<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:gml="http://www.opengis.net/gml"
>

<channel>
	<title>Bir Psikiyatristin Günlüğü &#187; Ruh Sağlığı</title>
	<atom:link href="http://fuat.beskardes.com/kategori/saglik/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fuat.beskardes.com</link>
	<description>Psych-Istanbul, Cinema-Philia, Tiyatroseverler ve Hayata Dair Ayrıntılar...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Sep 2010 07:22:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Otistik Üstünlük</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1973/otistik-ustunluk.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=otistik-ustunluk</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1973/otistik-ustunluk.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Aug 2010 12:32:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikiyatri/Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1973</guid>
		<description><![CDATA[Otistik her 10 kişiden 1 tanesi olağanüstü yeteneklere sahip&#8230; Bugüne dek hep engelleyici bir durum olarak tanımlanan otizmi artık olumlu yönleriyle ele almanın zamanı geldi&#8230; New Scientist dergisi 1 Mayıs 2010 tarihli sayısında, otizmle ilgili bilgilerin eskiliğine dikkat çeken bir yazı yayımlandı. Otistik kişilerin engelli değil, sadece farklı düşünen nörotipik insanlar olduğu, dahası, kimi açılardan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Otistik her 10 kişiden 1 tanesi olağanüstü yeteneklere sahip&#8230; Bugüne dek hep engelleyici bir durum olarak tanımlanan otizmi artık olumlu yönleriyle ele almanın zamanı geldi&#8230; New Scientist dergisi 1 Mayıs 2010 tarihli sayısında, otizmle ilgili bilgilerin eskiliğine dikkat çeken bir yazı yayımlandı. Otistik kişilerin engelli değil, sadece farklı düşünen nörotipik insanlar olduğu, dahası, kimi açılardan daha iyi düşünebildikleri vurgulanıyor.</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=55529" border="0" alt="" align="right" /></p>
<div>
<p><strong>Michelle Dawson</strong>, kalabalık otobüslerde yolculuk etmekten kaçınıyor, yabancılarla iletişim kurarken paniğe kapıldığından lokantada bir fincan kahve ısmarlarken epey zorlanıyor. Yine de, son birkaç yıldır Montreal Üniversitesi’ne bağlı Riviére-des-Prairies hastanesinde bir araştırmacı olarak adından söz ettiriyor.</p>
<p>Dawson’un araştırma alanı, tıpkı kendi gibi, otistik kişilerin bilişsel yetenekleriyle ilgili. Dawson günümüzde otizm ile ilgili tanımlamaların, tümden yanıltıcı olmasa bile, çağdışı bulguları temel aldığına ve otizmin yapısının son 70 yıldır temelden yanlış anlaşıldığına inanan bilim insanlarından bir tanesi.</p>
<p>Tıp kitaplarında otizmin iletişim, düşlem gücü ve toplumsal etkileşimden oluşan klasik “<strong>üç bozukluk</strong>” ile kendini belli eden gelişimsel bir sakatlık durumu olduğu belirtiliyor. Durumun şiddeti farklılıklar gösterse de, otizm tanısı konan kişilerin yaklaşık dörtte üçü ruhbilim kapsamında zihinsel özürlü sınıfına giriyor.</p>
<p>Yaklaşık on yıldır sürdürülmekte olan <strong>otistik onur hareketi</strong>, otistik kişilerin engelli değil, yalnızca farklı düşünen “nörotipikler” oldukları görüşüne destek veriyor. Şimdi Dawson ve kimi başka araştırmacılar bu kavramı bir adım öteye taşıyarak otistiklerin yalnızca farklı düşünmekle kalmayıp, kimi açılardan daha da iyi düşünebildiklerini öne sürüyorlar. Bu duruma “<strong>otistik üstünlük</strong>” adını verebiliriz.</p>
<p><strong>Bilişşel üstünlük nerede?</strong></p>
<p>Peki, genelde engelli olarak değerlendirilen bir grup insan nasıl olur da gerçekte bilişsel üstünlüklere sahip olabilir?</p>
<p>Öncelikle, son araştırmalar otistiklerde IQ düzeyinin görünürde daha düşük olduğunu ortaya koyan ilk bulguları giderek geçersiz kılıyor. Kimi araştırmalar otistik kişilerin dikkattten ayrıntıya, duyarlıktan müzikal eğilime ve daha güçlü belleğe uzanan bilişsel yetilerdeki üstünlüklerini gözler önüne seriyor. Daha yakın bir geçmişte yapılan beyin taramaları da söz konusu becerilerin ardında ne tür sinirbilimsel farklılıkların yer alabileceği konusunu giderek aydınlığa kavuşturuyor.</p>
<p>Kimi otistik kişilerin belli yeteneklere sahip oldukları görüşü hiç de yeni değil. Otizmi ilk kez 1940’larda tanımlayan ruhbilimci <strong>Leo Kanner,</strong> kimi hastalarının anımsama, çizim ve blmaca gibi birtakım alanlarda “beceri adacıkları” adını verdiği bir özelliğe sahip olduklarına dikkat çekiyordu. Ne var ki Kanner de, kendinden öncekiler gibi, daha çok otizmin olumsuzluklarını vurgulamaktaydı.</p>
<p>Günümüzde otizmin hangi özelliklerinin var olduğu ve bunların kendilerini ne ölçüde belli ettiği açısından çok farklılıklar gösterdiği artık biliniyor. Otizmin nedeni henüz gizini korusa da, elde edilen bulgular bu durumda çok farklı genlerin rol oynadığına, bir olasılıkla bunların ana rahminde gelişmeyi etkileyen unsurlarla birlikte etkili olduklarına işaret ediyor.</p>
<p>Otizmin tüm farklılıklarını içine alan tek ve kapsamlı bir açıklamaya bugüne dek ulaşılamasa da, en dikkate değer özelliklerin açıklanmaya çalışıldığı çok sayıda görüş ortaya atıldı. Bu görüşlerden belki de en bilineni otistik kişilerin zihinsel kuramdan- başka insanların kendisinden, ya da gerçeklikten farklı inançlara sahip olabileceği anlayışından yoksun oldukları yönünde. Bu görüş, onu destekleyen kanıtlar son dönemlerde eleştirilere hedef olsa da, birçok otistik kişinin neden yalan söylemediğini ve başkalarının yalan söylemelerine bir anlam veremediğini açıklayabilir.</p>
<p><strong>Sözel ipuçları</strong></p>
<p>Otistik kişilerde merkezi bütünlüğün, bir başka deyişle, sohbet sırasında görülen sözel ve bedensel ipuçları gibi bir dizi bilgiyi biraraya getirme yeteneğinin de, pek güçlü olmadığı, bu kişilerin kimi zaman ağaçlardan ormanı göremedikleri söylenir.</p>
<p>Popüler kültürde dudak uçuklatan olağanüstü becerilere sahip otistik dehalarla ilgili görüş oldukça yaygın. Ne var ki, bu tür kişler kuralı değil, ayrıksı durumu oluşturuyorlar. Bu konuda öne sürülen en yaygın görüş, <strong>otistik her 10 kişiden 1 tanesinin olağanüstü yeteneklere</strong> sahip olduğu yönünde. Söz konusu yetenekler arasında, söz gelimi geçmiş ya da gelecekteki bir tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini anında bilmek gibi olağandışı beceriler de yer alıyor.</p>
<p>Gerçek şu ki, otistik çocuklar konuşma, tuvalet eğitimi gibi dönüm noktalarını genelde gecikmeli yaşıyorlar ve erişkin olarak topluma ayak uydurmada zorlanıyorlar. Britanya’da istatistikler bu ülkedeki <strong>otistik erişkinlerin yalnızca %15’inin ücretli bir işte</strong> çalıştıklarını gösteriyor. Ana akım tıbbi görüşe göre otizm beyinde gelişimsel bir hasarın göstergesi. Peki, bu görüş birtakım gerçekleri gözden kaçırıyor olabilir mi?</p>
<p><strong>Dawson</strong>, ana akım görüşe meydan okurken önce otizm ile düşük IQ arasındaki bağlantıya dikkat çekti. Montreal Üniversitesi otizm araştırma programı başkanı <strong>Laurent Mottron</strong> ile birlikte yaptığı ve 2007 yılında yayımlanan araştırma otistik bir kişinin IQ düzeyinin uygulanan deneye göre değiştiğini ortaya koymaktaydı. En yaygın sınama yöntemi olan <strong>Weschler Zekâ Testi</strong> uygulandığında, otistiklerin dörtte üçünün 70 ya da daha düşük puan aldıkları görüldü. Bu da, Dünya Sağlık Örgütü’nün ölçütlerine göre, zihinsel özürlü oldukları anlamına geliyordu. Ancak toplumsal bilgiye daha az yer veren <strong>Raven Standart Gelişim Matrisleri</strong> gibi farklı, ancak bir o kadar geçerli IQ testi uygulandığında çoğunun onları bu sınıflandırmanın dışında tutacak puanlar elde ettikleri görüldü. Daha önce yapılan binlerce araştırma ve veriyi yeniden gözden geçiren Dawson olumsuz görüşlerin kafaya takılması yüzünden gizli kalmış otistik becerilerle ilgili deneysel kanıtlar içeren onlarca araştırmaya tanık oldu.</p>
<p><strong>Ayrıntıya özen göstermek</strong></p>
<p>Yeni araştırmalar da otizmin üstünlüklerini giderek su yüzüne çıkartıyor. Bu üstünlüklerden bir tanesi uzun süre temel eksikliklerden biri olarak görülen güçsüz merkezi bütünlükten kaynaklanıyor. Ağaçlardan ormanı görememek gibi bir beceriksizliğin olumlu yönü ağaçları görme konusunda çok ama çok becerikli olmaktır.</p>
<p>Ruhbilimciler bilgiyi biraraya getirme ya da ayrıştırma yeteneğini deneklere, söz gelimi ev gibi, nesne çizimleri gösterip onlardan bu nesnelerin içine yerleştirilmiş üçgen, dikdörtgen gibi biçimleri bulmalarını istemek suretiyle inceliyorlar. Çok sayıda araştırma otistik kişilerin bu işlemleri çok daha hızlı ve doğru yaptıklarını ortaya koyuyor. Üstelik bu becerinin salt resimlerle sınırlı kalmayıp, müzikte de geçerli olduğu görülüyor.</p>
<p>Bu tür araştırmalar yapan Utrecht Üniversitesi çocuk ruhbilim uzmanı <strong>Maretha de Jonge</strong> merkezi bütünlük bağlamında “güçsüzlüğün” mutlaka gündelik yaşamın niteliksizliği anlamına gelmediğine, bu durumun dışarıdan gelen ve dikkati dağıtan uyarıların filtreden geçirilmesine yardımcı olabileceğine dikkat çekiyor.</p>
<p>Öteki otistik özelliklerin herhangi bir biçimde kusur olarak değerlendirilmeleri daha da güç. Örneğin, araştırmalar otistiklerin müzikal perdeleri tanımada çok daha başarılı olduklarını gösteriyor. Görsel açıdan, <strong>son derece yetenekli sanatçılar</strong> oldukları bilinen otistik dehalar olmakla birlikte, son araştırmalar otizmde görsel-uzamsal becerilerin sanıldığından çok daha yaygın olduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p>Otistiklerin <strong>üç boyutlu çizimlerde</strong> daha başarılı oldukları, örneğin, üzerlerinde farklı biçimler olan blokları biraraya getirmek gibi işlemleri daha kolay yaptıkları görülüyor. Beyin taramaları otistik kişilerin beynin görsel bölgelerindeki ateşleyici güçten daha iyi yararlandıklarını ortaya koyuyor.</p>
<p><strong>Yoğun dünya sendromu kuramı </strong></p>
<p>Kimi araştırmacılar otistik kişilerin görüntü ve seslere de daha duyarlı olduklarını öne sürüyor. 2007 yılında İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nden <strong>Kamila Markram</strong> ile <strong>Henry Markram</strong> tarafından yapılan bir araştırmadan elde edilen bulgulardan yola çıkılarak ortaya atılan “<strong>yoğun dünya sendromu</strong>” kuramına göre otizm, gündelik duyusal deneyimleri yoğunlaştıran <strong>hiperaktif bir beyinden</strong> kaynaklanıyor. Otopsi bulguları otistik kişilerin beyinlerindeki korteks bölümünde yapısal farklılıklar bulunduğunu, bu kişilerde minikolonların-yaklaşık 100 sinir hücresinden oluşan ve kimi araştırmacılara göre beynin temel işlemci birimleri işlevini gören öbeklerin- sayıca daha çok, ancak daha küçük olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Otistiklere üstünlük sağlayan öteki bilişsel beceriler arasında bir de <strong>daha mantıklı karar alma </strong>yetisi yer alıyor. Otistiklerin öznel ya da duygusal unsurlara karşı daha az duyarlı oldukları öne sürülüyor. Bu görüş henüz kesin olarak kanıtlanmış olmasa bile, giderek yaygınlık kazanıyor. Kaliforniya’daki TED (Teknoloji, eğlence, tasarım) konferansında söz alan ve kendisi de otistik olan hayvanbilim uzmanı <strong>Temple Grandin</strong>, otizm olmasa Silikon Vadisi’nin de olamayacağını şaka yollu dile getiriyor, <strong>teknoloji ile uğraşanların bir olasılıkla</strong> “<strong>otizm genleri</strong>” ile dolup taştıklarına dikkat çekiyordu.</p>
