağı”, “Mayınlı Bölge”, “LG ile Geceyarısı Çılgınlığı”, “Canlandırma Sineması” ve “Çocuk Mönüsü” her zaman olduğu gibi yine ilgiyle takip edildi.</p>
<p>İstanbul Film Festivali’nde sponsorluğunu 22 yıldır Efes Pilsen’in üstlendiği “Türk Sineması” bölümünde Ulusal Yarışma, Yarışma Dışı, Yeni Türk Sineması, Özel Gösterim ve Belgeseller başlıkları altında 48 kurmaca ve belgesel film yer aldı. Festival programında yer alan çok sayıda Türk filmi, yurtdışındaki festivallerin temsilcilerinden davet aldı.</p>
<p>Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin bu yıla özel yeniliklerinden biri de 1985 yılından beri verilen “Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü”nün, bu yıldan itibaren Eczacıbaşı Topluluğu’nun desteğiyle, Şakir Eczacıbaşı anısına, 25 bin Avroluk para ödülüyle de desteklenerek verilmesi oldu. 25 bin Avroluk ödülün 10 bin Avrosu Altın Lale’yi alan Şeylerin Boktanlığı filminin yönetmeni Felix van Groeningen’e, 10 bin Avrosu filmi Türkiye’de dağıtan firmaya, 5 bin Avrosu ise Stéphane Brizé’nin Matmazel Chambon adlı filmindeki rolüyle<br />
“Jüri Özel Ödülü”nü alan Sandrine Kiberlain’e iletilecek.</p>
<p>Uluslararası İstanbul Film Festivali, bu yıl İstanbul’da ağırladığı yönetmenleriyle de öne çıktı. Festivalin açılışından kapanışına kadar geçen 16 günlük süre içinde İstanbul’u Bruce Beresford, Elia Suleiman, Marco Bellocchio, Michael Hoffman, Gaspar Noé, Todd Solondz,<br />
Tsai Ming-liang, Cesc Gay gibi tanınmış yönetmenlerin yanı sıra Mohammed Al Daradji, Mathias Gökalp, Samuel Maoz, Urszula Antoniak, Jan Dunn, Yaron Shani gibi genç yönetmenler de ziyaret etti.</p>
<p>Festivalde gerçekleştirilen 495 gösterimden 95’i filmin yönetmen, yapımcı veya oyuncularının katılımıyla gerçekleştirildi. Film öncesinde seyircilerle buluşup, film sonrasında sinemaseverlerin sorularını yanıtlayan tanınmış isimler arasında Jane Birkin (36 Dağ Manzarası), Joe Mardin (Arif Mardin’in Hikayesi), Türkan Şoray ve Kadir İnanır (Selvi Boylum Al Yazmalım), Priit Pärn (Estonya canlandırma sineması), Anne Consigny (Yabani Otlar ve Rehine) ve Joann Sfar (Gainsbourg) da yer aldı.</p>
<p>Festivalin “Sinema Onur Ödülleri”, Türk sinemasına yıllar boyu emek veren oyuncu Kadir İnanır, kurgucu Mevlüt Koçak ve yönetmen Feyzi Tuna’ya festivalin açılış töreninde verildi. Aynı gece, İtalyan sinemasının önde gelen isimlerinden, yönetmen, senaryo yazarı ve oyuncu Marco Bellocchio’ya festivalin “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” sunuldu. Festivalin ikinci “Yaşam Boyu Başarı Ödülü”, aynı zamanda Uluslararası Altın Lale Yarışması jürisinin başkanlığını da üstlenen Klaus Maria Brandauer’e festivalin kapanış töreninde takdim edildi.</p>
<p>Sinemaseverler, Groupama ve Groupama Gan Sinema Vakfı sponsorluğunda “Özel Gösterim: Türk Klasikleri Yeniden” bölümüyle Selvi Boylum Al Yazmalım filmini restore edilmiş kopyasıyla yıllar sonra beyazperdede yeniden izleme şansını buldular. Filmin Atlas Sineması’nda gerçekleştirilen özel gösterimine başrol oyuncuları Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin katılarak izleyicilerin karşısına çıktılar.</p>
<p>Avrupa Konseyi ve Eurimages işbirliğiyle festivalin “Sinemada İnsan Hakları” bölümünde yer alan bir filme verilen Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE’i Scandar Copti ve Yaron Shani’nin Ajami adlı filmi kazandı. FACE Jürisinin “Özel Ödülü” ise Philippe van Leeuw’ün Tanrının Gittiği Gün adlı filmine verildi. Ödülleri vermek üzere Avrupa Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Maud de Boer-Buquicchio İstanbul Film Festivali’nin Kapanış Töreni’ndeydi.</p>
<p>İstanbul Film Festivali’ni izlemek için yurtdışından gelen 300’e yakın konuğun arasında<br />
Berlin, Selanik, Locarno, La Rochelle, Hamburg, Tiflis, Paris, Montpellier, Göteburg, Telluride, Rennes, Vesoul, Bergen, Saraybosna ve Amiens gibi dünyanın sayılı film festivallerinin temsilcileri de vardı.</p>