<p>Gerçekten de, otistikler arasında çok başarılı mühendislere, bulaşık makinesini boşaltmayı beceremeyen müzik dahilerine, konuşmaktan yoksun matematik bilginlerine ve yetenek ile yeteneksizliğin birlikte var olduğu böylesi daha nice bileşimlere tanık oluyoruz.</p>
<p>Ne var ki, otizmin üstünlüğü kavramının tüm dünyada kabul görmediğini de önemle belirtmek gerekiyor. Kimi araştırmacılar ve anababalar, otistik kişilerin yaşadıkları güçlükler toplum tarafından hafife alınır ve yeterince destek verilmez korkusuyla, bu duruma özgü üstünlüklerin aşırı vurgulanmasından kaçınıyorlar. Otizmin yararlı bir durum olabileceğini söylemek, <strong>kendi başına yemeğini yemekten, ya da tuvalete gitmekten yoksun çocuğu için çalışıp didinen anne ya da babalara sinir bozucu</strong> ve incitici gelebilir.</p>
<p>Öte yandan, kimi anababalar da çocuklarının olumsuzluklarıyla ilgili yorumları dinlemekten bıkmış olabilir. Bu durumda en iyi çözüm, ikisi arasında bir denge kurulmasıdır. Otizmi hem olumlu, hem olumsuz yönleriyle değerlendirebilenler yaşamın sağladığı olanaklardan çok daha iyi yararlanabilir.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1973/otistik-ustunluk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİNEMADA ŞİZOFRENİ VE DELİLİK</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1965/sinemada-sizofreni-ve-delilik.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sinemada-sizofreni-ve-delilik</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1965/sinemada-sizofreni-ve-delilik.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Aug 2010 12:16:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1965</guid>
		<description><![CDATA[   Mustafa Bilici Psikiyatri Klinik Şefi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi İshak Saygılı Psikiyatri Araştırma Görevlisi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi   Psikotik ya da ȃmiyȃne bir tabirle söyleyecek olursak “deli” diye nitelenen insanların davranışları ile sanat arasındaki ilişki eskiden beri ilgi çekici olmuştur. Sanat ve delilik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Mustafa Bilici</strong></p>
<p>Psikiyatri Klinik Şefi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi</p>
<p><strong>İshak Saygılı</strong></p>
<p>Psikiyatri Araştırma Görevlisi, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Psikotik ya da ȃmiyȃne bir tabirle söyleyecek olursak “deli” diye nitelenen insanların davranışları ile sanat arasındaki ilişki eskiden beri ilgi çekici olmuştur. Sanat ve delilik arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için çeşitli yollar denenmiştir. Bu yollardan en çok tercih edilenleri önemli yazarlar, ressamlar, yönetmenler ve bestecilerin biyografilerini incelemek olmuştur. Bu incelemeler neticesinde meşhur sanatçılarda ve onların akrabalarında bir takım ruhsal bozuklukların ve intihar eğiliminin özellikle incelendiği görülmüştür. Ağır ruhsal bozukluklar ve intiharın sanatçılarda ve yakınlarında sıkça bulunduğunun gösterilmeye çalışılmasından hareketle delilik ile sanat arasında bir bağlantı olduğu söylenmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Yapılan bir araştırmada çeşitli sanatçıların genel nüfusta beklenenden daha fazla ruhsal bozukluk gösterdikleri bulunmuştur. Psikiyatrik bozukluklar en fazla sırasıyla şairlerde (% 50), müzisyenlerde (% 38), ressamlarda (% 20), heykeltıraşlarda (% 18) ve mimarlarda (% 17) gösterilmiştir. Bu sanatçıların kardeşleri ve çocukları siklotimi, intihar girişimi ve bipolar bozukluğa genel nüfustaki bireylerden daha fazla yatkın bulunmuştur. Bir başka çalışmada şairlerin yarısından fazlasında (% 55) psikopatoloji öyküsü vardı ve bu şairlerin yedide birinin psikiyatri hastanesine yatırılmayı gerektiren psikotik belirtiler gösterdiği bulunmuştur. Bestecileri ve soyut ekspresyonistleri inceleyen bir diğer çalışmada bu kişilerde yaklaşık % 50 oranında duygudurum bozukluğu bulunmuştur. Yaratıcı faaliyetlerde bulunan sanatçılarla “sağlıklı” kontrol grubunu karşılaştıran bir çalışma psikoz, intihar girişimi, ruhsal bozukluklar ve madde bağımlılığının kontrol grubundan iki-üç misli daha yüksek oranda bulunduğunu göstermiştir.</p>
<p>Iowa Üniversitesi’nde yazarlardaki yaratıcılık ile psikopatoloji ilişkisini inceleyen bir çalışmada yazarlarda herhangi bir ruhsal bozukluk bulunma oranı (% 80), kontrol grubundan (% 30) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu çalışmada tespit edilen ruhsal bozuklukların yarısını duygudurum bozuklukları oluşturmaktaydı. Ancak hiçbir yazarda şizofreninin tespit edilememesi daha önce iddia edilen “şizofreni-yaratıcılık” bağlantısıyla çelişmekteydi.</p>
<p>Sanat ve delilik ilişkisi konusunun incelenmesinde kullanılan bir diğer yöntem ise psikiyatrik teşhis konan hastaların sanat ürünlerini değerlendirmek şeklinde olmuştur. Bu çalışmalarda özellikle duygudurum bozukluğu olan hastaların yaratıcılıklarının dikkat çekici bir şekilde arttığı bildirilmiştir.</p>
<p>Bütün bu çalışmalarda yöntem sorunlarına rağmen duygudurum bozuklukları ile yaratıcılık arasındaki güçlü ilişki varlığı kabul edilmektedir. Ancak önemli bir eser ortaya koymak için “aklı başında olmak” gerektiği bir ön kabul olarak alınırsa ve psikotiklerin aklının başında olmadığı gerçeği göz önünde tutulursa bu kişilerin değerli bir eser ortaya koyamayacakları söylenmektedir. Belki bir sanatçı, şizofreni rahatsızlığına yakalanırsa hastalığının başlangıç döneminde tecrübe edeceği bazı farklı yaşantılar sayesinde kısa süreli de olsa “sıradışı” bir bakış açısı kazanabilir ve bu döneme özgü uzun süreli olmayan bir yaratıcılık artışı sergileyebilir. Bir hasta ile normal bir sanatçının ürettiği sanat eserleri karşılaştırıldığında hastaya ait eserlerin bir süre sonra izleyicide bıkkınlık duygusu oluşturacağı belirtilmiştir. Hastaların eserlerindeki içerik ve biçim konusunda yavanlık, basmakalıplık ve durağan öğelerde yineleme ve zihinsel durgunluk dikkat çekicidir.</p>
<p>Sanatla delilik ilişkisi akıcı görsel öğeler içermesi bakımından en güzel örneklerini sinemada vermiştir. Çeşitli ruhsal bozukluk ya da anormal davranış sergileyen bireylerin “normal” kişilerin ilgisini çekeceğinden hareketle pek çok film psikiyatrik hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Psikiyatrik hastaların sahip olduğu varsayılan gizemli, bir miktar tuhaf, ürkünç ve hatta korkutucu hallerini beyaz perdede izlemek pek çok seyirci için ilginç bulunmuştur.  Bu ilginin altında biraz merak ve gerginlikle karışık kontrollü bir korku hissetme arzusu olsa da izleyicideki temel duygu onlar gibi “deli” olmadığını anlamanın hazzıdır. Filmler sayesinde delilik izleyicinin evinden ve zihninden uzağa itelenerek sinema perdesine hapsedilmektedir. Böylece seyirci film bittiğinde hem deliliği sinema salonunda ya da ekranda hapsetmenin, hem de deli olmadığını tescillemiş olmanın rahatlığıyla salondan huzur içinde ayrılmaktadır. Bu yönüyle sinema deliliği dışsallaştırmanın modern bir aracı olarak kullanılır. Sonuçta filmler kullanılarak biz “aklı başındakiler” güvenlikli meskenlerimizde kutsanmış oluruz. Sinema bu özelliği nedeniyle birçok modern araç gibi deliliği hayatın dışına öteleyip haksız yere damgalamanın aracına indirgenir ve “normal” seyircinin gönlüne “sen öyle değilsin” diyerek su serpmek amacıyla kullanılmış olur.</p>
<p>Sinemada bir şekilde şizofreniyi ve psikozu ele alan belli başlı filmleri şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<p>1)      Shutter Island</p>
<p>2)      A Beautiful Mind</p>
<p>3)      Sybil</p>
<p>4)      Psycho</p>
<p>5)      Secret Window</p>
<p>6)      Donnie Darko</p>
<p>7)      Repulsion</p>
<p>8)      Teyzem</p>
<p>9)      Karanlıktakiler</p>
<p>10)   Spellbound</p>
<p>11)   Shine</p>
<p>12)   Bug</p>
<p>13)   Murder Inside of me</p>
<p>14)   Canvas</p>
<p>15)   I Never Promised You a Rose Garden</p>
<p>16)   Revolver</p>
<p>17)   Mor Defter</p>
<p>18)   Fisher King</p>
<p>19)   Makinist</p>
<p>Sıraladığımız filmler dışında da elbette birçok filmde şizofreni bir şekilde geçmekte ya da şizofrenik bir süreç anlatılmaya çalışılmaktadır. Ancak bu çaba birçok filmde titizlikten yoksun olduğu için filmlerin birçoğunda karakterler şizofreniden ziyade ya dissosiyatif bozukluktan ya da bağımlılık yapıcı bir maddenin etkisiyle oluşan psikozdan muzdarip gibi görünmekten paçayı kurtaramaz. Yani filmlerde şizofren diye tasvir edilmeye çalışılan hastalık genellikle başka bir ruhsal rahatsızlıktır. Bu konuda özellikle bir hedef saptırılmasının olduğunu söylemeye çalışmıyoruz, aksine söylemeye çalıştığımız husus psikiyatrik temalı bir film yaparken gerekli titizliği gösterip bir psikiyatrdan danışmanlık hizmeti alma zahmetine girilmemiş olmasıdır. Gerçi filmlerin doğru teşhis koyması ya da şizofreni belirtilerini kitaptaki gibi aktarmasını beklemek haksızlık olarak değerlendirilebilir ancak en azından filmlerle verilen çarpık bilginin izleyicinin kafasını karıştıracağı hesaba katılmalıdır. Çünkü filmlerin etkisiyle izleyicide oluşan kafa karışıklığı yüzünden pek çok hasta ilacını bırakabilmekte, psikiyatri dışı çözüm arayışlarına girebilmekte ve filmlerin oluşturduğu yanlış yargılar üzerinden hayatını intizam etmeye yeltenebilmektedir.</p>
<p>Filmlerde dissosiasyonun psikozla karıştırılması hastalığın karmaşık doğası göz önüne alındığında bir ölçüde mazur karşılanabilir. Meselȃ Fisher King filmini ele aldığımızda Robin Williams’ın canlandırdığı Parry’nin yaşantısı şizofrenik bir süreci düşündürse de halüsinatuar yaşantıların doğası dissosiyatif yaşantıları andırmaktadır. Parry’nin şikâyetlerinin karısının gözlerinin önünde öldürülmesiyle aniden ve gürültülü bir şekilde başladığı göz önüne alınırsa belirtilerin şizofreniden kaynaklanmadığı anlaşılacaktır. Filmde Parry’nin hastalığına bir teşhis konmadığı göz önüne alındığında filmin asıl mesajının Jeff Bridges’ın canlandırdığı Jack Lucas üzerinden modern insana, dolayısıyla bize, bir takım açmazlarımızı göstermek olduğu anlaşılacak ve dissosiasyon-psikoz ayrımı önemini yitirecektir.</p>
<p>Birçok filmde şizofreni hastaları genellikle dürüst, samimi, derin ve cana yakın olarak yansıtılmaktadır. Bu nitelikler birçok filmde izine sıkça rastlayabileceğimiz bir delilik klişesi olarak görülebilir. Ancak bazen filmlerde bu klişenin tam aksine, şizofrenler ne zaman ne yapacağı ya da kimi nasıl öldüreceği belli olmayan, toplumdan uzak tutulması gereken insanlar olarak gösterilebilmektedir. Bu filmlere örnek olarak Secret Window, Bug, Sybil gibi filmler verilebilir.</p>
<p>Şizofreni tasvirinin bir filmden diğerine çelişkiler içermesi ve hastalık belirtileri konusunda bir fikir birliğine varılamamış olması ilginçtir. Birçok filmde, ne hikmetse, hastaların daha çok paranoid özellikleri ön plana çıkarılmaktadır. Filmlerde hastalığın belirtilerinin paranoid düşünceler ve renkli halusinasyonlara indirgenmesi kliniklerde görmeye alışkın olmadığımız bir “şizofreni uyarlaması” ile karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır. Bir oyuncunun ne kadar profesyonel olursa olsun bir şizofrenin jest ve mimik yokluğunun eşlik ettiği “künt” duygulanımı tam mȃnȃsı ile taklit edememesi sinemayı kendine özgü bir şizofreni türü yaratmak zorunda bırakmıştır. Örneğin Karanlıktakiler filminde Meral Çetinkaya’nın canlandırdığı karakter (Gülseren) gerçek bir şizofrenden ziyade oldukça başarılı bir şizofreni uyarlaması olarak görülebilir. Böyle olunca Karanlıktakiler filminde bu yüzden ev yaşamı belli ölçüde gerçekçi bir şekilde verilirken şizofreniye özgü duygusal reaksiyonların tam olarak perdeye yansıtılamamıştır. Gülseren karakterinin affekti şizofreniyle alȃkasız bir biçimde canlı, hatta bazen oynaktır. Akşam yemeği sahnesinde izlediğimiz Gülseren’in şizofreniyle bağdaşmayan tepkileri filmin kendine özgü bir şizofreni uyarlaması yaptığının en tipik göstergesi kabul edilebilir. Uyarlama, hastalığın sebebinin ifşa edildiği “geriye dönüş” sahnesinde zirveye taşınır ve biz seyirciler anlarız ki Gülseren’in şizofren olmasının sebebi işkencenin eşlik ettiği bir tecavüze uğramasıdır. Tecavüze kadar Gülseren oldukça sağlıklı bir kadındır. Travmatik tecavüz Gülseren’in ruh sağlığını bozup onu paranoid bir şizofrene dönüştürmüştür. Filmin izleyiciye dayattığı bu çıkarsama şizofreni ile toplumsal sorunlar arasında bir bağlantı bulunduğu izlenimi uyandırır. Kapkaççılar, tecavüzcüler, yankesiciler ve hırsızlar gibi modern toplumun “üretim hataları” şizofrenin sebebiymiş gibi sunulur. Böylece şizofreni artık bir muamma olmaktan çıkar ve travma mağdurunun kaderi haline dönüştürülür. Bu tuhaf izah tarzı izleyicide filmden çıktıktan sonra izbe sokaklardan geçerken şizofren olmamak için arkasını daha bir hassasiyetle kollama gereği hissettirir. Ayrıca modern toplumun bu üretim hatası tiplere karşı zaten iyiden iyiye beslediği dışlayıcı tutum film sayesinde daha bir belirgin hȃle gelmektedir. “Pis” tecavüzcüler bir de şizofreninin müsebbibi olma yükünü yüklenmek zorunda kalır. Film uyarlama esasına dayanan yanıltmaca sayesinde sanki tecavüzcüleri toplumdan uzaklaştırırsak şizofreninin kökünü kazırmış izlenimi uyandırmaktadır. Bu kolaycılık ve hedef saptırma tutumu, kendini daha ziyade hastalara karşı acıma duygusu uyandırarak sanki onları düzelteceğimiz izlenimini körüklemek sûretiyle göstermektedir. Bu özellikleri nedeniyle sinemanın şizofreniye yaklaşırken içine düştüğü durumun gerçeklikten kopuk ve stereotipik bir yapıda olduğu söylenebilir.</p>
<p>Scorsesse’nin Michel Foucault&#8217;nun Deliliğin Tarihi adlı ünlü çalışmasından izler taşıyan Shutter Island adlı filminde yine de her şeyi açıklayacak devȃsa bir ruhsal travma mevcuttur. Ancak bu filmde, hakkını teslim etmek gerekir ki, çok sağlam bir paranoya örgüsü oluşturulmuştur. Bu filmde de diğerleri gibi şizofreni tasvir edilirken yine belki de “mecbûriyetten” canlı bir affektle karşı karşıya kalmaktayız. Aslında bu filmi de diğer benzerleri gibi travmayla ilişkili karmaşık bir dissosiyatif bozukluk örneği olarak görmek daha doğru olabilir. Shutter Island&#8217;ı ilginç kılan asıl özelliği “delilik ile suç” arasındaki geleneksel bağı hortlatmasıdır. Zaten delilere yapıştırılan “saldırgan” damgası film sayesinde bir yazgıya dönüştürülür ve bu filmden sonra izleyicilerin akıl hastalarının birer suç makinesi olduğu inancını pekiştirmesi kaçınılmaz olacaktır.  Zaten John Fowles&#8217;ın “Büyücü” ve Edgar Allan Poe&#8217;nun “Dr. Katran ve Profesör Telek’in Sistemi” adlı eserleri ile kafası delilik ve suç ilişkisi konusunda iyice şartlanmış durumda olan seyirci bu film sayesinde inancına büsbütün saplanıp kalacaktır.</p>
<p>Bug filmi sanırız diğer filmlere göre daha başarılı bir şizofreni örneği olarak görülebilir. Bu filmde de yine ana temanın paranoya olması sürpriz sayılmamalı. Filmde paylaşılmış psikozun gelişimi de gayet başarılı bir şekilde verilmiştir. Her şeyi açıklayan bir travmanın olmaması da gerçekliğe daha bir uygun kabul edilebilir. Nispeten başarılı örnekler içinde John Nash’in hayatını konu edinen A Beautiful Mind filmini de anmak gerekir. Hastalık öncesi sosyal olarak akranlarından farklı olduğunu anladığımız John Nash beyazperdede Russel Crowe gibi bir oyuncuyla hayat bulduğu için şanslı sayılabilir. Zira affekt kaybının beyaz perdede yansıtılabilmesi ve abartılı mimiklerden korunma açısından Crowe başarılı bir örnektir. Ama bu filmin de diğerleri gibi hastalık belirtilerinden hayȃli arkadaşlara ve paranoyaya odaklanması ilginçtir. Film her ne kadar gerçek bir insanın hayatını anlatmaktaysa da yönetmen gerçek hikȃyeye sadık kalmamayı tercih etmiştir. Karısının Nash’i terk etmekten vazgeçtiği sahneden Oscar törenine kadar geçen sürede olanlar yönetmenin kurmacasından ibarettir. Çünkü gerçekte Nash 1959’da ilk psikotik atağını geçirdikten iki yıl sonra resmen boşanır. 1970’lerde tekrar bir araya geldiği eşiyle inişli çıkışlı bol ayrılmalı bir dönem yaşar. 1994’te Nobel ödülü aldıktan sonra ilişkileri biraz yoluna giren Nash çifti 2001 de tekrar evlenirler. Ayrıca Alice, filmde gösterildiği gibi Nash’in ilk eşi değildir. Gerçekte Nash’in 1955 yılında bitirdiği bir evliliği daha vardır. Üstelik Nash bir dönem eşcinsel olarak da yaşamıştır. Hatta bu yüzden ilişkilerinde yasal problemler bile yaşamıştır. Elbette bir sinema filminden gerçek hayatın uzun ve çarpıcı tüm detaylarını ve çıkmazlarını doğru bir şekilde vermesi beklenmemeli ancak gerçek hikâyeden de büsbütün koparak farklı mecralara girilmemeli.</p>
<p>A Beautifull Mind filminde bir başka çarpıtma olan ilaç kullanımı, üzerinde durmayı hak etmektedir. Gerçek hayatta Nash hiçbir tedaviyi gönüllü kabul etmemiştir ve 1970’ten sonra ilaç kullanmamıştır, ancak filmde onu son döneminde dahi atipik tabir edilen antipsikotik ilaçlarını kullanırken görürüz. Bu çarpıtma biz psikiyatristlere göre olumlu olarak kabul edilebilir, zira en azından hastalara ilaç kullandırmayı özendirmemiz için elimize bir hile yapma imkȃnı vermektedir. Bu hile sayesinde bu film birçok klinikte hastaların ilaç uyumunu artırmada kullanılır olmuştur. Eğer ilaç konusunda gerçeğe sadık kalınsaydı yani Nash’in hiç ilaç kullanmadan Nobel ödülünü aldığı gösterilseydi, “mucizevî” ilaçlarımızı hastalara önerirken epey zorlanacaktık. Tüm bunları söylerken filmin biz psikiyatrlara mı yoksa ilaç firmalarına mı “kıyak” geçtiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Burada film yapımcıları ile ilaç endüstrisinin muhtemel ilişkisine girmenin lüzumu yok.</p>
<p>Toparlarsak yukarda sıralan filmlerin delilik derken kastının modernizmin türettiği ve Adorno’nun kıyasıya eleştirdiği “araçsal aklın” yokluğu mu, yoksa insanın modern aklın sınırlarını çizdiği dünya tasavvurundan her ne sûrette olursa olsun sapması mı olduğu net olarak anlaşılamamaktadır. Eğer delilikten araçsal aklın ve dolayısı ile rasyonalitenin yokluğu kastediliyorsa durum vahim demektir. Vehamet filmlerin hem rasyonel olmanın insanlığı ne hale getirdiğini örtbas etmeye çalışmasından, hem de araçsal aklın pompalayıp durduğu bilinmeyene karşı duyulan korkuyu ortadan kaldırma iddiasının tam tersinin deliliği işleyen filmlerle habire gündeme getirilip durmasından kaynaklanıyor. “Filmler ile delilikten korkmalı, delilerden uzak durmalı ve onları ötekileştirip sınırlamalıyız” mesajı verilmek isteniyorsa o zaman araçsal aklı sevmeli ve akıllı insanlara yakın durmalıyız sonucunu da çıkarabiliriz. Eğer bu çıkarsama doğruysa Aydınlanmanın öngördüğü “akıllı birey”in bugün bir çıkmazın içinde debelendiği, bireyin özgürleşmek şöyle dursun araçsal aklın esiri haline düştüğü, aklının her almadığını anormal, tuhaf ve deli diye nitelediği dolayısıyla bir yabancılaşma akımının içine düştüğü gerçeğini bu filmlerle nasıl bağdaştıracağız? Akıl bizi bulunduğumuz berbat noktaya getirmişse insanın aklına “akılsızlık” ya da delilik, filmlerin pompaladığı gibi gerçekten de uzak durulması gereken bir olgu mudur sorusu gelmektedir. Tamam, belki Erasmus gibi deliliğe methiye dizmemiz gerekmiyor ama hiç olmazsa araçsal aklı ilah edinen modern insanın düştüğü bu müşkül durumu gördükten sonra “eleştirel aklı” ya da tefekkürü tekrar hatırlamamız gerektiğini ileri sürebiliriz.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>1-      Sinemada Psikiyatri, Sinemada Psikiyatri (2010). Editör: Mustafa Bilici. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yayınları</p>
<p>2-Sanat ve Delilik. Haldun Soygür.<cite> <a href="http://www.gerceklermaskelenmesin.com/">www.gerceklermaskelenmesin.com</a></cite></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1965/sinemada-sizofreni-ve-delilik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Psikoterapi</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1960/psikoterapi.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=psikoterapi</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1960/psikoterapi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Jul 2010 17:28:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikiyatri/Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoterapi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1960</guid>
		<description><![CDATA[PSİKOTERAPİ NEDİR?    Psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisi tıbbın nispeten daha yavaş ilerleme sağlanan bir alanı olmuştur. Son elli yıla kadar bu hastalıkların gerçek nedenleri ile ilgili bilimsel bilgilerin azlığı nedeniyle, yüzlerce yıldır sadece spekülasyon yapıldığından hastaların ve hasta yakınlarının kafa karışıklığı olması da şaşırtıcı değildir.     Ruhsal hastalıklar çok can yakıcı, aileyi ve hastayı ızdırap içinde bırakan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1 style="text-align: center;"><em></em><em>PSİKOTERAPİ NEDİR?</em>    </h1>
<h1 style="text-align: right;"><em>Psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisi tıbbın nispeten daha yavaş ilerleme sağlanan bir alanı olmuştur. Son elli yıla kadar bu hastalıkların gerçek nedenleri ile ilgili bilimsel bilgilerin azlığı nedeniyle, yüzlerce yıldır sadece spekülasyon yapıldığından hastaların ve hasta yakınlarının kafa karışıklığı olması da şaşırtıcı değildir.</p>
<p>    Ruhsal hastalıklar çok can yakıcı, aileyi ve hastayı ızdırap içinde bırakan, maalesef ameliyat gibi hızlı ve pratik çözümlerin olmadığı durumlardır.Duyguların yoğunlaştığı ve ümitsizlik hali ile paniğin iç içe geçtiği zamanlarda yanlış yönlendirmeler ile gerçek , doğru ve bilimsel tedavilerin yerine, etkinlikleri hakkında hiçbir kanıt olmayan biyo-enerji, akupunktur veya son teknoloji alternatif tedavilerden medet umulabilmekte, bu ise sadece tedavide gecikmelere ve hayal kırıklıklarının artmasına neden olmaktadır. Tüm bunlara rağmen tedavilerdeki gelişmeler ve en ağır hastalıklarda bile elde edilen başarı oranları bizi mutlu ettiği gibi geleceğe de umutla bakmamızı sağlamaktadır.</p>
<p>    Psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisi temel olarak iki şekilde yapılmaktadır. Bunlardan birincisi ilaç tedavileridir. İlaç teknolojisindeki gelişmeler ile yan etkileri azalan ve tedavi edici güçleri artan psikiyatri ilaçları birçok rahatsızlıkta yeri doldurulmaz faydalar sağlayabilmektedir (sitemizde psikiyatri’de ilaç tedavileri ile ilgili daha detaylı bir makalede bulunmaktadır, lütfen göz atınız).</p>
<p>    Psikoterapi, bir çok rahatsızlıkta ilaç tedavisine ek olarak, kişilik sorunları, ilişki-evlilik sorunları ve bazı tür anksiyete-kaygı bozukluklarında ise yalnız başına kullanılabilen bir tür psikiyatrik tedavi metodudur. Psikoterapi , rahatsızlığı olan kişi ile hekim-terapist arasında etkileşim ve iletişime dayanan, sorunları bu yolla davranış ve düşünce değişiklikleri sağlayarak çözmeyi hedefleyen bir tedavidir.</p>
<p>    Psikoterapiden fayda görebilmek için, hekim ve hasta arasında samimi bir güven ortamı oluşması gereklidir. Bu koşul oluştuktan sonra hekim, uygun gördüğü zamanlarda müdahale ve yüzleştirmeler yaparak kişinin kendine dışarıdan , objektif bir bakış kazanmasını sağlamaya çalışır. Bu müdahalelerin yersiz ve erken olması , psikoterapi ilişkisine zarar verebilir, bu nedenle psikoterapi yapan hekimin de bu konuda deneyimli olması, hastanın duyarlılıklarına saygı göstermesi ve anlayışlı olması gerekir.</p>