<p>Festival kapsamında bu yıl beşincisi düzenlenen Köprüde Buluşmalar Platformu kapsamında Senaryo Atölyesi, Türkiye-Almanya Ortak Yapım Görüşmeleri, Uzun Metrajlı Film Projesi Geliştirme Atölyesi ve uluslararası fonlar, atölyelerin tanıtımlarının yapıldığı ve ortak yapım-dağıtım konularının konuşulduğu seminerler gerçekleştirildi.</p>
<p>Bu yıl Eurimages, Greenhouse, Media International, Medienboard ve ZDF, ARTE gibi kurumların temsilcilerini bir araya getiren Köprüde Buluşmalar Platformu’nda Eurimages Genel Sekreteri Roberto Olla, Eurimages Başkan Yardımcısı Mehmet Demirhan, Berlinale Avrupa Film Marketi Direktörü Beki Probst, CNC Uluslararası İlişkiler Direktörü Frédéric Bereyziat, Irlanda Film Fonu Direktörü Simon Perry ve birçok ödüllü filmin yapımcısı Karl Baumgartner gibi isimlerin katılımıyla gerçekleştirilen seminerler büyük ilgi gördü.</p>
<p>Köprüde Buluşmalar kapsamında bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilen Uzun Metrajlı Film Projesi Geliştirme Atölyesi’nde 14 proje arasından seçilen Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın “Babamın Sesi” ve Emre Yeksan ile Emrah Serbes’in “Üst Kattaki Terörist” adlı projelerine ödülleri, 15 Nisan Perşembe akşamı ARTE’nin ev sahipliğinde İstanbul Modern’de düzenlenen resepsiyon sırasında takdim edildi. Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği 10.000 USD değerinde para ödülünün yanı sıra bu yıl ilk defa Melodika tarafından verilmeye başlanan 25.000 TL değerinde Post Prodüksiyon Destek Ödülü’ne layık görüldü. Emre Yeksan ile Emrah Serbes ise Fransız film endüstrisinin belkemiğini oluşturan Ulusal Fransız Sinema Merkezi (CNC) tarafından verilen 10.000 Avro değerinde para ödülünü kazandı. İlke Yeşilay’ın Kavin adlı projesi ise jüri tarafından övgüye değer bulundu.</p>
<p>European Film Promotion (EFP), Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında “Bridges Europe–Turkey” adlı yeni bir film programı gerçekleştirdi.  Avrupa’dan 10, Türkiye’den 12 umut veren yönetmenin yeni filmlerine yer verilen “Bridges Europe–Turkey”  projesi, bu yılın Avrupa Kültür Başkenti’nde sinemaseverlerin dikkatini bu filmlere yöneltmeyi, film dağıtımlarının ülke sınırlarını aşmasını sağlamayı ve uluslararası dağıtımı teşvik etmeyi amaçlıyor. Bunun için, Avrupa’nın önemli film dağıtımcıları festivale davet edilerek Türk sinemasının en yeni filmlerini görmeleri sağlandı; Türk film endüstrisinin temsilcileri de Avrupa sinemasının en yeni ve yenilikçi çalışmalarıyla tanışma olanağını buldu. Film endüstrisi çalışanlarına yönelik özel gösterimler de gerçekleştirildi. &#8220;Bridges Europe &#8211; Turkey&#8221; programı kapsamında, oyuncu seçmeleri üzerine düzenlenen atölye çalışması, birçok filme imza atan cast yönetmenleri Beatrice Kreuger, Debbie McWilliams ve Harika Uygur yönetiminde 13 Nisan&#8217;da Salon&#8217;da yapıldı. EFP’nin Festival onuruna verdiği resepsiyon ise yine sinema profesyonellerini bir araya getirdi. “Bridges Europe – Turkey”, Avrupa Birliği’nin MEDIA International programı, EFP üyeleri ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteğiyle gerçekleştirildi.</p>
<p>Dünya basını her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul Film Festivali’ne büyük ilgi gösterdi. Festivale yurtdışından 80’in üzerinde basın mensubu katıldı. Festival haberleri Screen International, Kinema, Film New Europe ve Positif gibi dünyanın önde gelen sektör dergilerinin yanı sıra Frankfurter Allgemeine Zeitung, Tagesspiegel gibi önemli ve saygın gazetelerin temsilcileri tarafından da izlendi. Ayrıca RAI (İtalya), Nova TV (Hırvatistan), SVT (İsveç Televizyonu) televizyonu da İstanbul Film Festivali’ni takip etti.</p>
<p>Uluslararası İstanbul Film Festivali, gelecek yıl yine Nisan ayında İstanbullu sinemaseverle buluşacak.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/sanat/1639/istanbul-sinemaya-doydu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