<p>    Psikoterapi görmeye karar vermiş kişinin ise bu sürecin kolay olmadığını ve bir arkadaşla yapılan sohbetten farklı olduğunu bilmesi önemlidir. Psikoterapide zaman zaman duymaktan hoşlanmayacağı şeyler, yüzleşmeye hazır olmadığını düşündüğü gerçekler olacak, bunlar huzurunu kaçırabilecektir. Ancak güven duyulan bir terapistten duyulan yorum ve müdahaleler, değişmeye hazır bir kişi için önemli bir sıçrama tahtası vazifesi görebilir. Kişiliğin karanlıkta kalmış ancak günlük hayatı ve işlevselliği, arkadaş ilişkilerini bozan noktalarının değişmeye başlaması, en azından bunların farkına varılmış olması, bir çok kişide çok belirgin bir rahatlama-üzerinden bir yük kalkmış olma hali- oluşmasına neden olmaktadır.</p>
<p>    Chicago psikanaliz enstitüsünün kurucularından ve Freud’un en sevdiği öğrencilerinden biri olan Franz Alexander ‘in öne sürdüğü bir kavram olan ‘ düzeltici duygusal deneyim’(corrective emotional experience) psikoterapilerin nasıl işe yaradığını açıklayan önemli bir noktadır. Alexander’ a göre her psikoterapi ilişkisi hayatın küçük bir yansımasıdır. Kişinin burada terapisti ile kuracağı ilişki, gündelik hayatında üçüncü şahıslarla kurduğu ilişkilerin bir yansımasıdır, dışarıda yaşanan ilişki ve iletişim sorunlarının aynısı burada yaşanır, bu nedenle terapist ,hastanın duyarlılık noktalarında, hastanın,diğer insanlarla olan ilişkilerinde sorun yaşadığı şeklin aksi istikamette davranır ise bu’düzeltici duygusal bir deneyim’ olur. Hastanın dünyada ve insan ilişkilerinde hep sorun yaşayacağına dair olan kötümser beklentileri değişir, kişilik sorunları aşılmaya başlar.</p>
<p>    Hasta yakınlarının ve hastaların en çok kafa karışıklığı yaşadıkları noktalardan biri yüzlerce çeşit psikoterapi metodundan hangilerinin kendileri için uygun olacağı sorusudur.. Gerçekten de bugün birçok farklı psikoterapi metodunu uygulayan terapiste ve birbirleriyle alakalı gözükmeyen psikoterapi şekillerine ulaşmak mümkündür. Temel nokta gözden kaçırılmadığı sürece, tüm psikoterapi şekillerinin faydalı olduğu söylenebilir. Hastanın, iyileşme sağlayan şeyin, psikoterapi şeklinden ziyade , terapist ile kurulan ilişkinin güven ve samimiyet zemininde değişime yol açan mekanizmaları tetikleyebilmesi olduğunu unutmaması gerekir. Ancak genel olarak kaygı-anksiyete bozukluklarında davranışçı –bilişssel terapilerin, kişilik bozukluklarında ise psikoanalitik yönelimli terapilerin daha etkili olduğu söylenebilir.</p>
<p>    Psikoterapi, örneğin Standard bir depresyon veya panik bozukluk tedavisine eklendiğinde, başarı oranlarının arttığı ve hastalık nükslerinin azaldığı gösterilmiştir. Günümüzde, hem zaman azlığı ve hızla tedavi olma isteği, hem de psikoterapilerin tedavi maliyetini arttırmasından dolayı psikoterapiler , psikiyatri tedavisinde hak ettikleri noktada değillerdir, ancak bilimsel ve doğru olan, psikiyatrik rahatsızlıklarda görülen psikoterapinin, hastalık düzelmesinin kalıcı olmasına çok katkısı olduğudur. Bu nedenle psikiyatrik bir rahatsızlık durumunda fırsat yaratmaya çalışıp psikoterapi görmek ve sadece ilaç tedavisi ile değil ilaç tedavisi ve psikoterapi kombinasyonu şeklinde bir tedavi görmek kalıcı ve sağlam bir iyileşme için çok önemlidir.</em></h1>
<h1 style="text-align: right;"><em> </p>
<p></em></p>
<p style="text-align: right;"><em> </em></p>
</h1>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1960/psikoterapi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uyku Bozuklukları</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1958/uyku-bozukluklari.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uyku-bozukluklari</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1958/uyku-bozukluklari.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Jul 2010 15:57:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikiyatri/Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1958</guid>
		<description><![CDATA[Sağlıklı Uyku Zinde olmak, sağlıklı olmak, yeni bir güne gülerek başlamak için deliksiz uyku uyumak büyük önem taşıyor. Ama uykunun vücudun dinlenmesinin dışında inanılmayacak kadar çok fonksiyonu bulunuyor. Vücut ısısı uykuda düşüyor, kalp hızı ve solunum sayısında azalma olurken büyüme hormonu salınımı artıyor. Uykunun yeme, içme, dinlenme gibi insan vücudu için vazgeçilmez bir gereksinimdir.Uyku insan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sağlıklı Uyku</strong><br />
Zinde olmak, sağlıklı olmak, yeni bir güne gülerek başlamak için deliksiz uyku uyumak büyük önem taşıyor. Ama uykunun vücudun dinlenmesinin dışında inanılmayacak kadar çok fonksiyonu bulunuyor. Vücut ısısı uykuda düşüyor, kalp hızı ve solunum sayısında azalma olurken büyüme hormonu salınımı artıyor.</p>
<p>Uykunun yeme, içme, dinlenme gibi insan vücudu için vazgeçilmez bir gereksinimdir.Uyku insan vücudunun restorasyonu için gereklidir. Uyku circadian bir ritm izler; Bu circadian ritm hipotalamustaki suprakiazmatik çekirdek tarafından kontrol edilir. Bu bölgeyi tutan hastalıklar, uyku-uyanıklık döngüsünde bozukluğa yol açabilir.</p>
<p>Uyku süresi yaş ile yakından ilgilidir.Yenidoğan döneminde bu süre 16-20 saat, okul öncesi dönemde 10-12, 10 yaş civarında 9-10, ergenlik döneminde 7-8, erişkin dönemde 6-7 saattir. Bebekler, gece uykusundan başka, günde en az iki kez uyurlar. 1,5-2 yaş civarında sabah uykusu, 5 yaş civarında öğleden sonra uykusu kalkar.</p>
<p>Normalde uyku, REM (hızlı göz hareketlerinin olduğu dönem) ve non-REM (N-REM, hızlı göz hareketlerinin olmadığı dönem) dönemlerinden oluşur. N-REM dönemi de dört devreye ayrılır. Her uyku siklusu N-REM ile başlar, REM ile sonlanır. Her uyku siklusu 70-100 dakika kadardır.&#8221;</p>
<p><strong>Uyku bozuklukları</strong></p>
<p> İnsan organizmasının sağlığındaki rolü tartışılmaz olan uykuyla ilgili yaşanan en ufak bir sorun da yaşamı alt üst etmeye yetiyor. Uyku ile bozukluklar üç gruba ayrılıyor. Uykusuzluk (Insomnia), aşırı uyku hali ve parasomni adı verilen rahatsızlıklarla ilgili şunlar söylenebilir:</p>
<p>1<strong>. Uykusuzluk (Insomnia)</strong></p>
<p>Uyku gereksinimi kişiden kişiye değişiklik gösterir. Sürekli olarak kişi için gerekli olan süre ve kalitede uyku uyuyamama durumunu, uykusuzluk olarak tarif edebiliriz. Uykusuzluk, kadınlarda erkeklere göre daha sıktır ve yaşla artış gösterir. Uykusuzluk kendisini uykuya geçmede zorluk, uyuduktan sonra uyanma, sabah gereğinden erken uyanma şeklinde gösterebilir. Uykusuzluk durumu bazen geçicidir, birkaç hafta devam edip, sonra düzelebilir. Bazen ise kronik bir hal alabilir. Kronik uykusuzluk şu durumlarda görülebilir:</p>
<p>Mide ülseri, korner arter hastalığı, solunum bozuklukları eklem ağrıları gibi organik hastalıkların seyri esnasında görülebilir.</p>
<p>Anksiyete (bunaltı, sıkıntı durumu) ve depresyon gibi psikiyatrik hastalıklarla birlikte olabilir.</p>
<p>Uykusuzluk, bazı ilaçların kullanılıp kesilmesi sonrasında görülebilir. Uzun süreli yüksek miktarda alkol alımı veya uzun süreli alınan alkolün kesilmesi de uykusuzluğa neden olabilir.</p>
<p><strong>2. Aşırı uykuyla gelişen bozukluklar</strong></p>
<p>Bunlar içinde iki klinik tablo önemlidir:</p>
<p><strong>a) Narkolepsi</strong>: Narkolepsi, çevresel ve gençlik faktörlerinin rol oynadığı bir uyku bozukluğudur. Her yaşta ortaya çıkabilirse de, genellikle 20-30 yaşlarında ilk belirtileri verir. Bu hastalarda gün içerisinde, 10-30 dakika süren, önlenemeyen uyku atakları vardır. Ayrıca katapleksi denilen düşme şeklinde ataklar, uyku başlangıcında ve uyanırken ortaya çıkan kısa süreli felçler, uykuya geçerken oluşan halüsinasyonlar klinik tabloya eşlik eder. Tedavisi mümkün bir hastalıktır.</p>
<p><strong>b) Uyku apnesi:</strong>Uyku sırasında çok sayıda genellikle 30&#8242;dan fazla, kısa süreli (10 saniyeden az) solunum durması (apne) ile seyreden uyku bozukluğudur. Normal kişilerde de, uyku sırasında az sayıda solunum durması atakları olabilir. İki ana tipi vardır.</p>
<p>Birincisi solunum yollarını engelleyen olaylarla birlikte olan mekanik uyku apnesidir. Büyük bademcikler, burundaki deviasyon, çene anormallikleri, üst solunum yolu infeksiyonları en önemli mekanik uyku apnesi nedenleridir.</p>
<p>İkinci neden ise merkezi uyku apnesidir. Daha çok beyin sapı denilen bölgenin hastalıkları bu tür uyku apnesine yol açar. Uyku apneli hastalarda, şişmanlık, apneleri arttırabilir. Bazen şişmanlık, tek başına bu apnelerin nedeni olabilir. Horlama yine uyku apneli hastalarda sık görülen bir bulgudur. Diğer bir bulgu ise gün içindeki aşırı uyku halidir. Öncelikle solunum yollarını daraltan veya tıkayan engeller ortadan kaldırılmalıdır.</p>
<p>Şişman hastalar, zayıflatıcı diyet programına alınmalı, varsa uyku apnesinin diğer nedenleri ortadan kaldırılmalıdır. Bunlarla sonuç alınamayan hastalarda, solunum yollarına devamlı pozitif basınç veren aygıtlarla tedavi gibi diğer yöntemler kullanılır.</p>
<p><strong>Parasomniler:</strong></p>
<p>Parasomniler başlığı altında çeşitli uyku bozuklukları tanımlanmıştır.</p>
<p>1. Huzursuz bacak hastalığı</p>
<p>2. Diş gıcırdatması</p>
<p>3. Uyurgezerlik</p>
<p>4. Çocuklarda gece yatak ıslatma</p>
<p>5. Kabuslar</p>
<p>6. Çocuklarda görülen gece korkuları</p>
<p><strong>Tedavisi mümkün Huzursuz bacak hastalığı:</strong> Huzursuz bacak hastalığı genellikle 11 ile 50 yaş üzerindeki kişilerde görülür. Olguları üçte biri ailevi özellik gösterir. Hastalar genellikle yattıklarında ayaklarında huzursuzluk hissederler. Ayaklarını hareket ettirerek, bazen kalkıp dolaşarak bu huzursuzluğu gidermeye çalışırlar. Bunlar hastada kısa bir süre rahatlık sağlar. Hastada uykuya geçmede zorluk, kesintili uyku gibi uyku bozukluklarına yol açar. Bu nedenle tedavisi gerekir.</p>
<p><strong>Diş gıcırdatması</strong>:Sık görülen bir uyku bozukluğudur. Devamlı olgularda diş, diş eti, ve çene problemlerine yol aöabilir. Stres durumlarından sonar artar.</p>
<p><strong>Uyurgezerlik:</strong>Genellikle uykunun ilk saatlerinde görülür. Ailevi özellik gösterebilir. Özellikle 5-12 yaş arasındaki çocuklarda daha sık görülür. Bu yaştaki çocukların yüzde 15&#8242;inde en az bir kez görülebilir. Bazen çocuk yürümez, kalkar, yatakta oturur, tekrarlayıcı hareketler yapabilir. Psikiyatrik bozukluklarla birlikte seyretmez. Daha seyrek olarak erişkinlerde de görülebilir. Uykuda konuşma, bazen uyurgezerliğe eşlik eder. Uyurgezerlik, genellikle atak sırasında hastanın kendisini yaralamasına neden olmaz, fakat koruyucu tedbirlerin alınması gerekir.</p>
<p><strong>Uykuda yatağını ıslatma:</strong> Çocuklarda sık görülen bir problemdir. Beş yaşına kadar bir bozukluk olarak değerlendirilmemelidir. 5 yaşında erkek çocukların yüzde 15&#8242;inde, kız çocukların yüzde 10&#8242;unda görülür. Ailevi özellik gösterebilir. Psikolojik ve davranışsal problemler, bu hastalığın ortaya çıkmasında rol oynar.</p>
<p><strong>Gece korkuları:</strong> Çocukluktaki gece korkuları genellikle uykunun ilk 1-2 saatinde görülür. Bazen uyurgezerlik ile birlikte olabilir. Çocuk ağlama ile uyanır. Yüzünde şaşkınlık ve korku ifadesi vardır. Bu dönemde çocukla sözlü ilişki kurulamayabilir. 15-30 dakika içinde tekrar uykuya geçer. Sık tekrarlayan gece korkuları tedavi gerektirir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1958/uyku-bozukluklari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşırı Yaz Sıcakları ve Ruh Sağlığı</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1948/asiri-yaz-sicaklari-ve-ruh-sagligi.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=asiri-yaz-sicaklari-ve-ruh-sagligi</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1948/asiri-yaz-sicaklari-ve-ruh-sagligi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 10:11:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sara BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikiyatri/Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1948</guid>
		<description><![CDATA[Aşırı sıcaklar öfke patlaması yapabilir Ülke genelinde bunaltıcı hava sıcaklıkları devam ederken, özellikle nispi nem oranının yüksek olduğu Doğu Karadeniz&#8217;de yaşayanlar sıcak çarpmaları ve ısı rahatsızlıkları konusunda uyarılıyor. Giresun Prof. Dr. İlhan Özdemir Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Ahmet Bal, sıcak havaların rahatsızlık verdiği yaz döneminde, nem oranının yüksekliğinin bu sorunu daha da artırdığını ifade etti. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>Aşırı sıcaklar öfke patlaması yapabilir</h1>
<p><strong>Ülke genelinde bunaltıcı hava sıcaklıkları devam ederken, özellikle nispi nem oranının yüksek olduğu Doğu Karadeniz&#8217;de yaşayanlar sıcak çarpmaları ve ısı rahatsızlıkları konusunda uyarılıyor.</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=52503" border="0" alt="" align="right" /></p>
<div>
<p>Giresun Prof. Dr. İlhan Özdemir Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. <strong>Ahmet Bal</strong>, sıcak havaların rahatsızlık verdiği yaz döneminde, nem oranının yüksekliğinin bu sorunu daha da artırdığını ifade etti. Bal, sıcak ve nemli ortamda kalarak ağır efor sarf eden kişilerde halsizlik, bitkinlik, baygınlık, aşırı terleme, bulantı ve baş ağrısı ile kol ve bacaklarda krampların görülebileceğini ifade ederek, <strong>&#8221;Bu gibi durumlarda sıvı ve mineral kaybına bağlı olarak bitkinlik ve şok gelişebilir. Hava akımının olmadığı kapalı ortamlarda kalan kişiler sıcak çarpması riski altındadır. Bu durum, güneş ve sıcak çarpması denilen, acil ve yoğun tedavi gerektiren ölümcül duruma kadar götürebilir&#8221;</strong> diye kaydetti.<br />
 </p>
<p><strong>Ruh sağlığına etkisi</strong></p>
<p>Ahmet Bal, aşırı sıcak ve nemin, ruhsal hastalığı olmayanlarda bile tahammülsüzlük, sinirlilik, uyku bozukluğu ve öfke patlamaları gibi sorunlara yol açabildiğini söyledi. Bal, aşırı sıcak ve nemin beden sağlığı yanında ruh sağlığı üzerinde de olumsuz etkiler yaptığına işaret ederek, şöyle devam etti: <strong>&#8221;Ruhsal hastalığı olan bireylerde zaten var olan bazı belirtiler, aşırı sıcak ve nemli havalarda artarak hastalıklarını daha çekilmez hale getirmektedir. Yaz aylarında depresyon vakalarının yüksek oranda görüldüğü bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. Sıcak havalarda dikkat edilmemesi durumunda özellikle yaşlılar, kalp rahatsızlığı olanlar ve çocuklarda önemli sağlık sorunları yaşanabilir. Solunum zorluğu yaratan faktörlerden birisi de sıcak ve nemli havadır. Bu nedenle yaşlılar, kalp rahatsızlığı olanlar ve çocukların böyle durumlarda daha fazla dikkat etmesi gerekmektedir. Kalp hastalarının solunum zorluğu çekmesi kalbin iş gücünün artması ve kalbi fazla yorması anlamına geliyor. Böylece hastaların risk oranı daha fazla artmaktadır. Aşırı nemli olan Karadeniz yöresinde yaşlılar, kalp rahatsızlığı olanlar ve çocuklar sıcaktan korunmaya daha çok dikkat etmeliler. Ülke genelinde olduğu gibi yörede de artan sıcaklardan korunma konusunda özellikle bu grup son derece önemsenmelidir.&#8221;</strong><br />
<strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Alınabilecek önlemler</strong></p>
<p>Bal, alınacak bazı önlemlerle sıcak hava ve yüksek nemin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin önlenebileceğine dikkati çekerek, öğle ve sıcaklığın çok yükseldiği saatlerde güneş altında kalınmaması, kapalı mekanların mutlaka havalandırılması, yeterli hava akımı olmayan mekanlarda klima veya vantilatör kullanılması, aşırı efor gerektiren işlerden, alkol, sigara ve ağır yiyeceklerden uzak durulması ve bol sıvı tüketilmesi gerektiğini vurguladı.</p>
<p>Sıcak çarpması fark edildiğinde, kişinin hemen serin ve olabildiğince soğuk bir ortama taşınması gerektiğine işaret eden Bal, şunları kaydetti: <strong>&#8221;Kişinin üstü ıslak havlu veya çarşafla örtülüp, vantilatör karşısına konulmalı ve varsa klima maksimum soğuklukta ve hızda çalıştırılmalıdır. Hastaya buzlu su banyosu yapılabilir. Hasta acilen hastaneye kaldırılmalıdır. Aşırı sıcak nem etkisinde kalarak bulantı, kusma ve baş ağrısı gibi şikayetlerin ortaya çıktığı kişilerin hemen gölge, serin bir yere alınıp sırt üstü yatırılması ve bol su verilmesi gerekir. Özellikle ruhsal hastalığı olanların bu aylarda ilaçlarını düzenli olarak kullanmaları ve doktor kontrollerini aksatmamaları gerekmektedir. Ruhsal hastalığı olmayan bireyler ise sıcak ve nemden en az etkilenecekleri şekilde yaşamaya çalışmalıdır. Aşırı sıcak ve nemli havalarda mecbur kalınmadıkça dışarı çıkılmamalıdır. Bol bol sıvı tüketmeli, alkolden uzak durulmalı, aşırı fiziksel egzersiz yapmamalı ve rahat giyecekler tercih edilmelidir. Dengeli ve hafif yiyecekler tüketilmelidir. Fazla güneşlenmekten kaçınılmalıdır.&#8221;</strong><br />
 </p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1948/asiri-yaz-sicaklari-ve-ruh-sagligi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hafızayı Güçlendirici Öneriler</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1946/hafizayi-guclendirici-oneriler.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=hafizayi-guclendirici-oneriler</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1946/hafizayi-guclendirici-oneriler.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 13:05:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikiyatri/Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1946</guid>
		<description><![CDATA[  Beyninizi ve hafızanızı yaşınız kaç olursa olsun genç tutabilirsiniz. Nasıl mı? İşte cevabı. 1- Ters el alıştırması Sağ eliniz yerine biraz da sol elinizi kullanmaya başlayın. Saçlarınızı sol elinizle tarayın, kalemi ters elinizle tutun gibi&#8230; Sonuç olarak, rutin alışkanlıklarınızı kırar ve beyninizin kullanmadığınız diğer yarısını da harekete geçirmiş olursunuz. 2-Çocuk oyunu alıştırması İşe veya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="235" align="right">
<tbody>
<tr>
<td align="center" valign="middle"><img src="http://www.mcaturk.com/uploads/spot225w/030410140607_Haber1_spot_resim.jpg" alt="GÜÇLÜ BİR HAFIZA İÇİN" width="225" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h3>
<p>Beyninizi ve hafızanızı yaşınız kaç olursa olsun genç tutabilirsiniz. Nasıl mı? İşte cevabı.</h3>
<p><strong>1- Ters el alıştırması</strong></p>
<p>Sağ eliniz yerine biraz da sol elinizi kullanmaya başlayın. Saçlarınızı sol elinizle tarayın, kalemi ters elinizle tutun gibi&#8230; Sonuç olarak, rutin alışkanlıklarınızı kırar ve beyninizin kullanmadığınız diğer yarısını da harekete geçirmiş olursunuz.</p>
<p><strong>2-Çocuk oyunu alıştırması </strong></p>
<p>İşe veya alışverişe giderken, tıpkı bir çocuk gibi merak içinde bütün duyularınızı harekete geçirin. Bakın, dokunun, dinleyin, koklayın. Bu şekilde çok ender yaptığınız bağlantıları canlandırır, beyninizin kapasitesini artırırsınız. Duyu organlarınızın ne kadar fazlasını kullanırsanız, hafızanız her zaman canlı kalır.</p>
<p><strong>3-Harf alıştırması </strong></p>
<p>Elinize bir gazete ve bir fosforlu kalem alın. Sırasıyla paragrafları okuyun ve çift yazylmış harflerin üzerini çizin. Mesela, çift &#8216;t&#8217; ve &#8216;m&#8217;lerin üzerini işaretleyin. Böylelikle konsantrasyonunuzun ne kadar uyarıldığını hemen hissedeceksiniz. Bu, zihnin canlanmasını artırır.</p>
<p><strong>4-Polisiye alıştırması </strong></p>
<p>&#8220;Dün akşam şu saatte ne yaptım, neredeydim, iki saat önce ne yaptım?&#8221; gibi, genellikle polisiye romanlarında sorulan soruları kendinize yöneltin. Ve tabii cevaplayın. Bu alıştırma sonucunda yaptıklarınıza karşı dikkatinizi geliştirebilirsiniz.</p>
<p><strong>5-Yürüyüş alıştırması </strong></p>
<p>Asker yürüyüşü gibi olduğunuz yerde hareket edin. Sol bacağınızı her kaldırdığınızda, önce sağ elinizle, sonra sol elinizle dizinize dokunun. Böyle çaprazlama hareketlerle beyninizin her iki tarafını kullanmış olursunuz.</p>
<p><strong>6-Ressam alıştırması </strong></p>
<p>Burnunuzun ucunda bir fırça olduğunu hayal edin. Bununla havaya en sevdiğiniz renkte yatay bir sekiz çizin. Bu çizim hareketleri, yorgun zihninizi hemen canlandırır. Aynı zamanda beyni bloke eden stresi etkili biçimde yok eder.</p>
<p><strong>7-Ajan alıştırması </strong></p>
<p>Bu alıştırmayı daha çok sokakta yapacaksınız. Çevrenizde bulunan arabaların plakalarına bakın ve plakadaki harflerden kelimeler, hatta cümleler türetmeye çalışın. Böylece hem kelime hazinenizi geliştirir hem de beyninizi canlandırırsınız.</p>
<p><strong>8-Resim alıştırması </strong></p>
<p>Bu alıştırmayla alışveriş listelerini çok kolay ezberleyebilir, hafızanızı güçlendirebilirsiniz. Bunun için kalem kağıt alın ve kağıdın üzerine mum, kaktüs, yonca gibi semboller çizin. Her resim bir sayıyı sembolize ediyor. Ardından sembolleri sayılara göre ezberleyin. Bu alıştırmayla, zihninizde listeler oluşturmayı kolay başarırsınız.</p>
<p><strong>9-Otobiyografi alıştırması </strong></p>
<p>Düşünün ki, hayat hikayenizi tekrar yazmanız gerekiyor. Burada, işe, gittiğiniz ilkokuldan başlayabilirsiniz. Bunun için en yakın arkadaşınızı, tipini, sınıfınızın düzenini hatırlamanız gerekiyor. Bu alıştırmayla, kişilerle ilgili hafızanızı harekete geçirirsiniz.</p>
<p><strong>10-Hipnoz alıştırması </strong></p>
<p>Özellikle stresli anlarınızda olumlu kelimelerden destek almaya bakın. Bunlarla olumsuz düşüncelerinizi yok edersiniz. Mesela, &#8220;Benim için gerekli olan her şeyi biliyorum ve çok sakinim&#8221; cümlesini tekrarlayabilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1946/hafizayi-guclendirici-oneriler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beyin ve Davranış:Sağ ve Sol Beynin Şifreleri</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1944/beyin-ve-davranissag-ve-sol-beynin-sifreleri.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=beyin-ve-davranissag-ve-sol-beynin-sifreleri</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1944/beyin-ve-davranissag-ve-sol-beynin-sifreleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 10:31:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Davranış Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1944</guid>
		<description><![CDATA[Yapılan araştırmalar her geçen gün beyin ile ilgili yeni bilgiler veriyor. Kişinin duygularını tanıması ve beynini doğru yönlendirmesi de giderek önem kazanıyor. Sol beyin &#8216;EĞER&#8217; ve &#8216;FAKAT&#8217; der Bugün artık biliyoruz ki, sol beyin, kelime ve sayılarla ilgilenen, sağ beyne nazaran geçmişin üzerinde daha çok duran beyin alanıdır. Bu alanın özellikleri, soğuk, keskin, köşeli, mesafeli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><span style="font-family: Tahoma;">Yapılan araştırmalar her geçen gün beyin ile ilgili yeni bilgiler veriyor. Kişinin duygularını tanıması ve beynini doğru yönlendirmesi de giderek önem kazanıyor.</span></h3>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sol beyin &#8216;EĞER&#8217; ve &#8216;FAKAT&#8217; der</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Bugün artık biliyoruz ki, sol beyin, kelime ve sayılarla ilgilenen, sağ beyne nazaran geçmişin üzerinde daha çok duran beyin alanıdır. Bu alanın özellikleri, soğuk, keskin, köşeli, mesafeli ve sert olması, katı kurallarının bulunmasıdır. Sol beyin &#8216;eğer&#8217; ve &#8216;fakat&#8217; sözlerini çok kullanır. Bu iki kelime hemen karar vermemeyi ifade eder. Beynin sol tarafı, bir şeyi anlamaya çalışırken aynı zamanda ertelemeye de yatkındır. Ayrıca benmerkezci olma eğilimindedir. Kendisini mutlu edecek şeyleri önemser. Bu sebeple de kendisi önceliklidir. Erkeklerin sol beyinleri baskın çalıştığı için benmerkezci yanları baskındır. Beynin sol kısmı, iradeyi mantıksal olarak kullanır. </span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong><img src="http://www.mcaturk.com/uploads/beyin_sag_sol.jpg" border="1" alt="" hspace="4" vspace="4" width="283" height="213" align="right" /></strong></span><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sağ beyin duygusaldır!</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Sol beyin, yeni fikirlere açık değildir. Koruyucu, tutucu ve savunucudur. Oysa sağ beyin farklılıklara gebedir. Deneme yanılmayla karar verir. Duygusal alanlarla ilgili olduğu için istekleri hemen olsun ister. Stratejik düşünmek yerine, taktik bulur. Arzularını ertelemekten hoşlanmaz. Hızlı karar verip harekete geçmek eğilimindedir, acelecidir. </span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sol beyin eril, sağ dişildir</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Sol beyin, yeni fikirlere açık değildir. Koruyucu, tutucu ve savunucudur. Sağ beyin farklılıklara gebedir. Deneme yanılmayla karar verir. Sol beyin sayı ve rakamlarla ilgilenirken sağ beynin ilgi alanı daha çok görsel konulardan ve zevklerden oluşur. Estetik kaygılar sağ beyinde etkilidir. </span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sağ beyin sevgiye göre karar verir!</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Sağ beyni baskın çalışan kişiler iradelerine duygularını katarlar. Bir insanla iş yaparken ya da onun hakkında karar verirken kâr-zarar analizi yapmaktan çok, onu sevip sevmediklerini ölçü alırlar. İnsanları analiz ederken &#8220;o beni çok sever&#8221; ya da &#8220;ben onu çok severim&#8221; diyerek referanslarının duygu olduğunu belli ederler. </span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sağ beyin niyete sol beyin sürece bakar</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Sol beyinde niyet önemli değildir. Sürece ve sonuca bakar. Sağ beyin ise niyete göre hareket eder. Sol beyin hayal kurmaz ama sağ beyin hayalcidir. Yine sağ beyin sezgilere çok değer verir. Beyin görüntüleme çalışmalarında sol beynin görsel unsurlara hızlı tepki verdiği ortaya çıkmıştır. Oysa sağ beyin duygusal sayılabilecek uyarılara daha çabuk cevap vermektedir. </span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sağ beyin sempatik, ön beyin empatiktir</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Sol beynin önceliği kendisindeyken, sağ beynin önceliği başkalarındadır. Oysa ön beyin, önceliğin kendisinde mi yoksa başkalarında mı olacağını, hangi şartta nasıl tercihler yapacağını iyi belirler. Ön beyin empatik düşünür. Mesela, sol beyniyle düşünen bir kimse karşısındakine yol tarif ederken, yönleri kendisine göre tarif eder. &#8220;Sola gideceksin&#8221; dediğinde bu sol taraf kendi soludur. Oysa empati yapabilen insan karşı tarafın yönünü dikkate alır. </span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sol gerçekleri, sağ beyin duyguları analiz eder</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Sağ beyin pembe düşler görür. Gerçeklerden uzak hayaller kurmak onun işidir. Sol beyin ise, hayali ve sezgileri önemsemez, kullanmaz. Sağ beyin dişil özellikler barındırdığı için, sezgisel düşünmeye yatkındır ve sezgilerinde çoğunlukla haklı çıkar. Ön beyin ise sezgileri süzgeçten geçirerek kullanır. Her hissettiğini doğru kabul eden sağ beyne mukabil, ön beyin sezgilerinin doğru olup olmadığını anlamaya çalışır. Sol beyin gerçekleri, sağ beyin duyguları, ön beyin ise doğruları analiz eder ve öncelik verir. </span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;"><strong>Sol beyinde erkeksi özellikler baskın!</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Tahoma;">Sağ beyin duygusal kararlar verdiği için, bu kararları inanarak vermek ister. Sol beyin, inanamasa da karar vermekten yanadır. Sol beyin tekil ve erildir. Yani erkeksi özellikleri baskındır. Sağ beyin ise çoğulcudur ve dişil özellikleri vardır. Sol beyin anlamaya çalışırken, sağ beyin hissetmek için uğraşır. Sol beyin karşılaştığı olaylarda çıkarı doğrultusunda tepkiler verirken, sağ beyin sempatik bir bakışıyla yaklaşır. Yani kendini hemen olaya kaptırır. Sağ beyni baskın çalışan kimse, birisi ağladığı zaman onunla beraber ağlar. Kendisinden çok başkalarını mutlu etmeye uğraşır. Kadınlarda bu özelliğe sık rastlanır, kadınların şefkat duyguları yoğundur ve iyi annelik yaparlar.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1944/beyin-ve-davranissag-ve-sol-beynin-sifreleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1942/dikkat-eksikligi-ve-hiperaktivite-bozuklugu.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=dikkat-eksikligi-ve-hiperaktivite-bozuklugu</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1942/dikkat-eksikligi-ve-hiperaktivite-bozuklugu.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 09:50:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikiyatri/Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1942</guid>
		<description><![CDATA[Dikkat eksikliği hastalık belirtisi Konsantrasyon sorunu mu yaşıyorsunuz ya da uzun süre aynı yerde oturamıyor, bir toplantıyı takip etmekte zorlanıyor musunuz? Başladığınız bir işi bitiremiyor, öfke atakları geçiriyor, aklınıza ilk geleni söyleme eğilimi mi gösteriyorsunuz?&#8230; Uzmanlar, bunları, stresli bir yaşamın sonucu olarak yorumlamak yerine, çocukluk döneminde başlayan ve yetişkinlikte de devam edebilen Dikkat Eksikliği ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>Dikkat eksikliği hastalık belirtisi</h1>
<p><strong>Konsantrasyon sorunu mu yaşıyorsunuz ya da uzun süre aynı yerde oturamıyor, bir toplantıyı takip etmekte zorlanıyor musunuz? Başladığınız bir işi bitiremiyor, öfke atakları geçiriyor, aklınıza ilk geleni söyleme eğilimi mi gösteriyorsunuz?&#8230;</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=55128" border="0" alt="" align="right" /></p>
<div>
<p>Uzmanlar, bunları, stresli bir yaşamın sonucu olarak yorumlamak yerine, çocukluk döneminde başlayan ve yetişkinlikte de devam edebilen Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) hastalığının belirtileri olabileceği uyarısında bulunuyor.</p>
<p>Tedavi edilmediğinde kişinin yaşam kalitesini düşüren, iş, ev başta olmak üzere sosyal hayatını önemli ölçüde zedeleyebilen hastalığın, uzman hekim kontrolünde tedavi edilmesinin mümkün olduğunu vurgulayan uzmanlar, ilaç ve psikoterapinin etkin tedavi yöntemi olduğunu belirtiyor.</p>
<p>Türkiye Psikiyatri Derneği Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü ve Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD Öğretim Üyesi Doç. Dr. <strong>Cengiz Tuğlu</strong>, yaptığı açıklamada, DEHB&#8217;nin çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluk olduğunu söyledi.</p>
<p>Toplumdaki DEHB yaygınlığının çocuklukta yaklaşık yüzde 8, ergenlikte yüzde 6 ve erişkinlikte yüzde 4 olarak bildirildiğini ifade eden Tuğlu, çocukluk çağında var olan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsel davranışların ilk olarak okul çağında fark edildiğini belirtti. Tuğlu, <strong>&#8221;Sınıfta oturamayan, oyunlarda arkadaşları ile yoğun sorunlar yaşayan ve okuma faaliyetlerinde gecikebilen çocuklar görece hızlı fark edilip tıbbi yardım almaları için yönlendirilebilmektedir&#8221; </strong>dedi.</p>
<p>Yaşam boyu devam eden dikkatsizlik, dürtüsellik ya da hiperaktivite yakınmaları olan tüm erişkinlerde de DEHB tanısının akla gelmesi gerektiğine işaret eden Tuğlu&#8217;nun verdiği bilgiye göre, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşama, kişiler arası ilişkilere, okul ve iş dünyasına yansıyan olumsuz etkileri açısından toplumun ve sağlık hizmetlerinin önemli sorunlarından birisini oluşturuyor.</p>
<p>DEHB ister çocukluk ister erişkinlik döneminde olsun sadece hastaları değil çevrelerini, ailelerini, ebeveynlerini de etkiliyor. Riskli sağlık davranışları açısından tehdit altında olan ergen ve genç erişkinlerde DEHB varlığında, sigara ve madde kötüye kullanımı, yasal sorunlar, kötü akran ilişkileri, kendine güven kaybı, okul ve iş başarısında düşüklük ve psikiyatrik eş tanılar gözlenebiliyor.</p>
<p><strong>Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığı düşüyor</strong></p>
<p>Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki düşüş, hastalığın belirtilerinde azalma olduğuna işaret ediyor, ancak belirtiler tamamen ortadan kalkmıyor.</p>
<p>Azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan kişilerde bir işe başlayamama, iş yerinde verimsizlik ve kötü zaman yönetimi, çok sayıda işe başlanmasına rağmen bir çoğunu bitirememe, bir toplantı boyunca oturamama, stresle baş edememe ve öfke atakları, aklına ilk geleni söyleme eğilimi, kötü şoförlük sorunları ve evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar sıklıkla ortaya çıkabiliyor.</p>
<p>Dikkatsizlik daha çok bireyi, diğer bulgular ise daha çok çevreyi rahatsız ediyor. Belirtilerini dışa vuran erkeklerin tersine kız çocuklar genellikle olumsuz geri bildirimleri içselleştirme, özür dileme, uyum sağlamaya çalışma, suçu üzerine alma ve kavga etmeme eğilimi gösteriyor. Beklentileri karşılamak için daha çok çalışarak ve yetersizlikleriyle başa çıkarak başarılı öğrenciler olmayı lise dönemine dek sağlayabiliyor, ama bozukluğun daha sessiz seyrediyor olması ve bu nedenle müdahale edilebilir olan bir sorun alanına gereken müdahaleleri yapamama kadınların yaşamına, özellikle onların akademik gelişimlerine önemli zararlar verebiliyor.</p>
<p><strong><br />
Başka ruhsal bozukluklar, DEHB belirtilerini gizleyebiliyor</strong></p>
<p>Çocuklar ve erişkinlerle yapılmış çalışmalara göre, karşıt olma, karşı gelme bozukluğu, davranım bozukluğu, anksiyete bozuklukları, duygu durum bozuklukları, öğrenme bozuklukları ve alkol-madde kullanım bozuklukları olarak adlandırılan ruhsal hastalıklar da psikiyatrik eş tanıları oluşturuyor. Bu ruhsal bozukluklar, bazen DEHB belirtilerinin gizlenmesine ya da ilaçlarla bir bozukluğu tedavi ederken diğerinde bozulmalar ortaya çıkmasına yol açabiliyor.<br />
Erişkin dönemde başka ruhsal bozuklukların eşlik etmesi ve erişkin yaşamının karmaşıklığı, çocuklardan farklı olarak erişkin DEHB tedavisinde daha kapsamlı tedavi yaklaşımlarının uygulanmasını gerekli kılıyor.</p>
<p>DEHBİ&#8217;de ilaç tedavisi uygulanırken, ilaçların erişkinlerde tıbbi ve ruhsal eş tanıları gözeterek planlanması gerekiyor. Bundan sonra da psikoterapi uygulanabiliyor.</p>
<p>Bu sorunu yaşayan kişilerin çoğu, yineleyen başarısızlıklar yaşayabiliyor. Bu başarısızlık öyküleri ise kişinin kendi hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açabiliyor. Bu kişiler, üstlendikleri görevler konusunda işlevsel olmayan düşünceler geliştirebiliyor. Ortaya çıkan bu olumsuz düşünce ve inançlar, var olan kaçınma davranışlarını arttırabiliyor. Bunun sonucunda da kişiler, görev ya da sorunla karşı karşıya kaldığında dikkatlerini daha çok kaybedebiliyor.<br />
DEHB ile ilgili güçlükleri çocukluklarından beri yaşayan kişiler, hem erişkinlik döneminde benzer belirtiler sergiliyor hem de bazen belirtiler gerilese bile çocukluk döneminde almış oldukları hasarların yansımalarını yaşam boyu taşıyorlar.</p>
<p>Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için rahatsızlık fark edildiğinde tüm tedavi imkanları kullanılarak etkin bir tedavinin hızlı ve dikkatli bir biçimde başlatılması gerekiyor. Bunun sağlanması için DEHB belirtileri olanların öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurması ve DEHB yakınmaları olan bireylerin psikiyatri uzmanına yönlendirilmesi tavsiye ediliyor.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1942/dikkat-eksikligi-ve-hiperaktivite-bozuklugu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şizofreni Hakkında Merak Edilenler</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1941/sizofreni-hakkinda-merak-edilenler.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=sizofreni-hakkinda-merak-edilenler</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1941/sizofreni-hakkinda-merak-edilenler.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2010 09:28:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fuat BEŞKARDEŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Psikiyatri/Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Şizofreni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1941</guid>
		<description><![CDATA[Şizofreni çoğumuzun adını duyduğu bir hastalıktır. Bu hastalık insanları ürpertir. Şizofreni hastaları televizyonda, sinemada ve kimi zaman basında tehlikeli, şiddet kullanan ve suç işleyen insanlar olarak sunulur. Yanlışlarla dolu olan bu önyargı şizofreni hastalarıyla toplum arasında kalın bir duvar oluşturarak şizofreni hastalarının dışlanmalarına neden olur. Bu yaklaşım nedeniyle hem şizofreni hastasının hem de ailesinin tedavi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>Şizofreni çoğumuzun adını duyduğu bir hastalıktır. Bu hastalık insanları ürpertir. Şizofreni hastaları televizyonda, sinemada ve kimi zaman basında tehlikeli, şiddet kullanan ve suç işleyen insanlar olarak sunulur. Yanlışlarla dolu olan bu önyargı şizofreni hastalarıyla toplum arasında kalın bir duvar oluşturarak şizofreni hastalarının dışlanmalarına neden olur. Bu yaklaşım nedeniyle hem şizofreni hastasının hem de ailesinin tedavi için toplumsal desteğe duyduğu gereksinim karşılanamaz.</h3>
<h3> </h3>
<h3>Şizofreni nedir?</h3>
<p>Şizofreni, kısaca insanın yaşadığı gerçeklikten uzaklaşarak kendine özgü bir dünya yarattığı bir durumdur. Çevresinde olup bitenleri değerlendirme biçimi, olaylara bakışı, diğer insanlarla ilişkisi hastalığın etkisiyle tekrar şekillenir. Hepimiz uykuda çeşit çeşit rüyalar görürüz. Rüyalarımızdaki dünya, başka bir dünyadır. Kimi zaman üstün yeteneklerle donanmışızdır. Çocukluk yıllarımıza ya da geleceğe ait zamanın içinde kendimizi buluruz. Kimi zaman birileri ya da gerçek dışı yaratıklar peşimizdedir. Rüya dünyası hem hoş hem de kötü sürprizlerle doludur. Ama biliriz ki, rüya dünyası ayrıdır ve uyanınca gerçek dünyadayızdır. Şizofrenide ise kişi adeta gerçek dünyayla rüya dünyasını aynı anda ve uyanıkken yaşar. Alışılagelmiş algılama ve yorumlama biçimleri onun için yabancılaşır. Daha önce değer verdiği kavramlar anlamsız hale gelirken kendi dünyasında yarattığı değerler, korkular ve düşünceler ön plana çıkar.</p>
<h3>Şizofreni nasıl bir hastalıktır?</h3>
<p>Şizofreni hastaları yüzyıllardır farklı isimlerle, o kültüre özgü değerler doğrultusunda, kimi zaman ayrıcalıklı insanlar olarak, kimi zaman ise cezalandırılması gereken ve kötü ruhların etkisindeki insanlar olarak tanımlanır. Şizofreni hastalarında görülen belirtilerin farklı şiddette olması bu hastalığın tanımlanmasını güçleştirir. Hastalığın şiddeti kişiden kişiye değişiklik gösterir. Kimi zaman ise aynı kişide krizler arasında dönemsel artışlar da olabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalarla şizofreniye ait genel bir tanımlama oluşturuldu ve belirtilere göre farklı alt gruplara ayrıldı. Şizofreni genellikle 45 yaşın altında ortaya çıkar. Kadınlarda ve erkeklerde aynı oranda görülür. Genellikle maddi güçlükleri olan ailelerde daha sık olduğu ileri sürülür, ancak bu konu henüz netlik kazanmadı. Şizofreni güç fark edilen, sinsi başlayan, kronik bir hastalıktır.</p>
<h3>Şizofreni hastalığı yaygın mıdır?</h3>
<p>Şizofreni sanıldığının aksine yaygın bir hastalıktır. Ülkemizde hastalığın yaygınlığı araştırılmadı, ancak ülkemizdeki oranların yurtdışında yapılan araştırmalardaki oranlarla benzer olduğu düşünülüyor. Araştırmalara göre yaşam boyu her 100 kişiden biri bu hastalığa yakalanır.</p>
<h3>Şizofreni hastalığına yatkınlıktan bahsedilebilir mi?</h3>
<p>Kalıtsal yatkınlığın şizofrenide önemli bir rolü vardır, ancak yapılan araştırmalardan elde edilen genel kanı kalıtsal yapının, kişinin beyin hücrelerindeki kimyasal bozuklukların, olumsuz çocukluk yaşantılarının, viral hastalıkların, annenin gebelik döneminde ve doğum sırasında yaşadığı sağlık sorunlarının farklı oranlarda etkili olduğudur.</p>
<h3>Yoğun stres ya da üzüntü şizofreniye neden olur mu?</h3>
<p>Yaygın yanlış inanışlardan biri de hastalığın yaşanan kötü bir olay nedeniyle ortaya çıktığı düşüncesidir. Bu düşünce ailenin gereksiz yere kendisini ya da çevreyi eleştirmesine ve suçlamasına yol açar. Stres ve üzüntü sağlıklı kişilerde şizofreniye yol açmaz, ancak bardağı taşıran son damla etkisi yaparak yatkınlığı olan kişilerde hastalığın ortaya çıkmasına neden olabilir.</p>
<h3>Şizofreni hastalığı nasıl başlar?</h3>
<p>Hastalığın başlangıcı ani ve şiddetli olabileceği gibi sinsi de olabilir. Bu dönem özellikle aile ve yakın çevre tarafından fark edilir. Kişi çevreye karşı isteksizdir, fazla konuşmaz, içine kapanmaya, önceleri zevk aldığı etkinliklerden uzaklaşmaya başlar. Arkadaşlarını ve ailesini ihmal edebilir. Okulda ya da işyerinde ilgisizdir, başarısı düşmeye başlar. Kişi kendini gittikçe tuhaf, şaşkın ve amaçsız hisseder. Çabuk sinirlenmeye ve olaylara karşı eskisine göre daha aşırı tepkiler göstermeye başlar. Manevi ve dini konulara ilgi artışı sıkça görülür. Toplumdan uzaklaşıp eve kapanabilir. Evde huzursuz ve dağınıktır. Korkular, şüpheler yaşamaya, garip davranışlar göstermeye, mantıksız düşüncelerle meşgul olmaya başlayabilir. Kıyafetlerine özensizlik, bedensel temizliğine ilgisizlik, uyumsuz giyinme gibi davranışlar olabilir. Bu bulgular günler içerisinde olabileceği gibi haftalar hatta yıllar içerisinde yavaş yavaş da gelişebilir.</p>
<h3>Şizofreni hastalığının zekayla ilişkisi var mıdır?</h3>
<p>Halk arasında zeki insanlarda ruhsal rahatsızlık olmayacağı yönünde bir yargı vardır. Şizofreni hastalığıyla zeka geriliği arasında bir ilişki yoktur. Ancak kişide hastalığın etkisiyle olaylara bakış ve yorum değişir. Zekada bir kayıpsa söz konusu değildir.</p>
<h3>Şizofreni hastalığı nasıl seyreder?</h3>
<p>Şizofrenide hastalık dalgalanmalar gösterebilir. Genel içe kapanmanın olduğu dönemler ve kriz dönemleri nöbetler halinde ortaya çıkabilir. Genel içe kapanma döneminde kişi dikkatsizdir. Çevresiyle ilişkilerinde arkadaşlarına ve ailesine karşı sorumsuz ve ilgisiz olabilir. Eğlencelere karşı ilgisi azdır. İşine ya da okuluna devam etmez. Temizliğine ve kıyafetine özensizdir. Kıyafet değiştirmeyebilir, banyo yapmayabilir. Tekdüze bir yüz ifadesi vardır, duygularını mimikleriyle ifade edemez. Konuşması azdır, sesindeki duygusal tonlamalar silinir. Basit cümleler kurmaya başlar. Kriz döneminde ise kişinin gerçekle ilgili algısı büyük oranda bozulur. Çevresindeki olayları ve kişileri olduğundan farklı görür ve yorumlar. Bu dönemde çevresinden kendisine yönelik düşmanlık yapıldığını ve bundan zarar görebileceğini, insanların kendi düşüncelerini etkilediklerini, yakınları ve sevdikleri tarafından ihanete uğradığını, insanüstü ya da dini özelliklere sahip olduğunu düşünebilir. Aslında var olmayan sesleri duyabilir ve bu sesleri dinleyerek bunlara yanıt verebilir. İnsanlar, kendi kendisine konuştuğunu fark eder. Gözünün önüne görüntüler, burnuna kokular gelebilir. Bu dönemde düşüncelerini toplaması ve aktarmasında güçlükler ortaya çıkabilir. Dağınık, saçma ve garip konuşmalar yapabilir. Tuhaf davranışlarda bulunabilir.</p>
<h3>Şizofrenler saldırgan olurlar mı?</h3>
<p>Şizofreni hastalarında kendisine ve çevresine zarar verici davranışlar kimi zaman ortaya çıkabilir. Bu davranışlar hastalığın kriz döneminde sık görülür. Gerçekten kopma nedeniyle hasta şaşkın ve sinirli olabilir. Çevresinde olan olayları yanlış yorumlar, gerçek dışı seslerin etkisiyle ve sıklıkla kendisine gelecek bir zarardan kurtulmak için savunmaya geçer. Kriz döneminde hastaya yönelik eleştiri, bağırma, azarlama, hareketlerini kontrol etmeye çalışma gibi yaklaşımlar saldırgan davranışın ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Soğukkanlı davranmak, eleştirmeden sakin, açık, basit ifadeler kullanarak konuşmak, kriz döneminde saldırgan davranış riskini azaltır. Yapılan araştırmalar şizofreni hastalarıyla ruhsal rahatsızlığı olmayan insanlar arasında suç işleme oranı açısından farklılık olmadığını ortaya çıkartır. Yani şizofreni hastaları daha çok ve sık suç işlerler yargısı çoğu araştırmacı tarafından çürütülür.</p>
<h3>Şizofreni hastalığı nasıl ilerler?</h3>
<p>Şizofreni kronik bir hastalık olmasına rağmen, erken dönemde tanı konulduğunda ve tedaviye başlanıldığında hastaların yüzde 60’ının belirgin düzeyde ya da tam olarak iyileştiği tespit edildi. Hastanın sosyal çevresindeki destek tedavi başarısını etkiler. Hastaların bir kısmında ise yıllar içerisinde çevreye uyum zorlaşabilir, içe kapanma derinleşebilir. Düzenli tedavi görmeyen hastalarda kriz dönemleri sıkça ortaya çıkabilir.</p>
<h3>Şizofreni hastalığı nasıl tedavi edilir?</h3>
<p>Tedavide doktor, hasta ve hasta yakınlarının işbirliği yapması gerekir. Tedavide kullanılan ilaçlar her geçen gün yenileniyor ve bu alanda başarılı sonuçlar elde ediliyor. İlaç tedavileri kriz döneminde daha yoğun olmak üzere diğer zamanlarda da uygulanır. İlaç düzenlemesinin uygun bir biçimde yapılabilmesi için hasta-doktor ve hasta ailesi işbirliğinin sürekli olması gerekir. Kimi zaman hastanede yatarak tedavi gerekebilir. İlaç tedavisi dışında terapi ve eğitim amaçlı görüşmeler hasta ve ailesi için önemlidir. Ailenin içten, sıcak tutum ve olumlu yaklaşımları hastalığın seyrini iyi yönde etkiler, kriz dönemlerinin sıklığını azaltır. Şizofreni tedavisi uzun süreli ve fedakarlık gerektiren bir süreçtir. Umudun canlı tutulması, hastanın dünyasını anlama çabası önemlidir.</p>
<h3>Önemli noktalar</h3>
<p><strong>Şizofreni insanın yaşadığı gerçeklikten uzaklaşarak kendine özgü bir dünya yarattığı bir durumdur. Sıklıkla güç fark edilen, sinsi başlayan, kronik bir hastalıktır.</p>
<p>Araştırmalara göre yaşam boyu her 100 kişiden biri bu hastalığa yakalanır. Hastalığın başlangıcı günler içerisinde olabileceği gibi haftalar hatta yıllar içerisinde yavaş yavaş da gelişebilir. Şizofrenide hastalık dalgalanmalar gösterebilir. Genel içe kapanmanın olduğu dönemler ve kriz dönemleri nöbetler halinde ortaya çıkabilir.</p>
<p>Şizofreni kronik bir hastalık olmasına rağmen, erken dönemde tanı konulduğunda ve tedaviye başlandığında, hastaların önemli bir bölümünün belirgin düzeyde ya da tam olarak iyileştiği görülür. Şizofreni tedavisinde hasta, doktor ve aile işbirliği çok önemlidir. Şizofreni tedavisi uzun süreli ve fedakarlık gerektiren bir süreçtir. Hastanın ve ailesinin umudu canlı tutulmalı, hastanın dünyasını anlamak için çaba gösterilmelidir.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1941/sizofreni-hakkinda-merak-edilenler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öfke ve Kontrolü</title>
		<link>http://fuat.beskardes.com/saglik/1939/ofke-ve-kontrolu.html?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ofke-ve-kontrolu</link>
		<comments>http://fuat.beskardes.com/saglik/1939/ofke-ve-kontrolu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Jul 2010 20:30:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yasemin TAŞMAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Davranış Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Sağlığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fuat.beskardes.com/?p=1939</guid>
		<description><![CDATA[Öfke bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor Öfke her zaman hayatımızın bir yerinde duruyor. Gün geliyor trafikte çıldırıyor, işyerindeki çalışma arkadaşlarımıza öfke kusuyor ve çoğunlukla da iletişimde olduğumuz kişileri hırpalıyoruz. Peki öfke temel bir duygumuz da, onu kontrol altında tutmak gerekmiyor mu? Öfke deyince, hepimizin aklına bir görüntü düşüyor. Bu kimi zaman tanık olduğumuz olaylar, ama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>Öfke bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor</h1>
<p><strong>Öfke her zaman hayatımızın bir yerinde duruyor. Gün geliyor trafikte çıldırıyor, işyerindeki çalışma arkadaşlarımıza öfke kusuyor ve çoğunlukla da iletişimde olduğumuz kişileri hırpalıyoruz. Peki öfke temel bir duygumuz da, onu kontrol altında tutmak gerekmiyor mu?</strong></p>
<p><img src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=47096" border="0" alt="" align="right" /></p>
<div>
<p>Öfke deyince, hepimizin aklına bir görüntü düşüyor. Bu kimi zaman tanık olduğumuz olaylar, ama çoğu zaman yaşadığımız şeylerden bir parça oluyor. Trafikte cinnet getirenler, ufak sorunların büyümesi sonucunda çekilen silahlar, kimi zaman intiharlar, aile içi şiddet, hastanede sonlanan sebepsiz çatışmalar&#8230; Sadece bu kadar mı? Futbolda holiganizm, polisin “orantılı” güç kullanımı, hatta “Öfke bir hitabet sanatıdır” diyen başbakan. Bu örneklere bakıp <strong>“Ben o kadar da öfkeli değilim” </strong>demeyin. Günümüzde öfke o kadar yaygın bir halde etrafımızı sarmış durumda ki. Yeni bir aleti aldınız, fişe taktınız ve çalışmadığını fark ettiniz. Bir yere yetişmek zorundayken 90 kilometre hızla gidebileceği yerde önünüzdeki araç ısrarla 30 km. hızla gidiyor. Ya da yolda giderken bir sakızın üzerine bastınız. Ne kadar da basit ve hayatın içinden örnekler değil mi? Peki bu durumlarla nasıl başa çıkıyoruz? Öfkesiz kliniği, tüm bu dertlerden yola çıkarak kurulan, Türkiye’nin yalnızca öfke üzerine çalışan ilk birimi. Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü son sınıf öğrencisi Kayhan Gürbüz’ün projesi olarak Bakırköy’deki Performans Psikiyatri Kliniği’nce uygulamaya konan bu klinik son yıllarda yaşanan öfke patlamalarının neticesinde, ihtiyaçtan doğmuş. Zaten Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri de ihtiyaçları çok net bir şekilde önümüze koyuyor. Verilere göre boşanmaların yaklaşık yüzde 97’si geçimsizlik ve cana-kast, fena muamele nedeniyle gerçekleşiyor. 2008 yılı verilerine göre toplam 3 bin 447 kişi öldürme, 7 bin 802 kişi yaralama, 1296 kişi hakaret, 192 kişi kötü muamele, 3 bin 517 kişi de ateşli silahlar ve bıçaklarla ilgili suçlardan cezaevine girmiş. Gürbüz, bunların çok büyük bir bölümünün kontrol edilmeyen öfkenin etkisiyle yaşandığının yadsınamayacağını söylüyor. Tüm bu verileri önümüze alıp Gürbüz ile Öfkesiz kliniğinden çocuk ve ergen psikiyatrı Hülya Bingöl, psikologlar Nuray Gergerlioğlu, Gizem Pekcan ve Yetkin Kuşan’ın kapısını çaldık.</p>
<p>Gürbüz, aslında doğal bir duygu olan ve doğru yaşandığı zaman başkalarına karşı olumsuz duygularımızın ifadesini kolaylaştıran öfkenin, kontrol edilemediği durumlarda aile, iş ve sosyal ilişkilerde ciddi sorunlara yol açtığını söylüyor. Bu da boşanma, iş kaybı ve adli suçların yanı sıra bireyin sağlığında da hasar bırakıyor. Tüm bunları anlamlandırabilmek için öncelikle öfkeyi tanımakta yarar var. Psikolog Gizem Pekcan, öfkeyi kişilerde engellenme karşısında ortaya çıkan bir duygu olarak tanımlıyor. Öfke, saf bir duygu değil. Diğer pek çok duyguyla etkileşim halinde. Kin ya da kızgınlık bunlardan bazıları. Kızgınlıktan da ince bir çizgiyle ayrılıyor. Zaten önemli olan o noktayı yakalayabilmek. Gündelik hayatımıza öfke nasıl mı yansıyor? Pekcan anlatıyor: <strong>“Haksızlığa uğradığını düşünen bireyler, bir çeşit hak arama tepkisi olarak gösteriyor bunu. Hakların aranmasında başka bir yol olmadığı düşüncesi yaygın. Toplumdaki oturmuş kanı da öfke kontrol altına alındığında haksızlığın devam edeceği yönünde. Bu şekilde insanlar, güç sağlamayı ve öfkeyi bir problem çözme stratejisi olarak kullanmayı tercih ediyor.”</strong></p>
<p>Peki ya tetikleyicileri neler? Sabırsızlık, kaygı, korku, çaresizlik ve kendini ifade edememe bunlardan yalnızca birkaçı. Çünkü tetikleyiciler hayata bakış ve dünyayı anlamlandırma biçimine göre kişiden kişiye değişebiliyor. Pekcan, aslında tüm bunların temelinde yatan kilit noktanın kanunlar olduğunu söylüyor. Adalete duyulan güvensizlik, kendi adaletini sağlama olarak kendini gösteriyor. Pekcan, bu noktada özellikle vurguluyor:<strong> “Sorunların çözüm yolu öfke, saldırı ya da şiddet değildir. Eğitimsizlik ve korkudan kaynaklanan bu durum, aslında konuşarak da aşılabilecek kadar basit olabilir.”</strong></p>
<p>Değişen yaşam şartlarının yarattığı stres de ayrı bir öfke nedeni. Gergerlioğlu, günümüzde öfke dozunun gittikçe arttığını vurguluyor: <strong>“Öfke, bir anlamda bulaşıcı bir hastalık gibidir. Domino etkisi gibi insanlar birbirini etkileyebilir. Medyanın ve televizyonun da bu anlamda etkisi olduğunu düşünüyorum. Otorite olarak kabul edilen insanların olaylara öfkeyle yaklaşması tehlikeli.” </strong>Toplumdaki öfke modelleri de bu anlamda kimi zaman siyasiler, kimi zaman güvenlik birimleri, kimi zaman sanatçılar ya da bir filmin kahramanları olabiliyor. “Öfke bir hitabet sanatıdır” diyen bir ülkenin başbakanı ya da “Ben bir sanatçıyım, arabamı buraya park ederim” diyen bir sanatçı veya tıpkı filmlerindeki gibi bir şiddet sahnesini yaratan bir oyuncu da bu modellere örnek olarak verilebilir. Gürbüz, “Ananı da al git” çıkışını hatırlatıyor bu noktada ve ekliyor: <strong>“Sadece başbakan değil, halkı temsil edenlerin ve belli bir mevkide olan insanların öfkelerini milletin menfaatine kullanıyor olmaları gerekli. Kendi insanına cephe aldırmak için değil. ”</strong></p>
<p>Ayrıca öfke, bir durumun çözümü değil, yeni ve başka bir büyük sorunun başlangıcı olabilir. Gürbüz, <strong>“Öfkeye yönelik verilen her tepki insanı yine öfkeye yöneltiyor. Maçlara gidip, bağırıp küfretmekle öfke geçmediği gibi, yapılan araştırmaların gösterdiği üzere şiddeti daha da pekiştirerek gündelik hayata taşıyor” </strong>diyor. Zaten tek başına da sadece dışarıya etki etmiyor. Yiğit Kuşan, öfkenin ifade ediliş biçiminin kişinin dünyayı nasıl algıladığına göre şekil değiştirdiğini özellikle vurguluyor. <strong>“Kendini ifadede yetersizlik, dünyanın kendisine karşı haksızlık yaptığı düşüncesi ile biriken öfkenin, kişinin kendisine dönmesi kaçınılmaz oluyor. Bu da patolojik durumları beraberinde getiriyor. Bu durum da alkol bağımlılığı, depresyon ve intiharlar olarak kendini gösteriyor. İntihar vakaları, ülkemizde de dünyada da artış gösteriyor. Bunun önlenmesi için öncelikle öfkenin doğru şekilde ifade edilmesi, biriktirilmemesi ve farkındalık kazanılması ile profesyonel yardım almak gerekir.”</strong></p>
<p>Bir reklam sloganı “Kontrolsüz güç, güç değildir” der. Bu noktada kontrolsüz öfkenin de öfke olmaktan çıkıp şiddete ve saldırganlığa dönüştüğü bir gerçek. Fark etmek ve önüne geçmek de toplumsal şiddetin büyümemesi adına ciddi ve önemli bir adım olarak görünüyor.<br />
     </p>
<p><strong>Temel çatışma iletişimsizlik</strong></p>
<p>İlişkiler üzerine çalışan Gizem Pekcan, biriken öfkenin en çok yakınımızdakilere yansıdığını söylüyor. Direkt olarak ilişkinin kendisinden kaynaklanan sorunların yanı sıra öfke nedeniyle de çatışmalara girildiğini özellikle vurguluyor. Karşı cinsin farklı bir yapıda olduğunu kabul etmek bu anlamda önemli. Kişinin kendi düşüncelerini karşı tarafa empoze etmemeye çalışması da. “İletişimsizlik temel bir sorun. Haksızlığa uğradığınızı düşünüp karşı tarafa sen dilini kullanarak bir çıkış yaparsanız, karşı taraf da savunmaya geçer. Bu kez sorun tartışılmadan öfke savaşına dönüşür ilişki” diyor Pekcan, <strong>“Problem çözümü bir haklı çıkma savaşına dönüşmemeli. Bunu fark etmek bile bir adım.” </strong></p>
<p><strong><br />
Öfke ailede öğreniliyor</strong></p>
<p>Öfke kontrolü aile içinde başlıyor. Çünkü model öğrenme, bebekler için ilk aşama. Kimlik oturuncaya kadar da önünde rol model olarak anne baba ve birinci dereceden akrabaları görüyor. Hal böyle olunca çocuk ve ergen psikiyatrı Hülya Bingöl, ailede gördüğü şiddet bazlı yapının çocuğun kişilik yapısının bir parçası haline geldiğini söylüyor.<strong> “Televizyon programları, internet ve bilgisayar oyunları da çocuğun içinde potansiyel bir öfke yatkınlığı varsa daha da tetikler hale geliyor. O yüzden de ailelerin kontrolü dahilinde takip edilmesini savunuyoruz. Dürtü bebeklikte öğreniliyor. Öfke hepimizin içinde var. Ama kontrol etmeyi de öğrenmemiz gerek”</strong> diyor Bingöl. Çocuk ergen terapisinin esası da aileye dayanıyor, terapiye mutlaka aile de dahil ediliyor.</p>
<p><strong></p>
<p>İşyerinde hak arama ile öfkeyle çıkış arasındaki çizgiye dikkat!</strong></p>
<p>Öfke kontrolünün gerekliliğinden yola çıkılarak açılan Öfkesiz kliniğinde çalışmalar birtakım başlıklar altında yürütülecek. Bunlardan biri de kurumsal öfke. Nuray Gergerlioğlu, iş dünyasında yaşananların öfke duygusuna, öfkenin de şirket içi çatışmalara nasıl yansıdığından söz ediyor.<strong> “Ast üst ilişkilerinde ya da çalışma arkadaşlarıyla birtakım çatışmalar olması muhtemel. İnsanlar bir yandan kendini göstermeye, kariyerinde ilerlemeye, ideallerini gerçekleştirmeye çalışırken diğer yandan engellenmişlik ve haksızlık durumu yaşayabiliyor. Ancak bu noktada hak arama ve kendini ifade etme ile öfkeyle çatışma arasında ince bir ayrım olduğunu bilmek gerek.” </strong>Kliniğin kurumsal öfke kontrolü başlığı altında yapacağı çalışmalar hem kurumsal, hem de sıkıntıdan rahatsızlık duyanlar için bireysel olacak.</p>
<p><strong>Ya hayatınızı kontrol eden öfkenizse?<br />
</strong><br />
Öfkesiz kliniğinin hedefi 10-15 seansta öfkeyi kontrol altına alabilmek. Önce görüşmeler yapılıyor. Bireylerin durumuna göre grup ya da bireysel terapi yapılıp yapılmayacağına bakılıyor. Öfke analizi yapıldıktan sonra, pilates ya da yoga desteği ve beslenme, diyet uzmanlarıyla çalışmalar geliyor. Kuşan, besinlerle alınan toksitlerin dahi insanı öfkeli yapabileceğini söylüyor. Keza alkol ya da sigara da öfkeyi bastırıyor gibi görünse de tetikleyici özelliğe sahip. Tüm bu bilgilendirmelerin ve terapinin ardından interaktif çalışmalar yapılıyor. Bu süreçte de sosyal ortamda o davranışı sergileyen insanların kendileriyle yüzleşmesi sağlanıyor. Son analizle de kişinin tedavinin başından sonuna dek nasıl bir süreç izlediğini görmek mümkün hale geliyor.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fuat.beskardes.com/saglik/1939/ofke-ve-kontrolu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
